hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Nisan 2014 Pazartesi

İstanbul Biz Gibi Bahar, Uzun Çoraplı Mini Etekli ve Heyecanlı

Bahar geldi, biraz yağmur yağdı, sonra durdu. sonra güneş aştı. Tuna geldi, biraz buruk gitti. Pek bir şey yapamadık. Yenilgiler keyfimizi açmadı. Evde felan takıldık, İpekçi'nin otoparkında maçı beklerken tinerciler gibi sarhoş olduk, maça alkollü girdik. İŞTE ARADIĞIM TARAFTAR BUUUU. Bu sabah geri gitti.


Ceketimi alıp çıkasım var otelden. Laptop'un kapağını şaaakkk diye kapatıp çıkıp gidesim ama gitmem çünkü bu ay ekstra satış çok yaptık, ekstralarımı almadan hiç bir yere gitmem, meeeeheheheh.

Ben yazı çok özledim. Yaz acil gelmeli. İpincecik giyip Karaköy'de dolaşmalı. Ordan Galata'ya çıkılmalı felan. Gelmezse ben alıp gelirim kendime biraz yaz. Gerçi bazen öyle şeyler olur ki, 4 mevsim aynı anda geliyor bir şehre.

Şimdi siz şu şarkıyı dinleyin, ben de bu hafta arası tatilimde neler yapacağımızı planlayım. İstanbul güzel. İstanbul biz gibi bahar. Belki güzel resimler de çekeriz, kim bilir?


10 Şubat 2014 Pazartesi

Stavroz, 2. Şehir Yürüyüşü, Kumbaracı'nın Sevda Telkinleri, Arter

Hava öyle güzeldi ki bu hafta İstanbul'da, insanın çıkıp serserilik yapası geliyor. Biz de öyle bir şey yaptık biraz.

Cumartesi eve gidip 3 saat öğle şekerlemesi yaptıktan sonra maça 1,5 saat kala prenses gibi yataktan çıkıp semt adamı gibi tribüne koştum. Kışın böyle hengamenin içinde, üstümde bir tshirt-hoodie-deri ceket, güzel müzikler dinleyerek metroda maç insanlarını izlemeyi çok seviyorum. Çok kalabalıktı yollar. Arena da aynı şekilde. Maç ise çok daha iyiydi. İstediğimiz bir sonuç aldık. Bir sonraki gün Fener'in de Sivas'a yenilmesinden sonra Eskişehir'den Cumartesi aldığımız 3-0'lık galibiyet çok daha anlam kazandı. Tribünler çok güzeldi. Devre arasında şampiyonluk ihtimalleri hakkında Jasinovic ile sohbet ederken ikimizin de iddaa edesi varmış ki, eğer şampiyon olursak "çıkıp kıro gibi Taksim'de kutlayıp halay çekeceğimizi" sözleştik. Gerçi benim geçen seneden var ona benzer mevzularım ama aklımızdan aynı anda geçmesi çok manidar oldu. Maçı böyle bitirdik. Evlere dağıldık.

Tabi benim eve gitmem sözde oldu, eve gidip, üstümü değiştirip Beyoğlu'nun dumanlı mekanlarına girmem sadece 2 saatimi aldı. Asude'de demlendik biraz. Ordan Topless'a geçtik. Stavroz 'u çocuklar anlatmıştı. Canlı çalışını kaçırmamak adına gidelim dedim. Oranın da girişini çözdüm. (Topless'dan Kaan'a teşekkürlerimle! ) İyice serseri olduk. Mekanda Kobal ile Ezgi'ye de rastladık çok güzel oldu. Stavroz, ardından Gazali (canlı onu da izlemiştim) çaldı. Stavroz arkadaşlar çok güzel mixlerin üzerine saksafon çalıyor. Son zamanlar keyif aldığım canlı performanslar listesine ekledim. Şurda ufak bir videosu var. En son biri daha çıktı çaldı ama orayı bilmiyorum. Sabah en son saate baktığımda 5.10 'du. Uyumuşum.


Bir gün bir yerde yığılıp kalacam sanırım, bekliyorum. Çünkü ertesi gün 10'da kalktım. 1 gün önceden Buğra ve Gözde ile haberleşip şehir yürüyüşü planlamıştık. Yorgun değildim. Giyinip çıktım. Edirnekapı'da indim. Buluştuk. Yaklaşık 6-7 aydır konuştuğumuz tura, namı yürüyen New Balance'larımız ile oradan başladık. 


Arkadaşlar İstanbul yürümesi inanılmaz keyifli bir şehir biliyorsunuz. Özellikle yabancıların "old city" diye tabir ettikleri İstanbul'un eski tarafı için milyonlarca insan geliyor. Biz bunca güzel şey karşısında neden tembellik ettiğimizi burada uzun uzun yazmıcam. Bir önceki yürüyüş Buğra ile Galata - Tophane civarı idi. Ben özellikle Fener - Balat civarını çok merak ediyordum. Saatlerce yürümeye değerler. 

Edirnekapı mezarlıktan Fatih-Kariye'ye yürüdük ilk etapta. Bu arada Kariye Müzesi'nin de yerini öğrenmiş oldum. Mollaaşkı'nda kahvaltı yapıp yola devam ettik. Manzaralı bir çay bahçesiymiş. Kahvaltımızı yaparken bize Zilşan da katıldı. Buğra'nın arkadaşı O da. 


Ordan Fener (Phanar) Rum Erkek Lisesi'ne indik. Fener Rum Lisesi, resimlerden çok dahe büyüleyici güzellikte bir bina. Kuşbakışı görünüşü kartal biçimindeymiş. Tuğlaları Fransa'dan getirilerek 1881 yılında inşa edilmiş ve 5 senede tamamlanmış. Mimarı kendi mezunuymuş. Hala eğitimini sürdüren 3 Rum okulundan biri. Kırmızı okul diye geçiyor halk arasında. Ben ise ateş eden okul dedim. Cidden ateş etmiyor mu ya? 


Kapılarında farelerin gezdiği Balat evlerine indik. Bazılarını fotoğrafladım. Fareleri deyil tabi. Penceresinde sahibinin oturduğu fareli evi çekersem dayak yerim diye korktum açıkcası. Keşke daha çok önem verseydik bu şehre diye üzüldüm üzüldüm durdum. Başka bişi gelmedi elimden.

Agora Meyhanesi yerli yerinde. Tabi eskisi değil. Yenisi. Fazla ticari bir silüeti var. Işıklı tabelası felan, ne biliyim. Fener - Balat hattından Patrikhane yönüne döndük. Allahtan ekip bilgili. Ara sokakları elleriyle koymuş gibi biliyorlar. Patrikhane çok daha bakımlı diğer kiliselerden. Ayaküstü Buğra ile rahiplerin hayat seçimleri hakkında mekanın bahçesinde ufak bir sohbet bile yaptık. Ama burada yazamıcam tabi :):):) Çocukların çok sevdiği bir dürümcü varmış, Patrikhane'nin bitişiğinde ama bir süredir kapalıymış. Üzüldük.


Mum yakıp dilek diledik. İstiklal'deki kilisede 0,5 Liralık mumlar daha çok satılıyor diye "small"u kaldırmışlar. 1 Liralık "Large" olandan satın alıyorsunuz. Burada mumun parasız olması çok güzel. İçini gezip, fotoğraf klübü öğrencilerine yürüme yolunda resim mankenliği bile yaptım. Çıktık. Bir baktım, yaktığımız mumları temizlemişler. Nizami ve az bir miktar bırakmışlar. Üzüldüm bir an. Dileğim yerine gelmeyecek sanırım :d


Cibali Caddesi çok güzel bir yer. Sol taraf Haliç. Sağ tarafta atölyeler, kapalı dükkanlar, balık restoranları, dökük-harabe evler vs. Disco'nun B Yüzü olacak 22 Şubat'ta. Orayı da görmüş oldum. O akşam da ayrı efsane bir akşam olacak gibi. Çok önceleri bu tarafta ev bakmıştım ama çok pahalılardı. Gerçi Harbiye'nin de farklı kalmadı artık. Eminönü'nde durup bişiler yedik. Sirkeci'de Brew'de bitirdik yürüyüşü. Geçen sene Mart ayında Buğra ile gelmiştim Brew'e. O meşhur yazı şurada. Çok sevdiğim bir mekan olarak kaldı aklımda. Yorgunlık kahvesi oldu bize. O sırada muhabbet ederken Buğra 20 dakika uyuyakaldı. Biz de kızlarla hummalı bir kitap sohbetine dalmışız. Uyandığında yüzünde resmen yastık hali vardı dhakjdhaçk


Eminönün'de dağıldık. Zilşan'ı Beşiktaş'a uğurladım. Ben Kumbaracı'ya Nilşah'ın yanına gittim. Sanki içimi biliyor gibi bana bazı şeyler anlattı. Görüşlerini öyle seviyorum ki, her gittiğimde bir ivme ile çıkıyorum o yokuşu. Yürüyüş sonrası sanki telkin aldım ve kafamı dinlendirdim. İşe geldiğimde sabah bana bir reklam göndermiş. Üzerinde şöyle bir şey yazıyor ve bundan sonra yapmak isteyip de cesaret edemediklerimi anlatıyor adeta. "Aşk için çok soru sormayın, konuşmayın hatta! Bir şeyler yapın... Mesela aşk alın. Sahip olun. Verin. Dağıtın. Alın bir parçanızı O'na verin. Verin ve bırakın O'nun olsun. Çoğalsın." O da tam olarak böyle şeyler söyledi bana. "Bırak ve yaşa. Korkma. Çekip çıkartılmaya ihtiyacı vardır belki? Ya da tam tersi. Ama hiç olmazsa korkularının arkasında neyin olduğunu görürsün. Müsade et. Git getir. Geç olmasın. Bul, içeri gir ve sev. Başkasında var olmasına izin verme. Vazgeçme." 


Kumbaracı'dan çıkıp Arter'e gittim. Marc Quinn'nin Aklın Uykusu isimli çok enteresan bir resim ve heykel sergisi varmış. Bu kafanın üzerine bir de sergi gezdim. Şahane oldu. 1990'dan bu zaman üretimini yaptığı bir sergi. Tarih, zaman, mekan ve kimlik gibi konulara eğilmiş, bunların yanında insan-doğa-kültür ilişkisini ve teknoloji-sanat arasındaki bağlılığı eleştiriye açıyor. Varoluş-ölüm, gerçek-hayal, evren-zaman gibi karşıtlıkları çok güzel araştırmalar ile karşınıza getiriyor. 2 tane güzel resim de ben paylaşıyorum. Birisi Bonzai ağacı. Güzelim bonzai ya :d Ne hale sokmuşlar dkakjsadh Neyse, diğeri de evet kandan yapılmış bir selfie. Anlamları var. Gidin ve görün. Çok güzel göndermeler yapıyor. 1 saatinizi ayırabileceiğiniz bu sergi 27 Nisan'a kadar açık. İstiklal'in sonlarına doğru, sol sırada hemen. No.211


İstiklal'i de yürüdüm o Pazar mahşerinde. Eve döndüm. Duş alıp yastığa sarıldığımda saat belki 9'du. Hatırlamıyorum. Aşırı yorgun deyildim nedense. Kahvedendi sanırım. Kahve benim uykularımın katili. Sabah rahat uyandım. Ofise gittiğimde arkadaşlar hemen pc'yi açıp yürüdüğüm mesafeleri hesapladım google'dan. 9.930 mt yürümüşüm. Neredeyse 10 km. Ama bir Burak Yılmaz ortalamasına gelememişim :d 

Bugün yoğundu. Biraz uçarak yazışma yaptım. Bir kaç şarkı buldum. Yaz tatilimi hayal ettim yine. Sanırım iyiden iyiye özledim yazı. Yürüyüş sırasında ise şansımıza hava çok güzeldi. Gece ise yağmur yağdı. Şimdi Tarçın karşımda uyuyor ve ben her battaniye çizgilerine gözüm takıldıkça, hiç ısınmayan ayaklarıma söyleniyorum. Güneşin hep yaktığı bir ülkeye sığınma talebinden bulunma isteğim vardır. Gene hortladı gene. Bırakın beni! 

 
Şimdi size iyi bir hafta diliyorum ve güzel bir şarkıyı buraya bırakarak uyumaya gidiyorum. 

"Senin aşkında bir sınır var. Ağır çekim bir şelale gibi. Okyanussuz bir harita gibi."

20 Ağustos 2013 Salı

RISE AGAIN (*) - Ayvalık Tatili Yazıları

Başlıkta anlattığım gibi aslında herşey. Yeniden doğmak. Tekrardan kendine gelmek. Bir kez daha "olmak".

"Rise Again"
Benim tatillerim son zamanlarda hep son bir yıllık hayat telaşımın arınması oluyor ve çok temiz kafalarda dönüyorum nerede yaşıyorsam. Bu yıl tatilim, bir kaç üzücü durum dışında düşündüğümden iyi geçti ve müthiş güzel umutlarla geri döndüm İstanbul'a. Bunu hayat akışı içince çokca becerebilmek bir marifettir.


İstanbul'dan ayrılmadan önce çok tesadüf tanıştığım tatlı insan Pınar'a Tarçın kedisini emanet ettim. Gitmeden 1 gün önce uğrayarak evin yedek anahtarını bıraktım. Bu sayade kedişlerini gördüm. Ben olmadığım süre içinde sıkca evi kontrol edip Tarçın ile ilgilendi. Bir gün Pınar da tatile giderse, şu yukarda gördüğünüz haydutlar ile ben ilgilenmeye hazırım. Pınar Ablasına burdan çok teşekkür ederiz. Kedişler müthiş çok tatlı! Yolculuğa çıkmadan hemen önce, Grange'nin yeni kitabı Kaiken'i, Sebahattin Ali'nin efsane öyküsü Kürk Mantolu Madonna'yı (ghdgfd yorumumu birazdan yazıcam) ve Yusuf Atılgan'nın Aylak Adam'nı yanıma alarak düştüm Ayvalık yollarına. Burada beni karşılayan, hafif pembeden griye kırık güzel Ege sabahını anlatmaya çalışsam bir tercüme bulamayacağım. 5.50 'de Ayvalık'a bir enkaz gibi girdim ama bu renklerle karşılaşmak, yaşayacağım 20 günlük tatilin belki de en güzel anıydı. 




Çok erken evde olduğum için, annemin yanına kıvrılıverdim, uyandığımda Annem kahvaltı hazırlarken ben de bir süredir görmediğim kuzenim Özkan ile çoktan goygoya başlamıştım. Tuna ehliyet kursu nedeni ile 2-3 gün İzmir'den geç geldi. Bir ara balkona çıktım, maviler arasından ton beğendim ve denizi izledim biraz. Yazlıkçı gibi hayat yaşıyorum bir süredir ve artık iyice özlüyorum kışın bu tonları. Kahvaltıyı şu yukardaki güzel manzara eşiliğinde yaptım 20 gün boyunca. 

Bir kaç gün evdekilerle vakit geçirdim, o sıralar Ayvalık'ta tatlı-sert rüzgarlar vardı. Kitap, müzik, uyku derken, attım üstümdeki miskinliği. Annemin becerikli mutfağının üstüne ve gelmeden siparişini ettiğim Ege mezelerinin üstüne çöktüm. Sınır koymadan ziyafet çektim sayesinde. Ayvalık bölgesi, o güzel tuzlu denizinde yetişen, basit pişirme teknileri ile leziz şaheserler yaratacağınız deniz otlarına sahip. Bunun yanında artık her meyhanede çok sık rastladığımız mezeleri, en taze sebzeler ile Ayvalık'da yiyebilirsiniz. "Must Do" listenize ilk koyacağınız şey, kesinlikle börülce çeşitlerini denemek olmalı. Pekiiiii, siz hiç denizden çıkan, deniz börülcesi gördünüz mü? : ) (Sol alt- sol resim)




Deniz sezonunu bir kaç gün dinlendikten sonra açtım. Temmuz'da Sarımsaklı denizi soğuk olur ve ben hiç olmayacak kadar soğuk denizi severim. Tatilin son 1-2 günü ısı inanılmaz artmıştı. Hamam suyu gibi denize gerçekte kim girmek ister ki? Bizim buralarda "çivi gibi" diye tabir ettiğimiz mükemmel Sarımsaklı denizinin günlerce keyfini sürdüm. Güneş çok güzeldi. İstanbul'a dönerken, adeta bir Gülşen, bir Eda Taşpınar kıvamında döndüm. Bronz,kaprisli ve mutlu: ) Kalış tarihlerimde üniversiteden sıra arkadaşım, güzel dost Kaya'nın Sarımsaklı'da olması ayrı hoş oldu. O'nun tayfayı uzaktan tanırdım, benim tatilimin uzun olması sayesinde tayfa ile daha çok vakit geçirdim. Güzel ortamları ve plaj ağırlamaları için Kaya, Onur, Selen, Serdar Abi, Simge, İrem, İsmail ve Can'a selamlar...

soldan sağ: Onur - İrem - Serdar Abi - Selen - Silvia - Kaya
Arife gününden bir gün önce, bloguma da çokca misafir olan Almanya'daki kuzenim Nihan'nın trafik kazası geçirmesi bizi acayip üzdü. Kendisinin kırıkları vardı ama yanında oturan diğer kuzenim Sinan, -erkek kardeşi oluyor- sol ayağını kaybetti. Şimdi bunları çok sakinca yazıyorum ama 1-2 gün hiç uyuyamadım ve evde hava korkunç üzücüydü. Arabanın enkazına bir Alman haber sitesinde rastladıktan sonra, şuan ikisinin de hayatta olmasına çok seviniyorum. Sanırım aksi bir yıkımı asla kabullenemezdim. Asla. Günler içinde oradan güzel haberler aldık. İkisi de şuan çok iyi ve tedavileri devam ediyor. Nihan'nın da dediği gibi, yeniden doğmak bu olsa gerek. Bayram da bizim için onların iyi olduğunu bilerek ve haberlerini almaya devam ederek geçti. 

Ayvalık ve Cunda ziyaretlerimin dışında pek bir aksiyona katılmadım. Sarımsaklı ekibi zaten çok iyi olduğu için tekne turu fikrini bile eledim. Bol bol Ege'nin Laciverti hashtag'ini doldurmaya devam etti. Bu arada arkadaşlar, Kaya'nın da bazı resimlerde bu hashtag'i kullandığını gördüm. :) Bu resimler bana ait değil ama albüme neşe katmış :) Biraz aralara çerez oldular ama iyi oldular, minnoşların hepsini çok özledim şimdiden. Tatil sırasında bazı arkadaşlarla Ayvalık'ta rastlaşmışız. Ancak onlar, İstanbul'da 2 sokak üstte oturup, oradayken bile aramayıp sormayıp, Ayvalık'a geldiklerinde ise bana varoş ergenler gibi sms attılar. Benim çok umrumda olmadı. Böyle şeyleri hiç sevmediğimi aslında çok iyi biliyorlar. Sms de bir tercih meselesi demek ki.


Tatilimin son akşamında Süper Kupa maçı vardı, hatta maç var diye, dönüş tarihimi değiştirmiştim. Tuna ile evde çekirdek-bira-bağrış-çığrış ile izledik. Geçen sene, Ekbir'deki Beşiktaş - Galatasaray maceramızdan sonra evde izlemenin isabet olacağını düşündük. Bu sene de orda olsaydık, net olay çıkardı. Drogba'nın güzel bir kafa golü ile açılışı süper kupa ile yaptık. Emirates Cup'ı hiç anlatmıyorum bile... Bu takım bu yıl esecek dostlar. Dönmeden hemen önce Tuna'ya yemek sözüm vardı. Abla - kardeş Cunda'da yemek yedik, gezdik ve kahve içtik. Taşkahve severler olarak kahvesini içmeden dönmedik. 


Dönüş günü çok garip bir şey geldi başıma. Biletimi normal şartlarda 837 kez kontrol ederim ama biraz tatil gevşekliğinden olacak ki saatini farklı hatırlayarak garaja gittim. Babam yanımdaydı. 5 dakika bekledikten sonra elim biletime gitti ve az önce kalkan otobüsün benim olduğunu fark edince kısa bir şok geçirdim. Aracın henüz Ayvalık'tan çıktığını öğrendik ve canım babam beni araba ile 20 km ilerdeki otobüse yetiştirdi. Böyle bir dangozluğu nasıl yaparım bilemiyorum ama yine babam sayesinde üstesinden geldim. Hakkını nasıl öderim bu adamın hiç ama hiç bilmiyorum.  

Döndüğümde her yıl olduğu gibi sitemkar bir karşılama yaptı Tarçın. Çok özlemiş beni. Pınar Ablası tabiki ilgilenmiş olmasına rağmen beni aramış hep gözleri. Karşılaşınca sevişip koklaştık. Sanırım ben artık büyük bir "Tarçın'nın pofuduk göbeği" aşığıyım. Oradaki koku, anlatılmaz yaşanır.... İş haftasını ise bütün gün evde şarap içerek bitirdim. Tatil modumdan çıkmakla çıkmamak arasında kalmıştım. Zaten Tarçın'ı da çok özlemiştim. Hafta ortası, arkadaşın düğünü için ayakkabı bakmaya gittiğim Cevahir'dan sadece 2 şişe kırmızı şarap ile eve döndüm. Cumartesi günü aradığım ayakkabıyı buldum. Pazar günü de dahil, maç gününe kadar alkolsüz bir günüm geçmedi. Güzel güzel uyudum bütün bir hafta boyunca : ) Bu arada şirince şaraplarına Migros'ta rastlamış olmam beni inanılmaz mutlu etti. Sanırım kışın nasıl kombiden tasarruf edeceğimi buldum arkadaşlar njkgghfgnfhfhkj 




Bu güzel ayakkabıyı ve ondan öncesinden bu güzel kitapları alarak kendimi biraz şımarttım bu hafta. Çünkü kışa doğru artık tatil parası biriktircem. Nasılsa maçlara da para vermiyecem için, iyi bir bütçe hazırlamaya karar verdim. O yüzden alışverişleri bu kış biraz erteliyorum. Bu pazar sabah, üst katıma taşınan ve ismine bu blogta rastladığınız Fati @coksuperim arkadaşı kahvaltıya davet ettim. Apartmanımız resmen feno apartmanı oldu kjdaksja, Kahvaltıda sohbet ettik bol bol. İyi ki taşındı, artık kışın daha çok zaman geçireceğiz ve ortak dostlarımızı ağırlayacağız sık sık. Pazar akşamı Cansu ile buluştum. Asude sözümüz vardı. O gece paramparça eve geldik. Çok uzun zamandır bu kadar güzel eğlenmemiştim. Cekin, Line'da çıkmaya başladı, gece sonu ziyaret ettik.Pazar günü sanırım artık bir daha bu kadar alkol almam.Akşam 7'de içmeye başladığımızı düşündüğümüzde, Mardin Otogar'nda uyanmamış olmamız büyük talih.


Gelelim kombineye... Tatil süresince eli kulağında otelden haber bekledim "geldi miiiii" diye ama güzel bir zamanlama ile benim gelişimden sonra otele ulaştı ve kaybolma kaygısını yaşamamış oldum. Neredeyse stada gidip teslim alacaktım ama buna gerek kalmadan ben tatilden döndüğüm iş haftasında yani geçen Perşembe kargo ile teslim edildi. Çok karışıklıklar olmuş. Bu durumdan kayıpsız ve zararsız sıyrıldım. İlk hafta maçımız içerde Pazartesi (dün), Gaziantep ile oynadık. Ben kendi koltuğumu bulduktan sonra Basket maçı biletlerini temin eden kadim arkadaş (@jasinovic) Yasin''nin yanına geçtim, ne güzel tesadüf onlar 2 blok yanımdalarmış. Maçı birlikte izledik. 2-1 biten hareketli bir maç oldu. Wesley ona yakışır bir gol attı. Bu blogta maç yazılarıma çok sık rastlıyordunuz arkadaşlar. Ki ben, kuafördeki sir ağda randevusunu iptal edip, son dakikada, kan ter içinde Nevizade'ya maç izlemeye yetişen bir kadındım ama bu kombine beni çok bozacak. Sonra yok ben bilmiyorum, duymadım, bunun bıyıkları var, zaten erkek gibi, İstiklal'de maç sonrası halay felan çekiyo demeyin. Ben baştan uyarayım.

Bu yazı, tatil yazısından ziyade tatil ve sonrasının yazısı olmuş. Buraya gelmedikçe özlüyorum. Tatil nedeni ile araya zaman girdi ama çok arayı açmiicam artık. Aklımda yapmak istediklerimden önce okumak istediklerim geliyor şu sıralar. Bir kaç kitabı eleyerek, yeni aldıklarımı okumaya karar verdim. Bu boğucu sıcak havaları, evde ve Galata'da kitap okuyarak geçiriyorum. Bu Pazar yine gittim. Ayvalık'tayken orayı öyle özlemiştim ki, Cansu ile buluşmadan önce, oraya zor attım kendimi. Bıraktığım gibi Meydan. Samimi, kalabalık ve meraklı. Ben bir kahve söyledim ve Lavazza'da çalan güzel Angie Stone müziklerinin keyfini çıkardım. Ve, yokuşu yürüdüm yine dönüşte... 


Bu şehri, şehirle yaşamayı seviyorum. İçindekiler, kıyısındakiler, yerin altındakiler ya da altına koyduklarım. Hepsi ile birlikte. Bir bütün. Her yeni gelişimde, her dönüşümde, İstanbul sanki beni tekrar doğuruyor. Bu hisse giderek aşık oluyorum. Şehirin sınırları dışında kalan ise, benim de sınırlarımda kalıyor. Bu şehrin dışında kalanlar gelmesinler, istemiyorum. Kürk Mantolu Madonna Maria Puder'ın da dediği gibi, "naapim kuzum, ben de böyle biriyim işte." 

Sevgiler, iyi haftalar...

Ps: Tatilde güzel bir playlistim vardı. Çabakçor'un yeni şarkısından etkilenerek bu başlığı kullandım. Deneyin. Yeniden doğmak çok güzel. https://soundcloud.com/doguscabakcor/dogus-cabakcor-ft-elif-rise-2 (*)

9 Haziran 2013 Pazar

Hayat Her Gün Yeniden Başlar

Kaç sabahtır özgür uyanmıyoruz bu ülkede ? Bilen var mı?

Ben sayısını bilmiyorum, öyle çok ki, bunun nedenine hesap sormak için günlerdir sokaklardayım. 30 Mayıs akşamı Galata Kulesinde otururken Ne Oluyor’u düşünmüyordum çünkü o soruyu yıllarca sordum ve sordurmaya çalıştım. Henüz 20 yaşımdayken, Balıkesir’in faşist sokaklarında Sol dergisi satar, her çeşit insana kendi halkımın dertlerini anlatmaya çalışırdım. O gün ise, 31 Mayıs’ta kitaplarda okuduğum, güncel yazılardan çıkartıp, kafamın içine koyduğum “sivil kırılmaya” şahit oldum. Bu tarihi bir olay. Halen de sürmekte. Israrla partilerin ve sivil toplum grupların gölgesine çekilmeye çalışılsa da, Taksim Gezi Parkı’nın yıkılmak istenmesi ile ortaya çıkan olaylar büyüdü ve gerçek bir halk hesabına döndü. Günlerce direnen halk bol kepçeden, Dünya’nın hiçbir yerinden görülmeyen miktarda biber gazı ve  türevlerini yedi. Ben de yedim. Hükümet oralı bile değil, tepedekiler ayrı bir orospu çocuğu, medya yavşaklığın master degreesini yaptı bu olaylar ile. Şuan ne dolaplar dönüyor kimse bilmiyor ama birilerini rahatsız etmeye devam ediyor. Meydan tam bir direniş alanı. 1 tane polis yok. Sokaklar cıvıl cıvıl. Sanki devrim olmuş gibi. Yüzler gülüyor. Yürüyenler mutlu. Sanki Taksim bir devrim şehri oldu çıktı. Hayatım süresinde Sosyalist Devrim görüp görmeyeceğimi bilmiyorum, ki bu direnişin devrime gitmesini çok istiyorum ama Taksim’i bu şekilde görmüş olmak, halkın “halk gibi” olduğunu görmek, hesap sormasını görmek bile beni çok mutlu ediyor. Bunları bir süredir seyretmek istediğim için bloga gelmedim. Biraz kafamı topladım, Galata Meydanı’na indim, şuan bir kafede oturuyorum ve Galata Kulesi ile mavi gökyüzünün yan yana oluşunu seyrediyorum.  


  
Tabi bu olaylar, otellere pek iyi yansımadı. Bizim de işlerimiz düştü hali ile. Ben de artakalan işlerimi topladım bu süre içinde. Onun haricinde zaman buldukça parkta olduk. Parkta kütüphane, yiyecek, serbest kürsü, çadırlarını alıp gelenler, müze, haber köşesi, dumansız hava sahası :), revir, anma köşesi, sinema alanı, yoga alanı, eczane, gazetelik, organik bahçe ve aklınıza gelebilecek, komünel hayatın en ilkel uygulamalarını görebilirsiniz. İnsanlar yardımlaşıyor, birbirine çarpınca özür diliyor ki o kalabalıkta imkansız çarpışmamak, kitap verip yerine siz de 1 kitap alabiliyorsunuz. Kürsüde bir şeyler paylaşıp fikirlerinizi açıklıyorsunuz. Devrim Müzesinde direnişte ele geçirilen ve halka karşı kullanılan şeyler var. Bahçeye ise domates ve çiçek ekmişler. Yani okur; hayat, 10 gündür parkta çok daha güzel.


Bankalar ile yaşadığım problem nedeni ile kredi kartlarımda bazı güncelleme yapamıyorum. Düzenin, sistemin yavşak maşası bankalar. Bu nedenle bu sene de kombine alamayacak gibi görünüyorum. Onlara muhtaç olmak beni kahrediyor. Mutlu olamadığım bir konu da bu. Birkaç gün önce, Gssözlük’te yazarlığım onaylansa da bu durumdan dolayı bir türlü mutlu olamadım. Başka yöntemler ile çözmeye çalışacağım ama olmaz ise iyi bir hüsran yine beni bekliyor. Yine de Sözlük’ten Neverfall’a teşekkür ederim verdiği destek için. Onu da unutmadan yazayım. Yazmak güzeldir. Yazamaya her yerde devam. Silvia da Galatasaray Sözlük’te.

Bu direniş ve olaylar nedeni ile EFI ertelendi. İyi de oldu. Riskli bir bölgedeydi ve güvenlik nedeni ile başka bir tarihe alındı. O tarih henüz belli değil. Ben ise, yaklaşık 3 yıldır peşinden koştuğum ve fırsat kolladığım bir sponsorluk işini aldım arkadaşlar. Başta EFI’nin ve Chillout Fest’in yaratıcısı ve organizatörü olan FG – Lounge FM – Ocygen Group ile iyi bir iş birliği anlaşması yaptık. Şimdi herkes susacak ve otelimiz artık Lounge FM çalacak! Festivallere sizi de beklerim, ben de sponsorlardan biri olarak en önde yerimi alacağım.

Hava İstanbul’da harika. Tam anlamı ile yaz gelmedi, napalım, bu şehir de böyle bir şehir. Sıcaklar artık Temmuz gibi gelecek sanırım. Bu yıl tatilde Ayvalık’ta olacağım. Yıllık iznim tahmini 27 Temmuz – 10 Agustos arası gerçekleşecek. Planlarım ters gitmez ise, o muhteşem lacivert ile bu tarihler arası buluşmuş olacağım. Yine dört gözle bekliyorum tatili. Çok özledim domates kokulu sabahlara uyanmayı. Tarçın için henüz bir çözüm düşünmedim. Tanıdıklardan yardım isteyeceğim gibi…

Sevinç taşındı. Müge geldi. Yeni ev arkadaşım Müge, Uzay Mühendisliği okuyor. Beni Mars’a göndermesi karşılığında ondan kira almıyorum. Dünya’nın dışına çıkmak için gerçekten harika bir zaman - asadsadsfgds

Bu hafta bu olayların arasında birkaç güzel mekan keşfetmeye vaktim oldu. İlki Parsifal. Tripadvisor’dan buldum ve güzel vegan yemekler yapıyor. Servis birazcık yavaş ama servis ekibi çok tatlı. Zeytinyağları Nazilli’den geliyormuş. İstiklal’in 1-2 sokak aşağısında, dolmuş duraklarına yakın bir yerde. Fiyatlar  ortalama. Kişi başı 14-15 liraya çıkabiliyorsunuz. Ali’yi bile götürdüm. Ben veganlığa devam. Zorlandım ama alıştım diyebilirim. Elim artık ister istemez vegan yiyeceklere gidiyor. Soruyorum, araştırıyorum, öğreniyorum. Diğer makan ise Asude. Aslında bir cafe-bar. İsmi ilk etapta türkü barı andırıyor değil mi? Değil. Geçen Ali’yi ve Volkan’ı götürdüm. Gitme nedenim ise, ev yapımı frambuaz şerbeti ile yaptıkları frambuaz-votka. Bana yıllar sonra votka içiren bir mekan Asude :) Beyaz Restaurant’ın karşı sokağında. Fiyatlar çok uygun. Müzikler de güzel. Salaş bir mekan.



Sonunda köşenin ikinci yazısını yazdım, bitirdim ve gönderdim bugün. Yabancı bir dergiden çeviri yaparak, 2013 Seyahat Trendleri hakkında kendi yorumlarımla birlikte bir yazı oldu. Üstümden büyük bir yük kalktı. Dergi de baskıya giriyormuş. Dergi sahibi yazılarımdan umutlu. Bu durum beni motive ediyor. İlk sayıyı heyecanla bekliyorum. Umarım her şey güzel ve yolunda gider. 

Diyorum ya, yazmak, her yerde her zaman… Artık iyiden iyiye yerleşti hayatıma. Yazmadığım zaman, yemek yememiş gibi oluyorum. Çok uzun bir zamandır kurşun kalem ile bir şeyler yazmamıştım. Bilerek önce deftere sonra dijital ortama yazdım köşe yazısını. Kalemden uzak kalmamam gerekiyor. El yazıma ihanet etmek istemiyorum. Bu uygulamayı devam ettireceğim.

İstanbul şu aralar kafasında deli sorular, direniyor. Bu güzelliği seyrederek hayatımı taçlandırıyorum bu şehirde. Sevdiklerim ise yanımda. Ne de olsa “hayat, her gün yeniden başlıyor.”