musiclove etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
musiclove etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Mart 2014 Perşembe

What A Come Back; Adidas Stan Smith 2014

Adidas Stan Smith, Adidas’ın ünlü tenisçi Stan Smith için yorumladığı özel bir ayakkabı. Günümüzde tenis ayakkabısı olarak kullanılmıyor ancak  1960 ile 1980 yılları arasında kortlarda çılgın atan Stan Smith için 1971’de kendi ismi ile üretime çıktığı bu özel ayakkabı, yıllar içinde bir trende dönüştü. “Adidas’ın yaptığı ne trend olmuyor kiiii”  dediğinizi  duyar gibiyim.  Normalinden biraz daha yüksek taban üzerinde beyaz deri ile devam eden, dilinde Stan Beylerin bir özel çizim yüz resmi,  tendon hizzasında ise meşhur klasik logosu ve Stan Smith yazısı, Adidas’ın hafif yatay 3 çizgisinin sağ içte ve sol içte belirsiz delikler ve dikişler ile simgelendiği,  yıllar içinde bu minimal tasarıma özünde sadık kalarak farklı versiyonlarla çeşitlenen Stan Smirth, lastik pabuç klasmanında marka değeri ile ön plana çıkıyor.  “Eee ne yani, bildiğin spor ayakkabı işte” diyenlerin ağzına vuracak cinsten bir dünya takipçiye sahip.


1967 yılında tenis ayakkabısı için üretildiğinde Stan Smith daha deyil iken, 1971 yılında ismi hakkı için bu başarılı abimiz önerildi ve köpük yeşili rengi ile ürün pazarında 1. Sırayı aldı. 1973 yılında Smith,’in Adidas ile spor ayakkabısı için imzaladığı sponsorluk anlaşması, tarihinde en etkili 50 Spor Ayakkabısı Sponsorluğu anlaşmasında 13. Sıraya yerleşti. Adidas 1978 yılına kadar üzerinde her hangi bir sporcu ismi yazması konusunda karar verememişti ama bu yıldan sonra dil ve tendon üzerinde marka çalıştılar ve böylece ayakkabı şuan ki son halini aldı.

Stan Smith Beyler
1988 yılına geldiğimizde, 22 Milyon adet satıldığı listelendi ve ağız ile kamyon çekme, 98 tane böcek yutma gibi abidik rekorların olduğu Guinnes Rekorlar Kitabına girdi. 1994 yılında ise satış rakamı 23.7 ulaştı.
2000’li yıllara geldiğimizde ise,  -burada daha hoş bilgilere rastlayacaksınız zira ürünün ayakkabı değil de hamburger olduğunu düşünebilirsiniz.  2008 yılında “80’s” ismi verilen bir parti daha satışa sunuldu ve 1971 yılından itibaren ortaya çıkan satış rakamı 30 Milyon’u buldu.  Ayakkabı ismi “ahanda bu olsun” diye Stan Smith’e götüren ünlü Tenis Yöneticisi Donald Dell’in bir radyo programında verdiği bilgiye göre; 1971 yılından 2009 yılına kadar ayakkabının geliri tamı tamına 65 Milyon Dolara ulaştığı öğrenildi. 8 farklı versiyon ile en geniş tenis ayakkabısı satışı yaptıklarının da altını çizdi. 
Dünya üzerinde zilyon tane özel sıralamada yer alan, çok özel serileri, limited editionları felan üretilen (en bilinenleri Star Wars, Jeremy Scott, 80's)  Adidas Stan Smith, 2011 yılında üretimini durdurma kararı aldı ve inzivaya çekildi. Bu süre içinde çeşitli online mağazalarda bulunmaya elbette devam etti. Bakıyorsun böyle 45 numarası felan kalmış oluyor, ebay’e girdiğinizde eskimiş Stan’lerini satanlara rastlıyorsunuz. İlanlarda yenilerini arayanlar da var. 


2014 için bir geri üretim spekülasyonu çıktı. Adidas, 31 Mayıs 2013 ‘te ise “biz resmen 2014 ‘te Stan Smith ile tekrar geliyoruz” dediler. Bu yılın geç Şubat erken Mart döneminde ise Adidas Stan Smith hem klasik hem de çok özel dokularda üretilen Consortium serisi ile raflarda yerini aldı. 4 tanesini yukarıda görüyorsunuz. Ayakkabının yanı sıra tatlış tshirtleri, köpük yeşili eşortman altları ve üstleri, yeşilin haricinde kırmızı rengi olan modelin ayakkabıları henüz ilk aydan tüketildi. Stan Smith'in şahsen yeşilden ziyade laciverti sevmesi unutulmadı. Ürünlerin lacivert versiyonu da üretildi. Marka değeri, pazar payı, edinebilme çılgınlığı, hamburger gibi hızlı tüketilmesi, rahatlığı vs. tüm bunları yan yana koyduğunuzda bu tüketimin aslında normal karşılığının olduğunu görebiliyorsunuz. Gardrobunda oldschool severlerin gönlüne taht kuran Stan Smith Adidas için, şu sıralar Avrupa’da ve Asya’da online sneaker satışları yapan mağazalardan takibini yapıp talepte bulunabilirsiniz. Birkaç tanesi ile yazışma yaptığımda yaygın numaraların belirli aralıklarda tüm yıl boyunca satışa çıkartılacağını öğrendim. Ancak markanın koleksiyonerleri bu özel serinin peşini bu yıl hiç bırakmayacak gibi. 

18 Şubat 2014 Salı

İyi ki Doğdun Partisi, Kanyon'lu Şarap, Pazar Pazar'ı ve Hayattan Beklediğim Dans Ritmi

Size diyorum benim haftam 5 gün, haftasonum ise 13 gün sürüyormuş gibi. Koş koş koş, yetiş yetiş yetiş. Kalacam, kaybolucam bi yerlerde en sonunda.

Sevmediğim cumalar, raporlar derken, biraz erken bitirdim, koşturarak veterinere gittim, mama aldım, üstümü değiştirdim, Abdi İpekçi'de maça yetiştim. Girişte Zippomu hoşuma gitmeyerek de olsa, bir polise emanet ettim, çıkışta geri aldım. Alıp ortadan kaybolacak endişesi ile maça da konsantre olamadım, maçı 3 sayı fark ile verdik, o moralle Asmalımesit'e zor attım kendimi.


Bir süredir hevesle beklediğimiz Radyo Mood'un 2. kuruluş partisi R2D2'de gerçekleşti. İzmir lise tayfam katıldı bana. Radyo Mood'dan Emrecan beni Foals'ın güzel şarkıları ile karşıladı. Out Of The Woods ve Late Night çaldı. Bu güzel geceden hatıra 1 de CD kaptım. Arşivlik bu çalışma için teşekkür eder, frekanslarının daha nice 3-4-5 yıl daimi kalmasını dilerim. Gece 12'den sonra set up'ın başına bizim çocuklardan; Ali & Enis geçti. Kardeşlerim benim. Onlar da güzel kafalarımızın üzerine güzel deep house parçalar ile cila yaptılar. 

Beni mutlu eden diğer detay ise lise tayfasının mekanı sevmesiydi. Ben bu adamların neden hala 12 yıldır hayatımda olduğunu bir kez daha anladım. Çünkü araya giren kopuk ayrılıklara inat, herşeyin eskisi gibi olmasına hayranım. Bunları düşünürken istemsizce güldüm. Çünkü onlara katılıyorum, "bizi 15 yaşında hayatın ortasına atıp gidenler utansın, o kadar çok şey görüp yaşadık ki ufacıkken, şimdi hiç bişi bizi açmıyor, zor beğeniyoruz ve çok seçiciyiz":):):) dediler. Çok doğru. Hala biraz karmaşık hayatlarımız var.


2003 yılında Ölüdeniz'de yaptıklarımızı hala konuşuyoruz. Ne garip. O sırada 7 yaşında olanların düzenlediği bir partide eğlenirken, bunları konuşmamız çok manidardı. Sonra Mert de geldi,katıldı bize. Liseden 2 dönem gerimizmiş. Uzaktan anımsar gibi oldum. Gece Kasette'te bitti. Biz de bittik. Ertesi gün mesaiye gittim, rekor bir giriş ile bu sefer geç kalmadım :):):)

Bu hafta enteresan güzellikle eventler var İstanbul'da. 21'inde Indigo David August ve Propaganda'da Teenage Mutants, Kasette'de ise Bar25'den Sven Dohse. 22'sinde Balat'ta Disco'nun B Yüzü ile Pional, Orkun ve Doruk, aynı gün Hunter & Game Indigo'da. Tabi ikiye bölünebilen zombi olmadığımız için hepsine birden gidemicez, seçimlerimizi son dakika kararlarımıza bırakarak hareket etmeye karar verdik. Yakın takipte olacağımız ve bazılarına kafadan gideceğimiz gelecek gigleri de şöyle şuraya bırakıyorum;

Kolektiv Turmstresse 7 Mart için Indigo'ya söz vermiş. Andre Crom Başkan'ı; Off Records'un 5.yıl Labelnight kapsamında Indigo'da Gigology ağırlıyor, tarih ise 8 Mart. Beni çok ama çok heycanlandıran, vaktinde ufakken dedelerinin turntable'ı ile soft soundlar üreten Adriatique, 22 Mart'ta Indigo'da. Geçen sene #EFI öncesi kafalarımıza warm uping yaptığımız Kotelett & Zadak ikilisi ise İstanbul'u 11 Nisan'da ziyaret edecek. Mekan ise Semih'in Kasette'i. 19 Nisan'da Gigology, Exploited Label ile ver coşkuyu yapıyor. Silahları ise yakın zamandan tanıdığımız Adana Twins, Kyodai (bunun için çok heyecanlıyım) ve Shir Kahn. Konu Indigo'da icraat edilecek. Veeee Tube & Berger, 26 Nisan'da Indigo'da Puma sponsorluğunda ateş edecek. Bu isimlerden en ileri tarihli olanı ise Parra For Cuva. Bu isim tesadüf eseri vakti zamanında playlistime girmişti ve soundlarını çok sevmiştim. Bu güzel sesleri ise 13 Ağustos'a Maslak Arena'ya set etmişler. Her köşede çalan Wicked Games'i cover edenler dersem, aaa o muydu diye hemen hatırlıcaksınız. Tabi ben o tarihte Çeşme'de ya da Ayvalık'ta kavun frozen içiyor olabilirim :) Hepsi de bizi baharda dans eden minik ve tatlı disko toplarına çevirecek isimler. 

Cumartesi günü hiç bir şeye değişemeyeceğim olay: 15.35 ile 17.21 arası öğle uykusu. Haftasonumu uzatıyormuş hissi veriyor. Uyanınca Brooklyn'li kuzu ile hadi Sensus yapalım diye niyetlendim ama doluymuş. Kanyon'da karar verdik. Sosa'da bişiler yiyip çakır keyif sohbetler yaptık. Daha detaylı konuştuk hayatlarmızda olanları. Sanki konuştukça perspektiflerimizden farklı insanlar ortaya çıkıyormuş gibi oluyor. Bazen böyle gözümüz dalıyor ama o sırada "ooo şarap bitmiş" diyoruz. Erken döndüm eve bu sefer. Flavio niyetindeydim, bu aralar Orkun çalıyor ama baktım şarap güzel ağırlık yaptı, 1 buçukta uyumuşum.

Arkadaşlar beni doğru düzgün zamanda arayan dostlarım zaten yoktur, Gece 4'ü geçmiş, telefonum zarıl zarıl çalıyor. Arayan Dorukhan sdjkajaskdj. -Uyudun mu? Erkencisin. (İçimden güldüm AHAHAHAHA) -"Eeee şey 22 Şubat'ta Yaşar konseri varmış, bence Silvia bize bilet çözer". "Ya saat kaç" dedim sanki bi ara, -Ozi bilet soruyo?", "canım ya bi bakmam gerek söz vermeyim" felan derken geri uyumuşum. Beni neden 4'te arıyosunuz arkadaşlar? Neden? Gece 4!


Pazar günü hiç bir şey yapmamanın tatlılığında uyandım ve zaman kaybetmeden giyinip çıktım. Hiç bir şey yapmamanın tatlılığı kadar süper bişi yok bu hayatta. Nilşah'ın yanına gittim ve güzel reçellerine bıraktım kendimi. Arada kaçamak aşk konularından konuştuk, bana yine öğütler verdi. Ben de onun masasında asılı olan yazının resmini çektim. Evet ressssmen bana diyor ;


İzmir dönüşü O'na minik bir kaç süprizim olacak. Bu arada arkadaşlar Balkon Sefası part time çalışacak bir arkadaş arıyor. Servisten, kafe düzeninden ve temizliğinden, minik misafir sohbetlerinden anlayan ve gündüz vakti Nilşah'a yardımcı olacak arkadaşlar nilsah@balkonsefasi.com.tr'ye e-mail atabilirler. Kahvaltı sohbet felan derken saat 4 olmuş. Dükkan'ı erken kapatıp Mecidiyeköy Pazar'ına gittik. Çok ama çok uzun bir zamandır (belki en son eski ev arkadaşım Ayşegül ile Beşiktaş?) bir semt pazarı ziyaret etmiyordum. Ancak pek sarmadı beni. Ben biraz daha Beşiktaş ya da Levent pazarı beklentisi ile gitmiştim. Bir kaç bişi alıp çıktık. Oradan Profilo'ya geçtik. Yemek yedik. Ne zamandır aklımda olan bir military parka alma fikrini hayata geçirdim :) Mudo'da buldum. Tam da istediğim gibi erkek reyonundan aldım. Aşık olduğum bir parçayı daha gardrobuma kattım. Görselini bulamadım ama şunun gibi bişi.

Nilşah'tan ayrılıp Taksim'e geri döndüm. Kahve içip iş yaptık biraz çocuklarla. Starbucks'larda pc başında çalışanları "abi nasıl kafaları alıyor ya" diye eleştirirdim ama iş başa düşünce gerçekten iyi bir kahve ile kafanı çalıştırabiliyorsun. Facebook reklam istatistiklerimi karıştırıp web sitesi düzenledik. Pazartesine yetişmesi gereken bir kaç işi birlikte bitirip eve gittim. Benim şöyle bir özelliğim var malesef, günün her hangi bir saatinde kahve içsem, o tam gün müthiş kafam açılıyor ve üzerinden kaç saat geçerse geçsin, 1'den önce uyuyamıyorum. Hali ile yine 1'den önce uyuyamadım :):):):)

Dün de Vera'da maç izledik, kanser olup eve döndüm. Evet böyle komple saç baş yolduran cinsten. 

Bu Pazar'a Galata-Beyazıd-Kumkapanı-Cankurtaran-Eminönü hattında bir yürüyüş planımız var ama yine Cumartesi gecesi spontane karar verilecek gibi duruyor. 

Hafta sakin geçti. Beklediğim dua ve şans sinerjisine devam ediyorum. İstanbul hayatımın en önemli virajındayım. Bu virajı ya alıp döneceğim ve güzel günlerimi tazeleyeceğim. Ya da başka virajların sinerjisi için doğru zamanı yakalamaya uğraşayacağım. Büyüye inandığım için detay yazmıyorum şimdi. Çünkü vazgeçmek istemiyorum. Çünkü bahsini ettiğim enerjiyi hala içimde hissediyorum. Çünkü mutluyum. Bu enerjiye engel olacak her şeyi kendimden uzaklaştırdım. Tutkusu, aklı, yıldız parıltıları ile sorgusuz sualsiz benimle olan herkese buradan tekrar teşekkür ediyorum. Gönderdiğiniz tüm enerjiye ellerimle topladım. Şuan hayattan sadece güzel bir dans ritmi bekliyorum. 


Cumartesi günü tekrardan yeniledim playlisimi. Birbiri ile yarışan Adriatique, Agoria, Balcazar & Sordo, Finnebassen (bu çocouğu da bayaadır dinlemiyordum) Darius, HNNY, Leftwing & Kody ve Noir & Haze parçaları koydum. Tatlı müzikler ve tatlı eventlerin yazıları için gözünüz arada burada olsun. 

Tüm bu iyimser yazılardan sonra güzel bir parça bırakıyorum buraya. Sıkca dinlediğim listeme 1 numaradan giriş yaptı. İyi bir hafta diliyorum. Bol bol sevişin ve şarap için, sevdiğinizin kokusunu özleyin, ve tutkusuz kalmayın. Tutku ve onu elde etme heyecanını sakın kaybetmeyin.

10 Şubat 2014 Pazartesi

Stavroz, 2. Şehir Yürüyüşü, Kumbaracı'nın Sevda Telkinleri, Arter

Hava öyle güzeldi ki bu hafta İstanbul'da, insanın çıkıp serserilik yapası geliyor. Biz de öyle bir şey yaptık biraz.

Cumartesi eve gidip 3 saat öğle şekerlemesi yaptıktan sonra maça 1,5 saat kala prenses gibi yataktan çıkıp semt adamı gibi tribüne koştum. Kışın böyle hengamenin içinde, üstümde bir tshirt-hoodie-deri ceket, güzel müzikler dinleyerek metroda maç insanlarını izlemeyi çok seviyorum. Çok kalabalıktı yollar. Arena da aynı şekilde. Maç ise çok daha iyiydi. İstediğimiz bir sonuç aldık. Bir sonraki gün Fener'in de Sivas'a yenilmesinden sonra Eskişehir'den Cumartesi aldığımız 3-0'lık galibiyet çok daha anlam kazandı. Tribünler çok güzeldi. Devre arasında şampiyonluk ihtimalleri hakkında Jasinovic ile sohbet ederken ikimizin de iddaa edesi varmış ki, eğer şampiyon olursak "çıkıp kıro gibi Taksim'de kutlayıp halay çekeceğimizi" sözleştik. Gerçi benim geçen seneden var ona benzer mevzularım ama aklımızdan aynı anda geçmesi çok manidar oldu. Maçı böyle bitirdik. Evlere dağıldık.

Tabi benim eve gitmem sözde oldu, eve gidip, üstümü değiştirip Beyoğlu'nun dumanlı mekanlarına girmem sadece 2 saatimi aldı. Asude'de demlendik biraz. Ordan Topless'a geçtik. Stavroz 'u çocuklar anlatmıştı. Canlı çalışını kaçırmamak adına gidelim dedim. Oranın da girişini çözdüm. (Topless'dan Kaan'a teşekkürlerimle! ) İyice serseri olduk. Mekanda Kobal ile Ezgi'ye de rastladık çok güzel oldu. Stavroz, ardından Gazali (canlı onu da izlemiştim) çaldı. Stavroz arkadaşlar çok güzel mixlerin üzerine saksafon çalıyor. Son zamanlar keyif aldığım canlı performanslar listesine ekledim. Şurda ufak bir videosu var. En son biri daha çıktı çaldı ama orayı bilmiyorum. Sabah en son saate baktığımda 5.10 'du. Uyumuşum.


Bir gün bir yerde yığılıp kalacam sanırım, bekliyorum. Çünkü ertesi gün 10'da kalktım. 1 gün önceden Buğra ve Gözde ile haberleşip şehir yürüyüşü planlamıştık. Yorgun değildim. Giyinip çıktım. Edirnekapı'da indim. Buluştuk. Yaklaşık 6-7 aydır konuştuğumuz tura, namı yürüyen New Balance'larımız ile oradan başladık. 


Arkadaşlar İstanbul yürümesi inanılmaz keyifli bir şehir biliyorsunuz. Özellikle yabancıların "old city" diye tabir ettikleri İstanbul'un eski tarafı için milyonlarca insan geliyor. Biz bunca güzel şey karşısında neden tembellik ettiğimizi burada uzun uzun yazmıcam. Bir önceki yürüyüş Buğra ile Galata - Tophane civarı idi. Ben özellikle Fener - Balat civarını çok merak ediyordum. Saatlerce yürümeye değerler. 

Edirnekapı mezarlıktan Fatih-Kariye'ye yürüdük ilk etapta. Bu arada Kariye Müzesi'nin de yerini öğrenmiş oldum. Mollaaşkı'nda kahvaltı yapıp yola devam ettik. Manzaralı bir çay bahçesiymiş. Kahvaltımızı yaparken bize Zilşan da katıldı. Buğra'nın arkadaşı O da. 


Ordan Fener (Phanar) Rum Erkek Lisesi'ne indik. Fener Rum Lisesi, resimlerden çok dahe büyüleyici güzellikte bir bina. Kuşbakışı görünüşü kartal biçimindeymiş. Tuğlaları Fransa'dan getirilerek 1881 yılında inşa edilmiş ve 5 senede tamamlanmış. Mimarı kendi mezunuymuş. Hala eğitimini sürdüren 3 Rum okulundan biri. Kırmızı okul diye geçiyor halk arasında. Ben ise ateş eden okul dedim. Cidden ateş etmiyor mu ya? 


Kapılarında farelerin gezdiği Balat evlerine indik. Bazılarını fotoğrafladım. Fareleri deyil tabi. Penceresinde sahibinin oturduğu fareli evi çekersem dayak yerim diye korktum açıkcası. Keşke daha çok önem verseydik bu şehre diye üzüldüm üzüldüm durdum. Başka bişi gelmedi elimden.

Agora Meyhanesi yerli yerinde. Tabi eskisi değil. Yenisi. Fazla ticari bir silüeti var. Işıklı tabelası felan, ne biliyim. Fener - Balat hattından Patrikhane yönüne döndük. Allahtan ekip bilgili. Ara sokakları elleriyle koymuş gibi biliyorlar. Patrikhane çok daha bakımlı diğer kiliselerden. Ayaküstü Buğra ile rahiplerin hayat seçimleri hakkında mekanın bahçesinde ufak bir sohbet bile yaptık. Ama burada yazamıcam tabi :):):) Çocukların çok sevdiği bir dürümcü varmış, Patrikhane'nin bitişiğinde ama bir süredir kapalıymış. Üzüldük.


Mum yakıp dilek diledik. İstiklal'deki kilisede 0,5 Liralık mumlar daha çok satılıyor diye "small"u kaldırmışlar. 1 Liralık "Large" olandan satın alıyorsunuz. Burada mumun parasız olması çok güzel. İçini gezip, fotoğraf klübü öğrencilerine yürüme yolunda resim mankenliği bile yaptım. Çıktık. Bir baktım, yaktığımız mumları temizlemişler. Nizami ve az bir miktar bırakmışlar. Üzüldüm bir an. Dileğim yerine gelmeyecek sanırım :d


Cibali Caddesi çok güzel bir yer. Sol taraf Haliç. Sağ tarafta atölyeler, kapalı dükkanlar, balık restoranları, dökük-harabe evler vs. Disco'nun B Yüzü olacak 22 Şubat'ta. Orayı da görmüş oldum. O akşam da ayrı efsane bir akşam olacak gibi. Çok önceleri bu tarafta ev bakmıştım ama çok pahalılardı. Gerçi Harbiye'nin de farklı kalmadı artık. Eminönü'nde durup bişiler yedik. Sirkeci'de Brew'de bitirdik yürüyüşü. Geçen sene Mart ayında Buğra ile gelmiştim Brew'e. O meşhur yazı şurada. Çok sevdiğim bir mekan olarak kaldı aklımda. Yorgunlık kahvesi oldu bize. O sırada muhabbet ederken Buğra 20 dakika uyuyakaldı. Biz de kızlarla hummalı bir kitap sohbetine dalmışız. Uyandığında yüzünde resmen yastık hali vardı dhakjdhaçk


Eminönün'de dağıldık. Zilşan'ı Beşiktaş'a uğurladım. Ben Kumbaracı'ya Nilşah'ın yanına gittim. Sanki içimi biliyor gibi bana bazı şeyler anlattı. Görüşlerini öyle seviyorum ki, her gittiğimde bir ivme ile çıkıyorum o yokuşu. Yürüyüş sonrası sanki telkin aldım ve kafamı dinlendirdim. İşe geldiğimde sabah bana bir reklam göndermiş. Üzerinde şöyle bir şey yazıyor ve bundan sonra yapmak isteyip de cesaret edemediklerimi anlatıyor adeta. "Aşk için çok soru sormayın, konuşmayın hatta! Bir şeyler yapın... Mesela aşk alın. Sahip olun. Verin. Dağıtın. Alın bir parçanızı O'na verin. Verin ve bırakın O'nun olsun. Çoğalsın." O da tam olarak böyle şeyler söyledi bana. "Bırak ve yaşa. Korkma. Çekip çıkartılmaya ihtiyacı vardır belki? Ya da tam tersi. Ama hiç olmazsa korkularının arkasında neyin olduğunu görürsün. Müsade et. Git getir. Geç olmasın. Bul, içeri gir ve sev. Başkasında var olmasına izin verme. Vazgeçme." 


Kumbaracı'dan çıkıp Arter'e gittim. Marc Quinn'nin Aklın Uykusu isimli çok enteresan bir resim ve heykel sergisi varmış. Bu kafanın üzerine bir de sergi gezdim. Şahane oldu. 1990'dan bu zaman üretimini yaptığı bir sergi. Tarih, zaman, mekan ve kimlik gibi konulara eğilmiş, bunların yanında insan-doğa-kültür ilişkisini ve teknoloji-sanat arasındaki bağlılığı eleştiriye açıyor. Varoluş-ölüm, gerçek-hayal, evren-zaman gibi karşıtlıkları çok güzel araştırmalar ile karşınıza getiriyor. 2 tane güzel resim de ben paylaşıyorum. Birisi Bonzai ağacı. Güzelim bonzai ya :d Ne hale sokmuşlar dkakjsadh Neyse, diğeri de evet kandan yapılmış bir selfie. Anlamları var. Gidin ve görün. Çok güzel göndermeler yapıyor. 1 saatinizi ayırabileceiğiniz bu sergi 27 Nisan'a kadar açık. İstiklal'in sonlarına doğru, sol sırada hemen. No.211


İstiklal'i de yürüdüm o Pazar mahşerinde. Eve döndüm. Duş alıp yastığa sarıldığımda saat belki 9'du. Hatırlamıyorum. Aşırı yorgun deyildim nedense. Kahvedendi sanırım. Kahve benim uykularımın katili. Sabah rahat uyandım. Ofise gittiğimde arkadaşlar hemen pc'yi açıp yürüdüğüm mesafeleri hesapladım google'dan. 9.930 mt yürümüşüm. Neredeyse 10 km. Ama bir Burak Yılmaz ortalamasına gelememişim :d 

Bugün yoğundu. Biraz uçarak yazışma yaptım. Bir kaç şarkı buldum. Yaz tatilimi hayal ettim yine. Sanırım iyiden iyiye özledim yazı. Yürüyüş sırasında ise şansımıza hava çok güzeldi. Gece ise yağmur yağdı. Şimdi Tarçın karşımda uyuyor ve ben her battaniye çizgilerine gözüm takıldıkça, hiç ısınmayan ayaklarıma söyleniyorum. Güneşin hep yaktığı bir ülkeye sığınma talebinden bulunma isteğim vardır. Gene hortladı gene. Bırakın beni! 

 
Şimdi size iyi bir hafta diliyorum ve güzel bir şarkıyı buraya bırakarak uyumaya gidiyorum. 

"Senin aşkında bir sınır var. Ağır çekim bir şelale gibi. Okyanussuz bir harita gibi."

15 Ocak 2014 Çarşamba

Gündüz Düşlerim

Buradan kendisine ne kadar teşekkür etsem az. O'nu tanıma fırsatı verdiği için. Gelip, sabah kahvesini benle içip, bana vakit ayırdığı için. Güzel imzası ve ilk albümü için. Müziği, başarıları, sosyal hayatı, hedefleri, festivalleri ve geleceği hakkında anlattıkları için. Güzel sesi ile bilgilerini benimle paylaştığı için. Gündüz düşlerim için.

Can Tanca'nın albümünü D&R raflarında ve D&R'nin kendi internet sitesinde bulabilirsiniz. Hafta içi Lounge Fm 96'da Daydreaming programını dinleyin, radyonun sesini saat 7'de biraz açmanız yeterli. Şimdilik sizi albümden bir parça ile burada bırakıyorum. Bu yıl Lounge Fm'in düzenlediği 9. yılında gerçekleşecek İstanbul Chillout Müzik Festivali ve Urban Festival line up'larını şimdiden heyecanla bekler durumdayım.

10 Ocak 2014 Cuma

Daydreaming with Can Tanca

Takibimde olan ancak yakın bir zamanda tanışma fırsatı yakaladığım; eşsiz müzik birikimi ile Türkiye'de Lounge & Chill-Out müziğin lokomotifi  Lounge Fm'in kurucusu ve müzik direktörü Can Tanca ile Midtown Hotel İstanbul'da ufak bir söyleşi yaptık. Şehrin kalbindeki Midtown'nın güzel müziklerini yöneten Lounge Fm hakkında konuştuk. Başarılı organizasyonları ve seveni giderek artan festivalleri hakkında gelecek dönem tüyoları almaya çalıştım : )

Elektronik müzik severler sizi eminim tanıyorlardır ama bir de size soralım, Can Tanca kimdir?

Kısaca radyocu : ) 

Photo Credit : Lounge Fm - Can Tanca

Bir sürü ünlü isim Lounge FM ve Radio FG sayesinde Türkiye’de performans verdi. Her yıl gelenekselleşen etkinliklerinize devam ediyorsunuz. Siz bu zamanlara gelebilmek için neler yaptınız ? “Evet! Bu müzikler Türkiye’de çalmalı , bu sanatçıları neden biz getirmiyoruz? “ dediğiniz o an, hangi andı ?

Çok değişkenli, çok sorunlu bir sektör bu. Bir şeyler yapabilmek, sonucunda başarabilmek için müzik ile yaşamak lazım; ilerleyebilmek, bir seviyeye gelebilmek  için kendinizi adayacaksınız, çok çalışacak ve yılmayacaksınız, kendinizi ve dolayısıyla çevrenizi sürekli yenilemeniz lazım.1994 yılında radyo programcılığına başladığımda fikir kafama yerleşti, 1998 sonunda Radio FG’yi açtığımızda ise düğmeye bastık...

Chillout Müzik Festivali, Electronica İstanbul, Urban Fest başta olmak üzere, muhteşem organizasyonlar düzenliyorsunuz. Son yıllarda bizzat ben de katıldım çoğuna. Hiç bay geçtiğimiz, "ya! bu buraya olmamış" dediğimiz bir isim dahi çıkmadı J Line up’ı hazırlarken, işin endüstriyel tarafını bir kenara bırakırsak, ilk etapta dikkat ettiğiniz özellikler nelerdir ?

Endüstriyel tarafını tamamen bir kenara bırakıyoruz zaten : ) Bizim dinlemekten hoşlandığımız, radyoda parçalarını çaldığımız sanatçılar olması önceliğimiz. Önümüzdeki yıllarda patlama yapabilme kapasitesi yüksek veya ülkemizde sevilen ama daha önce gelmemiş sanatçılar da tercih sebebimiz. Formül basit: radyolarımız dolayısıyla müziğimiz beğeniliyorsa, dinleniyorsa, getirdiğimiz sanatçılar da doğal olarak takdir edilecektir çünkü kendi belirlemiş olduğumuz çizgimizden hiç sapmıyoruz.

Tüm her şeyi bir kenara koyduğunuzda, şu dakika keşke o ana geri dönsem dediğiniz bir organizasyonunuz var mı? Unutamadığınız ve sizi çok mutlu eden bir iş mesela?

2007 yılında yaptığımız Air – Daft Punk ve Gotan Project konserleri. Hepsi her açıdan rüya gibiydi.

Hayatınız müzik ile dolu. Üstelik yeni de derleme bir albüm çıkardınız. İsmi Daydreaming. Geçtiğimiz ay lansman partisi gerçekleşti ve ben de oradaydım. Tekrar tebrik ederim. Çok canlı, modern ve şehrin her saatini size getiren bir albüm olmuş. Dinleyenler şüphesiz aynı şeyleri hissediyordur ama ben klasik bir soru sormayacağım. Benim merak ettiğim sizsiniz. Can Tanca, albümünü başından sonuna kadar dinlediğinde ilk ne hissetti ?

Bu soru bayağı soruldu. Albüm içinde farklı tarzları, farklı duyguları yansıtan parçalar var, buna rağmen "geçmişe dönük romantizm" başlığı altında anlatabiliriz hepsini...

Lounge FM 'in gelecek dönem projeleri nelerdir? Ya da bize minik bir tüyo verebilirsiniz belki, lounge elektronik müzik severleri 2014 ‘te neler bekliyor? : )

Ağırlığımız festivaller... Konsantrasyonumuzu son yıllarda küçük ve orta çaplı eventlerden festivallere kaydırdık tamamen. Hedefimiz onları daha ileri noktalara taşımak...

Geldik benim en sevdiğim magazin sorularına! Müzik; hayatınızda hep var ama müzik dışında neler yapıyorsunuz ?

Aslında gerçekten pek bir zaman kalmıyor. Müziğin dışında, o müziği bu ülkede yaşatabilmek için yöneticilik tarafının devreye girmesi gerekiyor : ) Spor yapıyorum, koşuyorum; hobilerimle ilgileniyorum.

Kendi sektörümü ilgilendiren ufak bir soru ile bitirmek istiyorum… Bu yoğunluk arasından seyahat etme fırsatınız oluyor mu hiç ? Özellikle bir otel ararken sizi ne cezbeder ? Oda mı , müzik mi , lokasyon mu ? Ya da Misafir Memnuniyeti mi ?

Seyahat ediyorum sürekli, müzik dışında saydıklarınız  %100 gerekli unsurlar...

Bana ve sorulara ayırdığınız süre için gerçekten çok teşekkür ederim. Albümünüzü de tekrar tebrik ederim. Müzik listelerinde uzun zaman görmeye devam edeceğiz! Yukarıdaki sorulardan 2014 planları ile ilgili olanları ben de sabırsızlıkla bekliyorum. Bu şehirde yaz mevsiminin geldiğini sizinle anlıyoruz! İstanbul dışında yaşayanların çok özendiği, İstanbul’da olanların ise günler öncesinden biletini aldığı bu müzik festivalleri umarım hiç bitmez : )

Roportaj : Sila Kocak 
Fotograf : Lounge Fm Can Tanca

5 Kasım 2013 Salı

1 Fincan Karaköy, Dem'li Olsun Lütfen

Bir süredir Karaköy taraflarını keşfetme telaşı içindeyim. Tamircilerin yanı başında, ithal kahveciye rastlamınız artık çok mümkün. Arka sokakların bohem havasını modern mekanlarda yaşayabiliryorsunuz. The Guide İstanbul Kasım - Aralık sayısında keşfettiğim Dem de bunlardan. Geçen hafta ziyaret ettik. Hizmet fikri en az kendisi kadar hoş bir mekan: bu güzel İstanbul'da her yerde kahve dükkanları varken, neden çaycı yok? İşte bu yüzden çok sevdik burayı. 


Dem çok samimi bir isim. Sıcak içilen ve çok iyi demlenmesi gereken çay kadar lezzetli bir mekan. Özenli bir servisi var. Dünya'da belki de ismini hiç duymadığınız bir toprak parçası üstünde yetişen çayın içeriğini okuyup, siparişini verebiliyorsunuz. Dilerseniz çay çekmecesinden örneklerine bakıp, öyle de karar verebiliyorunuz. Beyaz çaydan, yeşil çay çeşitlerine, İngiliz çaylarından , kırmızı çaya, Uzak Doğu'nun daha hiç bilmediğimiz duymadığımız çaylarına kadar, sahiplerinin çay uzmanları ile görüşerek hazırladığı çok çeşitli bir menüsü var. Çayların yanına geleneksel cookies, pasta ve diğer lezzetli ikramların eklenmesi unutulmamış.


Bu fikir, harika iç mimari ile birleşince özel bir yere dönüşmüş. Ahşap, mermer, seramik, masalarda canlı çiçekler ve etrafta renkli linenlerle hazırlanan minderler sizi içine çekiyor. En çok hoşumuza giden detay ise duvarlarında, Dünya ünlülerinin, çay ile bir deneyimlerinin olduğu fotoğrafların duvarları renklendirmiş olması. Tutkunu olduğum müzisyenlerin hiç görmediğim yanlarını, bir fincan çay ile de görmüş oldum :) 


Kültürümüzde hatrı sayılır yere sahip çayın, böyle dikkat çekici bir mekan ile işlenmiş olması çok hoşumuza gitti. Biz siyah çay ve tarçınlı çay denedik. Yanında Sufle. Çayınızı dilerseniz fincanda dilerseniz demlikle sipariş verebiliyorsunuz. Salonun tam ortasına yerleştirilmiş romantik bir mermer masada oturup sohbet ettik. Ayrılmadan önce de ziyaretçilerin bıraktığı notlara biz de deneyimlerimizi yazdık.


Siz de bir Pazar öğle sonranızı mutlaka Karaköy'e ayırın ve kendinize Dem'li bir çay söyleyin. Bu deneyimi es geçmeyin. Ve umuyoruz ki bu keyif uzun soluklu olur ve biz çayseverler Dem'in mevsimlerce keyfini çıkartırız...

http://www.youtube.com/watch?v=A3adFWKE9JE

29 Ağustos 2013 Perşembe

Son Yaz Güneşleri

Naaptım ettim, geçen hafta dışarı çıkmadım, dinlendim, ev kuşu oldum. Otel işlerimi topladım. Gerçekten güzel bir yoğunluk içindeyiz. Her ne kadar bir arap şeyhi ile evlenmeme az kalsa da bu yoğunluğun içinde hafta çabuk bitti. Yılda 3 kez tatile Prada valizler ile gitmemi sağlayacak bir Arap şeyhi, anca beni bu sefaletten kurtarabilir arkadaşlar sakdhjs. Cuma günü, Cansu ile kendimizi Beyoğlu'nun ve Karaköy'ün güzel sokaklarına bıraktık. Planımız Cumartesi günü Asude ve Cekin'nin programı, Pazar da Büyükada idi ama planımızı bu haftalık erteledik, ben de haftasonumu çooook uzun zamandır görmediğim dostlara ayırdım. Bizim çocoklar ile tatile gitmeden önce görüşmüştük. Son gün, Ali beni Kamil Koç'ta yolcu etmişti. Tam 30 gün sonra yine bıraktığımız yerde, Beyoğlu'nda bulduk birbirimizi. Beyler, bu çocuklar artık özleniyor beyler...


Cuma günü, The Guide dergisinde keşfettiğim Karaköy Karabatak'da bulunan Julius Meinl 'a gittik. Biz biraz Cansu ile dedikodu, kakara kikiri için gitmiştik ama müthiş romantik bir ortamla karşılaştık. Açıkcası bir sevgilim olursa ilk götürmek istediğim yerlerden birisi burası olabilirdi. Dekor çok romantik ve kahveler çok leziz. Biz güzel bir kaç resim çekmeyi unutmadık. Fiyatlar oldukça turistik. Yani pahalıydı. Sufle orjinal değildi, hazır suflelerden. Pek hoşuma gitmedi ama sırf sarmaşıkların altında kitap okuyarak kahve içilebilecek bir yer, ben severim böyle yerleri. Bu mekandan sonra Galata Meydan'a tırmandık, Lavazza'da oturduk ve sohbet ettik. O'na yine Lavazza'da ve Galata Yokuşu'nda geçirdiğim güzel zamanları anlatarak kafasını şişirdim.

Cumartesi günü öğle şekerlemesinden sonra Volkan'ın evine, çocukları ziyarete gittim. Daha önceden Volki'ye gitmemiştim. Müthiş tatlı ve düzenli evi var. Daha sonra aldım hepsini dışarı çıktık. Ali ile Enis'in doğum gününde görüşememiştik ve onlara gece Asude'de frambuaz-vodka ısmarladım. Bu sıralar buraya çok gidiyormuşum ki, çevremden bir kaç kişi orası neresi, bir gün de bizi götür demeye başladı. Asude'den sonra saat 1 gibi Kasette'ye geçtik. Dehşet kalabalığın içinde biraz elektronik müzik dinledik. Saat 3 olmasına rağmen hava acayip sıcaktı. 4 gibi evlere dağıldık. Uzun bir süredir güzel elektronik müzikler dinlememiştik, Kasette'e gitmek iyi geldi. Gerçi yine de eğlenmeyi biliyoruz çünkü kadromuz orada tam 1 şampiyonlar ligi.

Pazar günü, çok uzun zaman sonra ilk defa 1'de uyandım. Tünel'de kahvaltı ettim ve Galata Mevlevihane'sine girdim. Yatırlarda dua ettim akşamki maç için, zira Bursa deplasmanları hep zordur. Müze kartımın girişte işe yaraması çok hoşuma gitti. Aslında niyetim, o kafa ile biraz Sema izlemekti ama bir program yokmuş, üzüldüm. Müze ziyaretinden sonra Galata'ya indim. İnerken, bilekliğimi yaptırdığım dükkana uğradım, aynı bilekliğin kolyesini aldım. Galata, her Pazar daha güzel, daha içten. Yarın Cansu ile orada tekrar buluşup, kafamızdaki İtalya rotasını konuşacağız. Zaman geçiyor, bazı planların artık netleşmesi gerek. Galata sonrası Terkos'a uğradım. Biraz dikkat dağıttım. Bir kaç tshirt baktım kendime. Eve geldim, maçı izledim, 1-1 bitti, çok canım sıkıldı ve uyudum.


Bugün günlerden Perşembe, yarın ise tatil, herşey rutin yoğunluğunda yine. Evde Dexter'a geri döndüm. Geçen Lavazza'da otururken aklıma bir sürü şey geldi ve Dexter izlemediğimi fark ettim. Kaldığım yeri buldum. 6.Sezon'dan devam ediyorum. Ama bu haftaya kafa olarak biraz sıkıcı başladım. Salı günü iş çıkışı, Asude'de Dorukhan ve Ozi ile buluştun. İkisini de çok uzun zamandır görmüyordum.

8 Haziran'da yapılması planlanan İstanbul Electronica Fest, bazı fireler ile (Mesela Modeselector) 1 Eylül'de Suma Beach'e alındı. Çok uzun zamandır güzel müzikler dinlemiyorduk, Şampiyonlar Ligi ekibi ile bir aksilik çıkmazsa Pazar günü Kilyos'ta olacağız... O zaman, Mario Basanov dinleyecekler parmak kaldırsın?


Yaz'ın bitmesine çok az kaldı. Bu güzel güneşten ve ince tshirtlerden nasıl vazgeçerim bilmiyorum. İçimin bir yanı kışı da özlüyor. George Hogg'larımı, güzel Penti çoraplarımı ve deri ceketimi giyip Pazar'ları tek başıma "Sinema Günü" yapmayı özledim. Şu aralar Dexter baktığım için kitaplara ara verdim. En kısa sürede kitaplara geri dönüyorum, çünkü hepimiz çok iyi biliyoruz ki, kitap okumak güzeldir.


Yazımın sonunu, Lavazza'da keşfettiğim güzel playliste ayırmak istiyorum. Arada sırada aynı müziklere rastlıyorum ama benim sevdiklerimden çaldıkları gözden kaçmıyor. Onlarda biri de aşağıda, linkte. Fethiye'de 6 yıl yaşadım ve görüyorum ki, aranızda, Fethiye'yi tatil için gittiğinde sevenler olmuş. Cloud 9'da otururken bu şarkı çalardı. Ben Ölüdeniz yıllarımı, çalıştığım otelimi, Help Bar'da Soner'in ısmarladığı soğuk biraları, Bülent Abi'nin çaldığı müthiş Buddha Bar şarkılarını, Blue Lagoon'nun denizini, Kayaköy'ü, Sugar Beach'te kalabalıkla yaptığımız kahvaltıları, gün batımında Buzz'da içtiğim kahveleri, Çılgın pilot Atilla'yi, çıktığımız Babadağ'ı, kısacık kestirdiğim saçlarımın hemen üstünden uçan paraşütleri, herşeyi, herşeyi çok özlüyorum. Bu şarkı, o yıllardan kalan bi şarkı. Araya çok uzun zaman koymadan Ölüdeniz'e tekrar gitmek istiyorum.

Umarım güzel bir tatil ve güzel bir haftasonu geçirirsiniz. Bu akşam Galatasaray'ın bu seneki Şampiyonlar Ligi kuraları çekilecek, izledikten sonra Cansu ile buluşup Lavazza - Galata Meydan'da olacağız, yolu düşenleri bekleriz ^^ Sevgiler...

http://www.youtube.com/watch?v=HO0svGjVEP8

9 Haziran 2013 Pazar

Hayat Her Gün Yeniden Başlar

Kaç sabahtır özgür uyanmıyoruz bu ülkede ? Bilen var mı?

Ben sayısını bilmiyorum, öyle çok ki, bunun nedenine hesap sormak için günlerdir sokaklardayım. 30 Mayıs akşamı Galata Kulesinde otururken Ne Oluyor’u düşünmüyordum çünkü o soruyu yıllarca sordum ve sordurmaya çalıştım. Henüz 20 yaşımdayken, Balıkesir’in faşist sokaklarında Sol dergisi satar, her çeşit insana kendi halkımın dertlerini anlatmaya çalışırdım. O gün ise, 31 Mayıs’ta kitaplarda okuduğum, güncel yazılardan çıkartıp, kafamın içine koyduğum “sivil kırılmaya” şahit oldum. Bu tarihi bir olay. Halen de sürmekte. Israrla partilerin ve sivil toplum grupların gölgesine çekilmeye çalışılsa da, Taksim Gezi Parkı’nın yıkılmak istenmesi ile ortaya çıkan olaylar büyüdü ve gerçek bir halk hesabına döndü. Günlerce direnen halk bol kepçeden, Dünya’nın hiçbir yerinden görülmeyen miktarda biber gazı ve  türevlerini yedi. Ben de yedim. Hükümet oralı bile değil, tepedekiler ayrı bir orospu çocuğu, medya yavşaklığın master degreesini yaptı bu olaylar ile. Şuan ne dolaplar dönüyor kimse bilmiyor ama birilerini rahatsız etmeye devam ediyor. Meydan tam bir direniş alanı. 1 tane polis yok. Sokaklar cıvıl cıvıl. Sanki devrim olmuş gibi. Yüzler gülüyor. Yürüyenler mutlu. Sanki Taksim bir devrim şehri oldu çıktı. Hayatım süresinde Sosyalist Devrim görüp görmeyeceğimi bilmiyorum, ki bu direnişin devrime gitmesini çok istiyorum ama Taksim’i bu şekilde görmüş olmak, halkın “halk gibi” olduğunu görmek, hesap sormasını görmek bile beni çok mutlu ediyor. Bunları bir süredir seyretmek istediğim için bloga gelmedim. Biraz kafamı topladım, Galata Meydanı’na indim, şuan bir kafede oturuyorum ve Galata Kulesi ile mavi gökyüzünün yan yana oluşunu seyrediyorum.  


  
Tabi bu olaylar, otellere pek iyi yansımadı. Bizim de işlerimiz düştü hali ile. Ben de artakalan işlerimi topladım bu süre içinde. Onun haricinde zaman buldukça parkta olduk. Parkta kütüphane, yiyecek, serbest kürsü, çadırlarını alıp gelenler, müze, haber köşesi, dumansız hava sahası :), revir, anma köşesi, sinema alanı, yoga alanı, eczane, gazetelik, organik bahçe ve aklınıza gelebilecek, komünel hayatın en ilkel uygulamalarını görebilirsiniz. İnsanlar yardımlaşıyor, birbirine çarpınca özür diliyor ki o kalabalıkta imkansız çarpışmamak, kitap verip yerine siz de 1 kitap alabiliyorsunuz. Kürsüde bir şeyler paylaşıp fikirlerinizi açıklıyorsunuz. Devrim Müzesinde direnişte ele geçirilen ve halka karşı kullanılan şeyler var. Bahçeye ise domates ve çiçek ekmişler. Yani okur; hayat, 10 gündür parkta çok daha güzel.


Bankalar ile yaşadığım problem nedeni ile kredi kartlarımda bazı güncelleme yapamıyorum. Düzenin, sistemin yavşak maşası bankalar. Bu nedenle bu sene de kombine alamayacak gibi görünüyorum. Onlara muhtaç olmak beni kahrediyor. Mutlu olamadığım bir konu da bu. Birkaç gün önce, Gssözlük’te yazarlığım onaylansa da bu durumdan dolayı bir türlü mutlu olamadım. Başka yöntemler ile çözmeye çalışacağım ama olmaz ise iyi bir hüsran yine beni bekliyor. Yine de Sözlük’ten Neverfall’a teşekkür ederim verdiği destek için. Onu da unutmadan yazayım. Yazmak güzeldir. Yazamaya her yerde devam. Silvia da Galatasaray Sözlük’te.

Bu direniş ve olaylar nedeni ile EFI ertelendi. İyi de oldu. Riskli bir bölgedeydi ve güvenlik nedeni ile başka bir tarihe alındı. O tarih henüz belli değil. Ben ise, yaklaşık 3 yıldır peşinden koştuğum ve fırsat kolladığım bir sponsorluk işini aldım arkadaşlar. Başta EFI’nin ve Chillout Fest’in yaratıcısı ve organizatörü olan FG – Lounge FM – Ocygen Group ile iyi bir iş birliği anlaşması yaptık. Şimdi herkes susacak ve otelimiz artık Lounge FM çalacak! Festivallere sizi de beklerim, ben de sponsorlardan biri olarak en önde yerimi alacağım.

Hava İstanbul’da harika. Tam anlamı ile yaz gelmedi, napalım, bu şehir de böyle bir şehir. Sıcaklar artık Temmuz gibi gelecek sanırım. Bu yıl tatilde Ayvalık’ta olacağım. Yıllık iznim tahmini 27 Temmuz – 10 Agustos arası gerçekleşecek. Planlarım ters gitmez ise, o muhteşem lacivert ile bu tarihler arası buluşmuş olacağım. Yine dört gözle bekliyorum tatili. Çok özledim domates kokulu sabahlara uyanmayı. Tarçın için henüz bir çözüm düşünmedim. Tanıdıklardan yardım isteyeceğim gibi…

Sevinç taşındı. Müge geldi. Yeni ev arkadaşım Müge, Uzay Mühendisliği okuyor. Beni Mars’a göndermesi karşılığında ondan kira almıyorum. Dünya’nın dışına çıkmak için gerçekten harika bir zaman - asadsadsfgds

Bu hafta bu olayların arasında birkaç güzel mekan keşfetmeye vaktim oldu. İlki Parsifal. Tripadvisor’dan buldum ve güzel vegan yemekler yapıyor. Servis birazcık yavaş ama servis ekibi çok tatlı. Zeytinyağları Nazilli’den geliyormuş. İstiklal’in 1-2 sokak aşağısında, dolmuş duraklarına yakın bir yerde. Fiyatlar  ortalama. Kişi başı 14-15 liraya çıkabiliyorsunuz. Ali’yi bile götürdüm. Ben veganlığa devam. Zorlandım ama alıştım diyebilirim. Elim artık ister istemez vegan yiyeceklere gidiyor. Soruyorum, araştırıyorum, öğreniyorum. Diğer makan ise Asude. Aslında bir cafe-bar. İsmi ilk etapta türkü barı andırıyor değil mi? Değil. Geçen Ali’yi ve Volkan’ı götürdüm. Gitme nedenim ise, ev yapımı frambuaz şerbeti ile yaptıkları frambuaz-votka. Bana yıllar sonra votka içiren bir mekan Asude :) Beyaz Restaurant’ın karşı sokağında. Fiyatlar çok uygun. Müzikler de güzel. Salaş bir mekan.



Sonunda köşenin ikinci yazısını yazdım, bitirdim ve gönderdim bugün. Yabancı bir dergiden çeviri yaparak, 2013 Seyahat Trendleri hakkında kendi yorumlarımla birlikte bir yazı oldu. Üstümden büyük bir yük kalktı. Dergi de baskıya giriyormuş. Dergi sahibi yazılarımdan umutlu. Bu durum beni motive ediyor. İlk sayıyı heyecanla bekliyorum. Umarım her şey güzel ve yolunda gider. 

Diyorum ya, yazmak, her yerde her zaman… Artık iyiden iyiye yerleşti hayatıma. Yazmadığım zaman, yemek yememiş gibi oluyorum. Çok uzun bir zamandır kurşun kalem ile bir şeyler yazmamıştım. Bilerek önce deftere sonra dijital ortama yazdım köşe yazısını. Kalemden uzak kalmamam gerekiyor. El yazıma ihanet etmek istemiyorum. Bu uygulamayı devam ettireceğim.

İstanbul şu aralar kafasında deli sorular, direniyor. Bu güzelliği seyrederek hayatımı taçlandırıyorum bu şehirde. Sevdiklerim ise yanımda. Ne de olsa “hayat, her gün yeniden başlıyor.”