oldcity etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
oldcity etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Temmuz 2015 Salı

Kopenhag Gezi Notları (1)

1.Gün.

Elbette Kuzey'de yaşam hakkında detaylı yazabilmem için daha uzun kalmalıydım. Bu şehre gitme hikayem çok farklı, onu da belki başka bir yazıda anlatırım, bunun teması yine şehir deneyimim olacak. Münih gibi bolca gezemedim, 3 gün çok az geldi, gerçekten çok eksik kaldım. Zamansızlıktan elediğim yer ve mekanlar oldu. Ama işin özü, şehir bir "mükemmellik."
 
Perşembe 15.00'te olan uçağa işten çıkıp koşarak yetiştim. Giderken 2 saat 15 dakika sürüyor. Direkt bir çok havayolu gidiyor buraya. Biletler döneme göre değişiklik gösteriyor. Ben THY'yi tercih ettim. Gitmeden önce internet üzerinden kapsamlı bir araştırma yaptım, göreceğim yerleri tespit ettim.  Tüm yazı boyunca Scandinavia Standart'ın ismini anacağım. Buradan rotama çok adres aldım. Ve beni çok şaşırtarak, gezi sırasında Instagram hesaplarında, izinli görselimi paylaştılar, huge thanx! 
 
En önemlisi ise gezi öncesi bir "Cophenagen Card" edinmek. İnternet üzerinden satın aldığım kartın çıktısını havalimanındaki ofislerine götürdüm ve dijital kartımı teslim aldım. Turistlere yönelik bence Dünya'nın en sağlam uygulaması. Müzeler, saraylar, metro-otobüs-tramvay ulaşımı ve çeşitli indirimler tek kart ile çalışıyor. 1 günlük sınırsız kullanım 360 Kron yani 145 lira. Saraylara giriş 100 Kron'dan başlıyor, düşünüldüğünde oldukça karlı.
 
Koben Havn; tüccar limanı demek. Kanallar şehri. Birbirine köprülerle bağlı alanlar üzerinde yaşıyorlar. Kaldığım yer "Wake Up Copenhagen" oranın uygun bütçeli ve tasarım harikası bir oteli. Kongre bölgesinde, şehre 15 dakika yürüme mesafesinde. Hayatı kolaylaştıran endüstriyel tasarımda iyi oldukları için binalar ve kullanılan teknoloji insanı yormuyor. Odalar kapsül konseptte. Minibar vs. yok. Şehrin çeşme suyu çok temiz ve içiyor. Çay-kahve ve atıştırmalıkları lobiden satın alabiliyorsunuz. Fiyatlar 15-50 Kron yani 5-40 Lira arası. En önemli ihtiyaçlar düşünülmüş ve çevreci. Küçük ama çok kullanışlı bir otel. Temiz, sessiz ve güvenli bir bölgede. Şehrin geneli güvenli ve çok sakin zaten. Tipik bir Türk olarak sebze ve meyve aradı gözlerim açık büfe kahvaltısında, elbette çok maliyetli o işler burada. Ama kalışım boyunca güzel kahvelerinin tadını çıkardım. Karşılama ve giriş işlemleri inanılmaz hızlı, güler yüzlü ve süper İngilizce konuşan bir ekibi var.  Carsten Niebuhrs Gade 11'de.
 
Uçaktan sonra havalimanı metro ile merkez istasyon 15 dakika, istasyondan otel de yürüyerek 20 dakika. Ve bulması çok kolay. Valiziniz varsa biraz pahalı olan taksiyi kullanabilirsiniz. Ben backpack yaptım. Otel- havalimanı arası transfer de var, 235 Kron, yaklaşık 95 lira. Metro istasyonu, Bernstorffsgade üzerinde.
 
19.00 gibi otele yerleştim. Sonra etrafa göz atmaya çıktım. THY'nin flying chef "uçan şef" konspeti havada gerçekten süper yemekler servis ediyor. Akşam yemeğini şehir içinde atlamış oldum. Soft bir tura vaktim kaldı. Resepsiyondan bir harita aldım. Stroget caddelerine yani merkezi alışveriş ve kafelerin olduğu bölgeye yürüdüm. Oradan Ved Stranden'e. Kanal kenarında oturdum biraz. 5-7 arası çoğu dükkan kapanıyor. Bu saatten sonra işten çıkan halk, şık şaraplarını ve plastik bardaklarını alıp kanal kenarlarında sohbet ediyorlar. İçkilerini içiyorlar. Taşkınlık, gürültü, kirlilik yok, sokakta barım barım halay çekenler yok, "şiir kitabı yazıyorum satın almak ister misiniiiiiz?" diye önünüze atlayan yok, "engelli çocuklar için gazete satın alın!" diyen dolandırıcılar, efendim "biz kradi kartı satmıyoruz" diye size çöken bir green peace'ci efendim bir WWF'ci hele hiç yok!
 
Bir süre oturdum. 
 
Sakince etrafı dinledim. Harikaydı. Tek ses kanalda gezen motorların şıpırtısı ve kilise çanları. Kuzey ülkesi olduğu için geç kararıyor hava, ben de otele geçerken bir teneke yerel bira aldım. Sadece 12 Kron yani 4,5 lira. Royal Danish Beer. Ülkenin 2. büyük bira markası. İlkini yazmama gerek yok galiba? :)

2. gün; Koreli turistlerle bayramlaşma ve Jens Olsens Saat Müzesi, Radhus, National Museum yani Milli Müze, Christiansborg Sarayı, Lego Store, Vor Frue Kilisesi ve Rundetaarn bildiğimiz Şehir Kulesi yani "Round Tower".
 

Ved Stranden ve platformda keyif yapan ablalar.
 
Amagertorv

Saat 21.45 : Borsgade

10 Şubat 2014 Pazartesi

Stavroz, 2. Şehir Yürüyüşü, Kumbaracı'nın Sevda Telkinleri, Arter

Hava öyle güzeldi ki bu hafta İstanbul'da, insanın çıkıp serserilik yapası geliyor. Biz de öyle bir şey yaptık biraz.

Cumartesi eve gidip 3 saat öğle şekerlemesi yaptıktan sonra maça 1,5 saat kala prenses gibi yataktan çıkıp semt adamı gibi tribüne koştum. Kışın böyle hengamenin içinde, üstümde bir tshirt-hoodie-deri ceket, güzel müzikler dinleyerek metroda maç insanlarını izlemeyi çok seviyorum. Çok kalabalıktı yollar. Arena da aynı şekilde. Maç ise çok daha iyiydi. İstediğimiz bir sonuç aldık. Bir sonraki gün Fener'in de Sivas'a yenilmesinden sonra Eskişehir'den Cumartesi aldığımız 3-0'lık galibiyet çok daha anlam kazandı. Tribünler çok güzeldi. Devre arasında şampiyonluk ihtimalleri hakkında Jasinovic ile sohbet ederken ikimizin de iddaa edesi varmış ki, eğer şampiyon olursak "çıkıp kıro gibi Taksim'de kutlayıp halay çekeceğimizi" sözleştik. Gerçi benim geçen seneden var ona benzer mevzularım ama aklımızdan aynı anda geçmesi çok manidar oldu. Maçı böyle bitirdik. Evlere dağıldık.

Tabi benim eve gitmem sözde oldu, eve gidip, üstümü değiştirip Beyoğlu'nun dumanlı mekanlarına girmem sadece 2 saatimi aldı. Asude'de demlendik biraz. Ordan Topless'a geçtik. Stavroz 'u çocuklar anlatmıştı. Canlı çalışını kaçırmamak adına gidelim dedim. Oranın da girişini çözdüm. (Topless'dan Kaan'a teşekkürlerimle! ) İyice serseri olduk. Mekanda Kobal ile Ezgi'ye de rastladık çok güzel oldu. Stavroz, ardından Gazali (canlı onu da izlemiştim) çaldı. Stavroz arkadaşlar çok güzel mixlerin üzerine saksafon çalıyor. Son zamanlar keyif aldığım canlı performanslar listesine ekledim. Şurda ufak bir videosu var. En son biri daha çıktı çaldı ama orayı bilmiyorum. Sabah en son saate baktığımda 5.10 'du. Uyumuşum.


Bir gün bir yerde yığılıp kalacam sanırım, bekliyorum. Çünkü ertesi gün 10'da kalktım. 1 gün önceden Buğra ve Gözde ile haberleşip şehir yürüyüşü planlamıştık. Yorgun değildim. Giyinip çıktım. Edirnekapı'da indim. Buluştuk. Yaklaşık 6-7 aydır konuştuğumuz tura, namı yürüyen New Balance'larımız ile oradan başladık. 


Arkadaşlar İstanbul yürümesi inanılmaz keyifli bir şehir biliyorsunuz. Özellikle yabancıların "old city" diye tabir ettikleri İstanbul'un eski tarafı için milyonlarca insan geliyor. Biz bunca güzel şey karşısında neden tembellik ettiğimizi burada uzun uzun yazmıcam. Bir önceki yürüyüş Buğra ile Galata - Tophane civarı idi. Ben özellikle Fener - Balat civarını çok merak ediyordum. Saatlerce yürümeye değerler. 

Edirnekapı mezarlıktan Fatih-Kariye'ye yürüdük ilk etapta. Bu arada Kariye Müzesi'nin de yerini öğrenmiş oldum. Mollaaşkı'nda kahvaltı yapıp yola devam ettik. Manzaralı bir çay bahçesiymiş. Kahvaltımızı yaparken bize Zilşan da katıldı. Buğra'nın arkadaşı O da. 


Ordan Fener (Phanar) Rum Erkek Lisesi'ne indik. Fener Rum Lisesi, resimlerden çok dahe büyüleyici güzellikte bir bina. Kuşbakışı görünüşü kartal biçimindeymiş. Tuğlaları Fransa'dan getirilerek 1881 yılında inşa edilmiş ve 5 senede tamamlanmış. Mimarı kendi mezunuymuş. Hala eğitimini sürdüren 3 Rum okulundan biri. Kırmızı okul diye geçiyor halk arasında. Ben ise ateş eden okul dedim. Cidden ateş etmiyor mu ya? 


Kapılarında farelerin gezdiği Balat evlerine indik. Bazılarını fotoğrafladım. Fareleri deyil tabi. Penceresinde sahibinin oturduğu fareli evi çekersem dayak yerim diye korktum açıkcası. Keşke daha çok önem verseydik bu şehre diye üzüldüm üzüldüm durdum. Başka bişi gelmedi elimden.

Agora Meyhanesi yerli yerinde. Tabi eskisi değil. Yenisi. Fazla ticari bir silüeti var. Işıklı tabelası felan, ne biliyim. Fener - Balat hattından Patrikhane yönüne döndük. Allahtan ekip bilgili. Ara sokakları elleriyle koymuş gibi biliyorlar. Patrikhane çok daha bakımlı diğer kiliselerden. Ayaküstü Buğra ile rahiplerin hayat seçimleri hakkında mekanın bahçesinde ufak bir sohbet bile yaptık. Ama burada yazamıcam tabi :):):) Çocukların çok sevdiği bir dürümcü varmış, Patrikhane'nin bitişiğinde ama bir süredir kapalıymış. Üzüldük.


Mum yakıp dilek diledik. İstiklal'deki kilisede 0,5 Liralık mumlar daha çok satılıyor diye "small"u kaldırmışlar. 1 Liralık "Large" olandan satın alıyorsunuz. Burada mumun parasız olması çok güzel. İçini gezip, fotoğraf klübü öğrencilerine yürüme yolunda resim mankenliği bile yaptım. Çıktık. Bir baktım, yaktığımız mumları temizlemişler. Nizami ve az bir miktar bırakmışlar. Üzüldüm bir an. Dileğim yerine gelmeyecek sanırım :d


Cibali Caddesi çok güzel bir yer. Sol taraf Haliç. Sağ tarafta atölyeler, kapalı dükkanlar, balık restoranları, dökük-harabe evler vs. Disco'nun B Yüzü olacak 22 Şubat'ta. Orayı da görmüş oldum. O akşam da ayrı efsane bir akşam olacak gibi. Çok önceleri bu tarafta ev bakmıştım ama çok pahalılardı. Gerçi Harbiye'nin de farklı kalmadı artık. Eminönü'nde durup bişiler yedik. Sirkeci'de Brew'de bitirdik yürüyüşü. Geçen sene Mart ayında Buğra ile gelmiştim Brew'e. O meşhur yazı şurada. Çok sevdiğim bir mekan olarak kaldı aklımda. Yorgunlık kahvesi oldu bize. O sırada muhabbet ederken Buğra 20 dakika uyuyakaldı. Biz de kızlarla hummalı bir kitap sohbetine dalmışız. Uyandığında yüzünde resmen yastık hali vardı dhakjdhaçk


Eminönün'de dağıldık. Zilşan'ı Beşiktaş'a uğurladım. Ben Kumbaracı'ya Nilşah'ın yanına gittim. Sanki içimi biliyor gibi bana bazı şeyler anlattı. Görüşlerini öyle seviyorum ki, her gittiğimde bir ivme ile çıkıyorum o yokuşu. Yürüyüş sonrası sanki telkin aldım ve kafamı dinlendirdim. İşe geldiğimde sabah bana bir reklam göndermiş. Üzerinde şöyle bir şey yazıyor ve bundan sonra yapmak isteyip de cesaret edemediklerimi anlatıyor adeta. "Aşk için çok soru sormayın, konuşmayın hatta! Bir şeyler yapın... Mesela aşk alın. Sahip olun. Verin. Dağıtın. Alın bir parçanızı O'na verin. Verin ve bırakın O'nun olsun. Çoğalsın." O da tam olarak böyle şeyler söyledi bana. "Bırak ve yaşa. Korkma. Çekip çıkartılmaya ihtiyacı vardır belki? Ya da tam tersi. Ama hiç olmazsa korkularının arkasında neyin olduğunu görürsün. Müsade et. Git getir. Geç olmasın. Bul, içeri gir ve sev. Başkasında var olmasına izin verme. Vazgeçme." 


Kumbaracı'dan çıkıp Arter'e gittim. Marc Quinn'nin Aklın Uykusu isimli çok enteresan bir resim ve heykel sergisi varmış. Bu kafanın üzerine bir de sergi gezdim. Şahane oldu. 1990'dan bu zaman üretimini yaptığı bir sergi. Tarih, zaman, mekan ve kimlik gibi konulara eğilmiş, bunların yanında insan-doğa-kültür ilişkisini ve teknoloji-sanat arasındaki bağlılığı eleştiriye açıyor. Varoluş-ölüm, gerçek-hayal, evren-zaman gibi karşıtlıkları çok güzel araştırmalar ile karşınıza getiriyor. 2 tane güzel resim de ben paylaşıyorum. Birisi Bonzai ağacı. Güzelim bonzai ya :d Ne hale sokmuşlar dkakjsadh Neyse, diğeri de evet kandan yapılmış bir selfie. Anlamları var. Gidin ve görün. Çok güzel göndermeler yapıyor. 1 saatinizi ayırabileceiğiniz bu sergi 27 Nisan'a kadar açık. İstiklal'in sonlarına doğru, sol sırada hemen. No.211


İstiklal'i de yürüdüm o Pazar mahşerinde. Eve döndüm. Duş alıp yastığa sarıldığımda saat belki 9'du. Hatırlamıyorum. Aşırı yorgun deyildim nedense. Kahvedendi sanırım. Kahve benim uykularımın katili. Sabah rahat uyandım. Ofise gittiğimde arkadaşlar hemen pc'yi açıp yürüdüğüm mesafeleri hesapladım google'dan. 9.930 mt yürümüşüm. Neredeyse 10 km. Ama bir Burak Yılmaz ortalamasına gelememişim :d 

Bugün yoğundu. Biraz uçarak yazışma yaptım. Bir kaç şarkı buldum. Yaz tatilimi hayal ettim yine. Sanırım iyiden iyiye özledim yazı. Yürüyüş sırasında ise şansımıza hava çok güzeldi. Gece ise yağmur yağdı. Şimdi Tarçın karşımda uyuyor ve ben her battaniye çizgilerine gözüm takıldıkça, hiç ısınmayan ayaklarıma söyleniyorum. Güneşin hep yaktığı bir ülkeye sığınma talebinden bulunma isteğim vardır. Gene hortladı gene. Bırakın beni! 

 
Şimdi size iyi bir hafta diliyorum ve güzel bir şarkıyı buraya bırakarak uyumaya gidiyorum. 

"Senin aşkında bir sınır var. Ağır çekim bir şelale gibi. Okyanussuz bir harita gibi."