summer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
summer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Eylül 2021 Pazartesi

Birdenbire Boşalan Yolların Ortasındayım

"İki yol var demiştim. Birinden gidiyorum."

Merhaba dostlar. (Bu kismi Sedat Peker gibi dislerimizi sikarak okuyoruz). Yoklamanizi almaya geldim.

Mavisakal'in bu sarkisina sonra geri gelicem. 

Ya anlatiiiiin hadiiii, napiyosunuuuuz? Sizi dinlemeye geldim. Biz valla yasiyoruz iste bir sekilde, buna yasamak denirse. 9 ay sonra sanki hic birsey olmamis gibi elimi kollumu sallayarak bloga geliyorum. Gelirim tabi, niye gelmeyim, blog benim. 


Ben son 9 aydir cok guzel bir tursuya donustum. Aci ve anksiyeteli bir biber tursu oldum. Bunyeyi terkederken bile cok sikinti cikartiyorum ahahahah. O sekil yilbasi yazisindan sonra burayi birakip ciktim. 

Yilbasi partisi cok guzeldi. En sevdigim insanlari, yine kisin en sevdigim mekan olan, kendi evimde agirladim. O hafta cok guzeldi. Yillik izine ciktim, tek basima evde sarap ictim, sarhos oldum, Jazz ve Blues playlistler kesfettim. Belgeseller izledim. Filmler bitirdim. Bir kac arkadasim gitti geldi yemege. Noel'in ve yilbasinin, yagan kar esliginde hakkini verdim. 




Ama... Ardindan beni hakikatten cok ama cok zorlayan bir 3 ay gecirdim. Havaya bok atma diceksiniz ama lutfen demeyin. Gunlerce odanin isiginin kapanmadigi karanlik bir Berlin kisi vardi. O karanlik icime vurdu. Yerimden kalkamadim. Yasli ve engelli komsum ile gercekten bana da sinir krizi gecirtecek sekilde ugrastim. Allahin her aksami eve polis cagirdim. Her gun ev aradim. Karda kista taa Berlin'in oteki ucuna metro ile giderek kiralik ev ziyaretleri yaptim. En son artik, cok yakisikli Alman bir polis ile kanki olduk. Ben aksamlari Bir Demet Tiyatro’daki Feristah gibi pencere pervazimda oturdum. O da sokak tarafinda. Sigara icip dertlestik, komsuyu cekistirdik. 


Dayanamayip ev sirketime cok ciddi bir Almanca ile uzun bir mektup yazdim. Bunlar bu sikayeti alip amcaya goturdu, amca 6 aydir susar gibi oldu. Sonra kendisi ile biraz muhabbet ettim, o zaman anladim bu amcaya gercekten laf anlatilmaz cunku anlamiyor. Ben de saldim amcayi. Artik gurultu yapinca ben de ayni volumde cevap veriyorum. Hemen susuyor. Megersem mevzunun cozumu buymus. Simdi amca bayaa sakin ve de yaslandi biraz.

Bu mevzunun uzerine, ikinci dalgadan sonra Subat ortasi, cok yakinimda yasayan, aile uyelerimden cok cok cok sevdigim birini Covid’ten kaybettim. 

Bahar'da 1 hafta alacak izinlerimi kullandim. O donem birkac date'im de oldu ama sıkıldım hshhddhd. Cunku evim o kadar tatli oldu ki, baska kimse ile paylasasim, disari da cikasim gelmedi. Mesela; saka degil yillardir ambalajini sokmedigim cok amacli, buyukce bir fare ve bardak altligim vardi. Ahsapti. Ambalaji ile kullanmak cok hosuma gidiyordu. Hem kirlenmiyordu hem de fare kolayca hareket ediyordu. Rus bir cocukla takiliyordum kisin. Bir sure sonra bana geldi gitti. Bir aksam sarap icip muhabbet ediyorduk. Bir ara iceri mutfaga gittim. Geldigimde, bardak altligimin ambalajini sokmustu. Bana durmus gulerek "ya sen bunu neden sokmuyorsun bak boyle daha guzel ve parlak oldu" dedi... Cocukla bir daha gorusmedim. Kendisine buz gibi ghosting cektim. Habire mesaj atti durdu, düdük herif.  Ardindan Fransiz bir cocukla gorustum. Aslinda uzun da gorustuk aslinda ama bilmiyorum. Genel olarak herseyi yavas ve benim hayatimsa yeterince yogundu. Kendisinin bir gunahi yok. Ben ne duygusal ne de fiziksel bir denge bulamadim kendim icimde. 



Ofis hayatina hic donmedim, evden isler yuruyor denebilir, sikayetim pek yok. Ancak tum bu kasvet, kis gelince, "ay kosecikte dursun zor anda kullanirim" dedigim 10% 'luk acil durum enerjimi yedim bitirdi. O arada iyiki bahar geldi, insanlar birazcik gorusmeye basladi. Mart sonu, 2 gun pespese evde arkadaslarim ile dogum gunumde birlikte olduk. Cok anlamli hediyeler aldim ve 6 yasima geri dondum. Geri kalan aylarda, sakasiz, bir kac dost ile haftasonlari Turk kahvaltisi ederek, film izleyerek, sahsen bir miktar Berlin cileklerinden yiyerek, su asagida yeni tanistigim expat kizlar grubu ile karanlik cokene kadar parklarda Uno oynanip, 2 euroluk sarap icerek, hic gitmedigim parklari kesfederek, tum yaz mevsimini Berlin icinde yedim diyebilirim. 




Yaz ortasi Ayvalik'a annemin babamin yanina gitme sansim oldu. Gercenten cok guzel ve zamanninda bir ara idi. Cekirdek aile 2 haftayi keyif yaparak, yiyip icerek gecirdik. 37 derecede yuzdum, miskinlik yaptim, dalgalari ve Ege'nin lacivertini izledim. Annemle turk kahvesi esliginde, plaja bizim gibi 20 senedir gelenlerin dedikodusunu yaptim. Babama da bolca sakalar komiklikler yaptim. Gelmeden 1 gun once annemin dogum gunusunu kutladik.  Tatil sonu havalimani yolunda annem bana donup, "tesekkur ederim silviakus, cok guzel bir tatildi, biz de sayende cok eglendik ve dinlendik" dedi. Annemin ben minikken kullandigi fotograf makinasini Berlin'e getirdim ve onunla 1 hafta cekim yaptim. Suan lab'da hazirlaniyor. Sonuclarinini heyecanla bekliyorum. 






IG'den yillar evvel tanisip, kankisto oldugum Hollandali arkadasim Marije, Berlin'e geldi ve uzaktan egitimini buradan yapti. Eylul'de ise okuluna ve yuzyuze egitime geri dondu. Bu surecte gercekten bana hem mental olarak destek oldu hem de cok eglendik. Beni, yillardir cesaret edemedigim Analog fotografcilik ile tanistirdi. Dogum gunumde ogrenmem icin analog kamera hediye etti. Yardimi ile ben de 2 iyi cihaz aldim. Sanirim bu cesit, sanalda kalmayan, karsilikli bambaska deneyimler getiren ve ogretmeye devam eden gercek baglantilari cok seviyorum. Bu son 6 ayda cektigim gorsellerden bir kacini paylasmak istiyorum. Bir iddaam yok ancak renklerle ve golgelerle sonsuz olmak harika bir duygu. 




 
Sadece bununla kalmadik, bolca piknik yaptik, sahane saraplar bitirdik/yemekler yedik, filmler izledik, yaz boyunca bitmeyen Tinder date'lerimizin dedikodusunu yaptik, birlikte Hamburg'a fotograf turuna gittik, asi olduk, ucuz Netto saraplarindan ictik. Uno ve Phase10 oynadik ve oyunlarda birbirimizi harcadik ahahahah, asid yaptik, kedi baktik ve ustelik kediler Turkce biliyordu. Canal'in tanesi 6 euro olan, evet dogru okudunuz, 6 euro olan eklerinden denedik ve hayatimda yedigim en en en iyi eklerdi, Feuerle koleksiyonunu gezdik ve gercekten cok etkilendik, Prater'de her sene oldugu gibi yine sarhos olduk. Wedding'te uzun yuruyuslere gittik. Yeni sarkilar kesfettik. Stranero'nun muhtesem pizzalarindan yedik. Haftaici mini kahvaltilar yaptik ve plak dinledik. 




Su yukarida yazdiklarinin ozeti neydi diye sorsaniz, itlik serserilik derdim ajsjjjd. Ama nihatinde true vacation 'i hakettim. Daha ne olacak demek yok, durmak yok, devam. Gercekten hicbirsey yapmadigim cok gun oldu ama arkadaslarimla hicbirsey yapmadigim bir tatil bu sene imkansizliklardan dolayi olmadi. Biz de ancak kicimizi basimizi toplayip, ajandamizi bir duzene koyup bir Malta rezervasyonu yaptik.  Gecen sene oradaydik, ancak yaz orada uzun surdugu icin ve bildigim bir mekan olunca, benim yine gonlumden Malta gecti. Basimiza bir is gelmez ise, Ekim'de bir hafta tatil yapacagiz.

Bunun haricinde gelecek 3 ay boyunca, kopek gibi bekledigim birkac iyi film vizyona giriyor. Biri, Berlin'de cekilen ve arkadaslarimin cok kez kadrosuna Mitte'de rastgeldigi Matrix. Gercekten saatleri durdurdum, bekliyorum. Digeri Wes Anderson'in Fresh dispute. Digeri Di Caprio'nun yeni filmi. 

Gecen haftalarda cok tatlis sergiler gezdim ve gezmeye devam ediyorum. Evet, sanat haftasi vardi ancak ben biraz gebeslik yaptim. Simdi sanat haftasi bittigine gore, sergi gezmeye devam edebilirim. Kalabalik oldugu icin de biraz gitmeye cekindim acikcasi. Misal, yenilenen ve henuz gecen ay acilan, acayip bir Bauhaus formati ile geri donen Milli Muze'ye gittim. Boyle milli deyince insanin aklina 2 tane koyun postu, 3 tane tablet, ne bilim 10-15 tane mezar tasi  geliyor. Oyle olmamis. Berlin'in en zengin muzesi olmus. Almanlar cikartip masaya koymuslar ve demisler ki, milli muzecikte kartlar yeniden dagitiliyor. Icerideki donem 1900-45 arasi ve eserler atessssss. Suradan tik tik,  Dusunun 3 hafta oncesinden ancak online bilet bulabilmistim. Bunun harici; bir isik enstalasyonu olan "The Dark Matter"a , Van Gogh'un cakma islerinden yapilmis cok kotu ve pahali bir sergisine, animasyon + film teknolojisnin birlestigi ve caglar oncesinin Berlin bitki dokusunu anlatan Berl-Berl'e ve Potsdam-Sanssouci Sarayi'indaki Impressionistlerin sergisine gitme sansim oldu. Hepsi alaninda farkli olaylardi. Berl-Berl, Berghain'in icinde sergilendi ve en tuhafiydi. Bu hafta arkadaslarla ikinci sefere gidecegiz. Impressionistler'de ise basta Monet, Renoir, Sisley olmak uyere dev bir koleksiyon gordum. Muh-te-sem-di.


Hamburg'tayken de muze gezmeyi ihmal etmemistik. Ikinci kez karsilastigim ve adete yitip giden yorgun yillarimi temsil eden, Caspar David Friedrich'in uzaklara dalan tablosu ile yine bulustum. Bu tabloya her bakisimda arkada Cengiz Kurtoglu caliyor. Eski Elb tunelini yuruduk, glutensiz yiyecekler denedik, sicakta sokaklarda yuruduk, hostelin terasinda market sarabi ictik, bit pazarindan cok guzel plaklar bulup aldim, buyuk fangril'u oldugum Elbgold kahve merkezinden cekirdek kahveler aldim ve satici kizla bayaa muhabbetik ettim.  Onun haricinde sehir, genel olarak 24 saat balik kokuyor gonul dostlarim.




Sonbahar burada 1 Agustos'ta basladi ve keyfimi hemen kacirdi. Ne guzel 3 guncuk suren yaz mevsimine alismistim. Suan tek tesellim; 1 hafta Malta'da denize girmek, kamyon lastigi renginde 2 faktor gunes yagi kullanmak, analog kameram ile son yaz fotilerini cekmek, depresif kisa ise bonbronz formatta bir gecis yapmak ve oradaki dostlari gormek. Gitmeden bu 2 hafta icinde; sinamalara gelmis ve yine dev heyecanla bekledigim Dune filmini izlemek var. Hikayesinin zaten hastasiyim. Bu gelen film ise 2021 versiyonu. Yine tatil oncesi, Hamburger Bahnhof'ta Marije 'nin tavsiyesi uzerine bir sergiye gidecegim. Son olarak, gelecek ay 2 senelik cok ciddi bir aradan sonra Berghain'in acilacagi soylentileri dolasiyor. Bu gercek ise, biz zaten aksiyon ve serserlilik anlaminda tum seneyi kapattik denebilir.   

Simdilik benlik bu kadar. Mavisakal'in sarkisina geri donecek olursam... Gercekten de 2 yol var ve ben birinden gidiyorum. Ama vites bosta ve yokus asagi ahahahahahaha neden? Cunku oyle daha heyecanli. 

Kendinize iyi bakin, sevisin, kahve icin ve asla ama asla kus uyumayin. Malta'dan sonra gorusmek uzere. 

Dipnot : Butun gorseller analog kamera ile cekilmis, negatifleri taratilmis gorseller. Hic biri cep telefonu ile cekilmedi. 


23 Temmuz 2015 Perşembe

Kopenhag Gezi Notları (2)

2.Gün
 
Avrupa'nın sağlam bir kahvaltı kültürü yok, ama Danimarka'nın Danishleri hakkında tartışmaya girmem.  Kahvaltımı otelde hızlıca çözdüm ve bu bana çok vakit kazandırdı. Bed - Breakfast yani oda kahvaltı konaklamanın en çekilir yanı bu sanırım. Zeytin, domates, meyve, sebze çeşitleri yoktu, çoğu ürün kapalı, salam - yoğurt - tahıl açık. Danishleri ise gezerken her köşe başı şehir merkezindeki fırınlarda rahatça bulabilirsiniz.
 
Halkın % 60'ı ulaşımda bisiklet kullanıyor. O nedenle şehrin her noktasında bu manzara ile karşılaşabilirsiniz. Kiralama noktaları var. Ben yürümeyi tercih ettim. Bisikleti adamlar kullanmıyor arkadaşlar, resmen yiyor. Aşağıdaki gibi, tren garına bisikletini bırakan, şehrin başka yerine aktarma yaparak seyahat ediyor.


Müzeler sabah 11.00'de bazıları ise 10.00'da ziyaretçi alımı yapmaya başlıyor. Tek kuyruk Rosenborg Sarayı'ında vardı, ona da başka bir nedenden giremedim. Çoğu mekanlar geç açılıyor ve erken kapanıyor. Bu biraz da devletin çalışan politikası ile ilgili. Bu nedenle ziyaretlerimi müzelerin saat akışına göre planladım.
 
2. günde, ilk durağım şehrin belediye binası ve meydanı "Kobenhavns Radhus" ve Jens Olsens Saat Müzesi oldu. Beni pek cezbetmedi, minnoş bir müze, giriş ücretsiz, mekanik ilgisi olanlar 5 dakikasını ayırabilir. Ulaşım için ünlü Hans Cristian Andersens Bulvarı üzerinden yürüdüm. Koreli bir çift, Andersens heykeli önünde fotoğraf çekinmek istediler, onlara yardımcı oldum, o zaman siz de benim için bir iyilik yapın dedim. Meydan; City Hall Square yani Radhuspladsen.


Ardından Ny Carlsberg Glyptotek. Tüm gezim boyunca beni en etkileyen atmosfer kesinlikle buranın bahçesiydi arkadaşlar. Bir süre burada kaldım. Bahçede japon balıkları var. Cessie görse çıldırırdı. 2 binadan oluşuyor ve bir salonunda ise, gezilerimin bir klasiği mozaikler mevcut.  Müze, Bira Carlsberg'in kurucunun oğlu Carl Jacobsen'e ait koleksiyona istinaden kurulan bir sanat galerisi. Yunan, Danish, Norveç ve Avrupa sanatçılarının güzel eserleri var. Çok manidar, burayı kurarken Carl Jacobsen, Münih'te, geçen sene gezdiğim Ludwig's 1 Glyptotek 'ten etkilenerek aynı ismi vermiş. İyi bok yemiş.  Dante Bulvarı 7'de.

 

Müzedeki bedava kahve standından aldığım latte, ahh tanrım öyle güzel ki



Lara Favaretto'nın "We Are All Fall Down" konfeti odası. Bu oda, misafir bir eser. İçinde 1,500 kiloluk yeşil konfetiler. 4 pervane çalışıyor. Uçuşan konfetiler küçük tepecikler oluşturmuş ve  yer değiştiriyor. Bu değişimlerin bir başı ve bir sonu yok, yerküre üzerinden yaşarken, aynı zamanda içinde aktığımız hayat gibi, bir salınım ve dalgalanma içindeler. Oradan Milli Müze'ye geçtim.

 
Danish National Museum. Danimarka'nın bir çok zamanını, geniş bir şekilde eşyalarla ve eserlerle anlatılıyor. Derli, toplu, aydınlık ve gezmesi keyifli. Ücretsiz.  1500'lü yıllardaki ev eşyaları, 1600'lü yıllardan kalma bir Danish odası, hippi hareketinin geleneksel imgeleri, 1970'li yılların reklam afişleriyle, güzel detaylar izleyebilirsiniz. Bazı mobilyaların ahşap kokusu beni çok etkiledi. Vestergade 10 'da.
 
 
1800'lü yıllara ait bir Danimarka'lı evin Parlour'u yani oturma odası. Çok etkileyici.

1600-1660 yılları arası bir yatak odası. Ohannes.
 
1973'e ait bir ailenin oturma odası.
 
 
Soldaki Hansen'e ait bir tablo, yapım yılı 1832. Sağdaki ise, Skovgaard'a ait bir tablo, Frederiksborg Saray'ından bir görüntü.
 
Buradan sonra Royal bir havaya girmek için, Kraliyet'in hala bazı toplantıları için kullandığı, Başbakan ofisinin bulunduğu Christiansborg Sarayı'nı ziyaret ettim. Şuanki saray 3. kez inşaa edilmiş hali. 300 yıl öncesine dayanıyor kuruluşu. Efendim premmsesler gibi yetiştirildiğim için atmosfere uyum sağlamakta gecikmedim, şaka bir yana renkler, dekor, eşyalar, işlemeler, merdivenler, sizi inanılmaz etkiliyor. Mermerler korunsun diye haşır huşur galoşla geziyorsunuz. 150 sene öncesinden bahsediyoruz. Kraliyetin soy ağacını, üyelerin portrelerini, ziyaretlerde kullandıkları salonları, hepsini görebiliyorsunuz. Prins Jorges Gade 1'de.
 



Sevgili arkadaşlar, hayatımızdaki bir çok gelenekselleşmiş eşya, marka ve obje İskandinavlardan çıkmış. Bunlar biri de Lego. Çocukluğumda koskocaman bir logo kovası, dedemden doğum günü hediyesi almıştım. Yıllarca oynadım. Ben de buradan hatıra olarak pembe bir su matarası aldım. Ruhsal gelişimde doktorların bile tavsiye ettiği Lego, Vimmelskaftet 37 'de.


Ziyaretlerimin olmazsa olması, şehir kiliseleri. 1209 yılından bu zamana hep bir kiliseye ev sahipliği yapmış olan For Frue Kirke , savaş dönemlerinde zarar görse de,tekrar onarılarak kilise olmaya devam etmiş. Şehrin merkez katedrali olarak diğerlerine öncülük ediyor. Norregade 8 'de.


Diğer bir adres ise Galata tadında bir şehir kulesi; Rundetaarn yani Round Tower, 1642'de yapılmışİlk üniversite kütüphanesinden öte, Danimarka'nın sınırlarının belirlenmesinde sıfır noktası olarak kullanılmış. Şehri 360 derece görmek isteyenler, merdivensiz, sarmal bir rampadan yürüyerek yukarı çıkabilir. Rampa 209 metre yani kulenin etrafını 7,5 kez dolaşmış oluyorsunuz. Arada durup soluk alabileceğiniz ve sigara içebileceğiniz 2 tane tarihi hücre var. Bunlarda dönemin ünlüleri kütüphanede çalıştıktan sonra oturup sigara felan içmişler. Bu localar kullanıma hala açık ve bana biraz ürkütücü geldi. Kobmagergade 52 'de.





Nyhavn kanalına, oradan da Christianhavns kanalına yürüdüm. Nyhavn, Cuma olması nedeni ile biraz curcunaydı. Kanal çevresinin mimarisi harika. Yeni köprü henüz açılmadığı ve kanal otobüsünü sormadığım için Street Foods yakasına geçemedim. Çok yürümem gerekecekti. Siz giderseniz bu yemek standlarının olduğu Papiroen'i ve çok enteresan bir tarihi olan, esrarın serbest olduğu, kavga gürültünün olmadığı, polisin yasak olduğu, evet yanlış okumadınız, devletin karışamadı Free Town Christiania'ı ziyaret edin, zamansızlıktan olmadı. Dönüş yolunda bişiler atıştırdım ve yaz yağmuruna yakalandım. Güzel şehirde kocaman 1 günü daha yedim.

3.gün : "Şehrin en hip kahvecisi" The Coffee Collective,  Torvehallerne, Krusemyntg Gade, Danish Design Museum ve Klintcafe, Staten Museum For Kunst, Marble Kirke , 42Raw, Notre Dame Design, HAY Design, Sostrene Grene, Irma, Baresso Coffee, ve dönmeden biraz alışveriş.

10 Şubat 2014 Pazartesi

Stavroz, 2. Şehir Yürüyüşü, Kumbaracı'nın Sevda Telkinleri, Arter

Hava öyle güzeldi ki bu hafta İstanbul'da, insanın çıkıp serserilik yapası geliyor. Biz de öyle bir şey yaptık biraz.

Cumartesi eve gidip 3 saat öğle şekerlemesi yaptıktan sonra maça 1,5 saat kala prenses gibi yataktan çıkıp semt adamı gibi tribüne koştum. Kışın böyle hengamenin içinde, üstümde bir tshirt-hoodie-deri ceket, güzel müzikler dinleyerek metroda maç insanlarını izlemeyi çok seviyorum. Çok kalabalıktı yollar. Arena da aynı şekilde. Maç ise çok daha iyiydi. İstediğimiz bir sonuç aldık. Bir sonraki gün Fener'in de Sivas'a yenilmesinden sonra Eskişehir'den Cumartesi aldığımız 3-0'lık galibiyet çok daha anlam kazandı. Tribünler çok güzeldi. Devre arasında şampiyonluk ihtimalleri hakkında Jasinovic ile sohbet ederken ikimizin de iddaa edesi varmış ki, eğer şampiyon olursak "çıkıp kıro gibi Taksim'de kutlayıp halay çekeceğimizi" sözleştik. Gerçi benim geçen seneden var ona benzer mevzularım ama aklımızdan aynı anda geçmesi çok manidar oldu. Maçı böyle bitirdik. Evlere dağıldık.

Tabi benim eve gitmem sözde oldu, eve gidip, üstümü değiştirip Beyoğlu'nun dumanlı mekanlarına girmem sadece 2 saatimi aldı. Asude'de demlendik biraz. Ordan Topless'a geçtik. Stavroz 'u çocuklar anlatmıştı. Canlı çalışını kaçırmamak adına gidelim dedim. Oranın da girişini çözdüm. (Topless'dan Kaan'a teşekkürlerimle! ) İyice serseri olduk. Mekanda Kobal ile Ezgi'ye de rastladık çok güzel oldu. Stavroz, ardından Gazali (canlı onu da izlemiştim) çaldı. Stavroz arkadaşlar çok güzel mixlerin üzerine saksafon çalıyor. Son zamanlar keyif aldığım canlı performanslar listesine ekledim. Şurda ufak bir videosu var. En son biri daha çıktı çaldı ama orayı bilmiyorum. Sabah en son saate baktığımda 5.10 'du. Uyumuşum.


Bir gün bir yerde yığılıp kalacam sanırım, bekliyorum. Çünkü ertesi gün 10'da kalktım. 1 gün önceden Buğra ve Gözde ile haberleşip şehir yürüyüşü planlamıştık. Yorgun değildim. Giyinip çıktım. Edirnekapı'da indim. Buluştuk. Yaklaşık 6-7 aydır konuştuğumuz tura, namı yürüyen New Balance'larımız ile oradan başladık. 


Arkadaşlar İstanbul yürümesi inanılmaz keyifli bir şehir biliyorsunuz. Özellikle yabancıların "old city" diye tabir ettikleri İstanbul'un eski tarafı için milyonlarca insan geliyor. Biz bunca güzel şey karşısında neden tembellik ettiğimizi burada uzun uzun yazmıcam. Bir önceki yürüyüş Buğra ile Galata - Tophane civarı idi. Ben özellikle Fener - Balat civarını çok merak ediyordum. Saatlerce yürümeye değerler. 

Edirnekapı mezarlıktan Fatih-Kariye'ye yürüdük ilk etapta. Bu arada Kariye Müzesi'nin de yerini öğrenmiş oldum. Mollaaşkı'nda kahvaltı yapıp yola devam ettik. Manzaralı bir çay bahçesiymiş. Kahvaltımızı yaparken bize Zilşan da katıldı. Buğra'nın arkadaşı O da. 


Ordan Fener (Phanar) Rum Erkek Lisesi'ne indik. Fener Rum Lisesi, resimlerden çok dahe büyüleyici güzellikte bir bina. Kuşbakışı görünüşü kartal biçimindeymiş. Tuğlaları Fransa'dan getirilerek 1881 yılında inşa edilmiş ve 5 senede tamamlanmış. Mimarı kendi mezunuymuş. Hala eğitimini sürdüren 3 Rum okulundan biri. Kırmızı okul diye geçiyor halk arasında. Ben ise ateş eden okul dedim. Cidden ateş etmiyor mu ya? 


Kapılarında farelerin gezdiği Balat evlerine indik. Bazılarını fotoğrafladım. Fareleri deyil tabi. Penceresinde sahibinin oturduğu fareli evi çekersem dayak yerim diye korktum açıkcası. Keşke daha çok önem verseydik bu şehre diye üzüldüm üzüldüm durdum. Başka bişi gelmedi elimden.

Agora Meyhanesi yerli yerinde. Tabi eskisi değil. Yenisi. Fazla ticari bir silüeti var. Işıklı tabelası felan, ne biliyim. Fener - Balat hattından Patrikhane yönüne döndük. Allahtan ekip bilgili. Ara sokakları elleriyle koymuş gibi biliyorlar. Patrikhane çok daha bakımlı diğer kiliselerden. Ayaküstü Buğra ile rahiplerin hayat seçimleri hakkında mekanın bahçesinde ufak bir sohbet bile yaptık. Ama burada yazamıcam tabi :):):) Çocukların çok sevdiği bir dürümcü varmış, Patrikhane'nin bitişiğinde ama bir süredir kapalıymış. Üzüldük.


Mum yakıp dilek diledik. İstiklal'deki kilisede 0,5 Liralık mumlar daha çok satılıyor diye "small"u kaldırmışlar. 1 Liralık "Large" olandan satın alıyorsunuz. Burada mumun parasız olması çok güzel. İçini gezip, fotoğraf klübü öğrencilerine yürüme yolunda resim mankenliği bile yaptım. Çıktık. Bir baktım, yaktığımız mumları temizlemişler. Nizami ve az bir miktar bırakmışlar. Üzüldüm bir an. Dileğim yerine gelmeyecek sanırım :d


Cibali Caddesi çok güzel bir yer. Sol taraf Haliç. Sağ tarafta atölyeler, kapalı dükkanlar, balık restoranları, dökük-harabe evler vs. Disco'nun B Yüzü olacak 22 Şubat'ta. Orayı da görmüş oldum. O akşam da ayrı efsane bir akşam olacak gibi. Çok önceleri bu tarafta ev bakmıştım ama çok pahalılardı. Gerçi Harbiye'nin de farklı kalmadı artık. Eminönü'nde durup bişiler yedik. Sirkeci'de Brew'de bitirdik yürüyüşü. Geçen sene Mart ayında Buğra ile gelmiştim Brew'e. O meşhur yazı şurada. Çok sevdiğim bir mekan olarak kaldı aklımda. Yorgunlık kahvesi oldu bize. O sırada muhabbet ederken Buğra 20 dakika uyuyakaldı. Biz de kızlarla hummalı bir kitap sohbetine dalmışız. Uyandığında yüzünde resmen yastık hali vardı dhakjdhaçk


Eminönün'de dağıldık. Zilşan'ı Beşiktaş'a uğurladım. Ben Kumbaracı'ya Nilşah'ın yanına gittim. Sanki içimi biliyor gibi bana bazı şeyler anlattı. Görüşlerini öyle seviyorum ki, her gittiğimde bir ivme ile çıkıyorum o yokuşu. Yürüyüş sonrası sanki telkin aldım ve kafamı dinlendirdim. İşe geldiğimde sabah bana bir reklam göndermiş. Üzerinde şöyle bir şey yazıyor ve bundan sonra yapmak isteyip de cesaret edemediklerimi anlatıyor adeta. "Aşk için çok soru sormayın, konuşmayın hatta! Bir şeyler yapın... Mesela aşk alın. Sahip olun. Verin. Dağıtın. Alın bir parçanızı O'na verin. Verin ve bırakın O'nun olsun. Çoğalsın." O da tam olarak böyle şeyler söyledi bana. "Bırak ve yaşa. Korkma. Çekip çıkartılmaya ihtiyacı vardır belki? Ya da tam tersi. Ama hiç olmazsa korkularının arkasında neyin olduğunu görürsün. Müsade et. Git getir. Geç olmasın. Bul, içeri gir ve sev. Başkasında var olmasına izin verme. Vazgeçme." 


Kumbaracı'dan çıkıp Arter'e gittim. Marc Quinn'nin Aklın Uykusu isimli çok enteresan bir resim ve heykel sergisi varmış. Bu kafanın üzerine bir de sergi gezdim. Şahane oldu. 1990'dan bu zaman üretimini yaptığı bir sergi. Tarih, zaman, mekan ve kimlik gibi konulara eğilmiş, bunların yanında insan-doğa-kültür ilişkisini ve teknoloji-sanat arasındaki bağlılığı eleştiriye açıyor. Varoluş-ölüm, gerçek-hayal, evren-zaman gibi karşıtlıkları çok güzel araştırmalar ile karşınıza getiriyor. 2 tane güzel resim de ben paylaşıyorum. Birisi Bonzai ağacı. Güzelim bonzai ya :d Ne hale sokmuşlar dkakjsadh Neyse, diğeri de evet kandan yapılmış bir selfie. Anlamları var. Gidin ve görün. Çok güzel göndermeler yapıyor. 1 saatinizi ayırabileceiğiniz bu sergi 27 Nisan'a kadar açık. İstiklal'in sonlarına doğru, sol sırada hemen. No.211


İstiklal'i de yürüdüm o Pazar mahşerinde. Eve döndüm. Duş alıp yastığa sarıldığımda saat belki 9'du. Hatırlamıyorum. Aşırı yorgun deyildim nedense. Kahvedendi sanırım. Kahve benim uykularımın katili. Sabah rahat uyandım. Ofise gittiğimde arkadaşlar hemen pc'yi açıp yürüdüğüm mesafeleri hesapladım google'dan. 9.930 mt yürümüşüm. Neredeyse 10 km. Ama bir Burak Yılmaz ortalamasına gelememişim :d 

Bugün yoğundu. Biraz uçarak yazışma yaptım. Bir kaç şarkı buldum. Yaz tatilimi hayal ettim yine. Sanırım iyiden iyiye özledim yazı. Yürüyüş sırasında ise şansımıza hava çok güzeldi. Gece ise yağmur yağdı. Şimdi Tarçın karşımda uyuyor ve ben her battaniye çizgilerine gözüm takıldıkça, hiç ısınmayan ayaklarıma söyleniyorum. Güneşin hep yaktığı bir ülkeye sığınma talebinden bulunma isteğim vardır. Gene hortladı gene. Bırakın beni! 

 
Şimdi size iyi bir hafta diliyorum ve güzel bir şarkıyı buraya bırakarak uyumaya gidiyorum. 

"Senin aşkında bir sınır var. Ağır çekim bir şelale gibi. Okyanussuz bir harita gibi."