travel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
travel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Nisan 2020 Pazartesi

Bence Buraya Kadar Iyi Geldik

Merhaba.

Sizle bir zaman sonra burada bulusup, sahane seyler yazmayi ben de isterdim. Kisa bir ozet gecicem ama morallari bozmuyoruz cunku bence buraya kadar iyi bile geldik haahashsahdh.



En azindan sozunu verdigim, Dunya'ya kapimizi kapamadan hemen evvel yaptigim, guzel bir kac gezinin fotilerini en asagida paylasiyorum, diger konu basliklari da belli, tantanasiz cikip gidicem. 

4 haftadir evden calisiyorum. O korkunc black hole'e ben de girdim. Ne spor, ne hareket. Sagliksiz bir sandalyede 8 saat is. Is bitince uzunca Netflix batagi. Oturudugum yatakta uyku. Kedo ile yuvarlanmaca. Gerekli gereksiz butun dijital platformlarda sorf. Sabah yine is. Yurt haberleri tara. Global haberleri tara. Son dakika gelen rapordu bilmem neydi. Bu surec beni bitircek, sizi bitirmesin. 

Netflix bataginda, The Blacklist 'e dustum. Evet hayirli olsun. Aslinda seriden ziyade ana karakterin arada okudugu siirler, sozler, gezdigi ulkelerde basina gelen ilginc olaylari anlatma tarzi hosuma gidiyor. Yasli ama cok gideri olan, kriminal bir karakterin, siirler okumasina niye bayildim, sormayin bilmiyorum. Mesela bir yerde William Ernest Henley'den Invictus okuyor. "I am the master of my fate: I am the captain of my soul." 

Bu nedenle, listemden tam cikarmis da degildim, Yoga'ya geri donmeyi umuyorum. Amazon'dan iyi bir mat siparis ettim mi? Ettim. Kafamizi biraz duzluge, ferahliga cikarmakta fayda var. Malum ne ders ne de okuma yapmadigim icin, bari Zoom'da yoga yapmayim dedim. Ustelik ucretsiz. Hala niyetliyim. Bugun isten sonra 3 km kostum. Bu bir aylik kaosun icinde kisa yuruyusler yapma sansim oldu. Icimin arka sokaklarimi kesfettim.



Herkes hastalik konusuyor, ben isim geregi bu basligin cok icindeyim. Ruhen yoruldum. Sevdiklerimizden ayirdi. Almanya'yi Berlin'i merak eden acip google baksin. Bu konuya bu yuzden bu blog yazisinda girmicem. 

Gecen hafta yeni yasimi kutladim. Dilos'un asagidaki suprizli kartina bayildim. Kopekli Rus cocuk gece beni ziyarete geldi o aksam. Resmen Saddam gibi saklanarak gelmis metroda ahahahah. Saat 12'de gun bitmeden evvel, gelip dogum gunu kutlucam dedi. Iyi gel dedim. Sarap ictik, bir suru eski mevzu ve bisiler hakkinda tartistik, arada birbirimize gomduk, gorusmedigimiz gunlerin goygoyunu yaptik. Boyle bir surecin icinde boyle kisa gorusmeler cok kiymetli oluyor. Size de geldi mi o his? Kiymet bilmediginiz seylerin bir anda cikip gogsunuze oturmasi hissi? 


Kismet mi sans mi bilmiyorum, tam da bu tantana cikmadan evvel, Subat'ta Izmir'e annemleri ziyarete gitmisti. Iyiki gitmisim. Aklimda bir Istanbul vardi. Mayis'a. Olmadi.

Bu sikintili gunlerden cok kisa sure once Alman Bey ile bir kac yere kacma sansimiz olmustu. Stockholm pahali, romantik ama elitti! Budapeste ise ucuz, keyifli ve cok cok guzeldi! 2 guncuk Budapeste'de bol bol yurduk, guzel yemekler yedik, O'nin dogum gununu kutladik, gulduk, eglendik. Kendisi ile cok guzel bir 8 ayimiz olmustu ama devamini getiremedi.  Bu birliktelik sadece guzel bir yolculuktu.

Okulun tatil olacagina ve Almanca sinavimin ertelecegine bu kadar uzulecegimi hic tahmin etmezdim. 4 Nisan'da mis gibi sinavimi olup bu yukten kurtulcaktim. Inanamiyorum olanlara. Yani o tempoya alismisim. 3 haftadir elime 1 kez kitap almadim. 1 tane text okumadim. Hic birsey yapmamaya devam ediyorum. O motivasyon uctu gitti. Geri donuste, yalan dolan bir seyler sikip, sinav tarihini ileri bir zamana almaya caliscam. Kafayi toplayip, pijama,yemek ve is modundan cikip sinav kafasina girmek olumcul zor geliyor. Bu bolumu, next-next-next yapip gecmek istiyorum dostlar. 

Hic dinlemedim muzik turlerini dinlemeye basladim bu boslukta. Mesela etnik chill muzikler ya da Almanci turklerin rap muzikleri; mesela Defkhan cocuk iyi.  Ya da daha evvel hic denemedigim, anime filmlerini izlemeye basladim. Studio Ghibli'nin yapimlari cok cok keyfliymis.

Canim arkilerimi gormeye Istanbul'a gidemedim ama onlar evimize geldi. Efendim, Label Project ile soyle teknolu -bir evde kal- Youtube yayini yaptilar. Oturmaya gelmedik di mi, yoo. Keykan'la evde dans ettik. Steinz, yani kadim dostum Ali ve pesinden Erman caldi.


Daha onceden hic Cin Ordegi gormemistim. Fotografina rastladim bir grupta. Berlin-Spandau bolgesinde bir grup cin ordegi dogal ortaminda yasiyormus. Hikayesi de su; Berlin Hayvanat Bahcesi'ne Cin'den import etmisler. Artik kac cift ise. Bunlar da disari kacmis. Spandau'da dogal ortamda, gol etrafina yerlesmisler ve cogalmislar. Reis, hayvanat bahcesinden kacip disarida hayatina devam ediyor. Agahhahahahah cok kral hareket degil mi yaa? (Gorsel : Majcenovič Larisa, Berlin, 2020)



Brazilyali is arkadasim; daha evvelden sohbetini yaptigimiz Rapé tozunu, ne yapip edip bir sekilde bana bir kutu oralardan hediye getirmis. Bu olay, Amazon otlarindan yapilan kutsal bir toz. Inanilmaz mutlu oldum. Ne oldugunu merak edenleri suraya aliyoruz. 

Tarcin'in 10. yasini kutladik bu ay. Kutladik dedigim, cocuguma yas mama verdim ve kocaman gobegini opup kokladim. Canim hayvanim. 10 senemiz bir oyku olur,  o oyku de benimle mezara  kadar gelir. 

Gectigimiz aylarda DW Turkce'nin bir roportajina konuk olmustum. Suradan izleyebilirsiniz. Asirlar sonra yayina vermisler. Yillardir bu ani bekliyordum. Alman devlet kanalina cikip "Dönmücem" dedim ahahahahaahaha.

Haziran ayina Massive Attack icin bilet almistik. Nasil da heyecanliydik. Aklimda bir suru guzel sey vardi. Yapilcak, gidilcek, atilcak, kurtulcak, yenilencek.. Anlasilan bu sene o sene deyil ajsajfjjf. Gezi fotilerime bakmak isterseniz soyle birakiyorum. Lutfen kendinize iyi davranin.


Stockholm


Budapeste




21 Ocak 2017 Cumartesi

Senenin İlk Seyahati : Berlin

Meraba.

2017 senesine sağ ayakla girdim, kar yağdı, evimde kedime sarılarak kahve içtim ve öncesinde sevdiklerimle yeni seneyi kutladık. Kutlama denirse ona da. Olmadı. Canımız sıkıldı. Herkes biraz korku biraz endişe ile sabah 8'de evlere dağıldı. Şu da dağılmadan(!) önce biz.  

Kardan şehrin biraz iptal oluşunu izledik. Ama iyi izledik. Ben evde sıcak şarap yaptım ve işe gidemedim. Somurtarak senenin ilk seyahatini bekledim. Ama seyahatler iyidir. Çok tanıdık hislerle bir çanta hazırladım sevenler kavuştu. 13 Ocak'ta Berlin'e uçtum. Tek başıma. Sevenin halinden sevenler anlar. Biraz müze, biraz kahveci, çok az da teknolu (sonradan ortaya çıkan güzel programlar ile) zip'lenmiş dosyada Berlin tatili yaptım. Daha evvelden eksik kalan adreslerim vardı. Hemen kısa bir guide yazıp, fotoğraflar ile sizi burada bırakıyorum. Bu akşam, ekibin yaptığı güzel müzikleri dinlemek için Taksim Pixie'de olacayız. Tekno sevenleri bir adım öne alalım.  

Uçaktan iner inmez koşarak Hamburger Bahnhof'a gittim. Eski tren garı, biz de olsa çoktan bir otel zincirine ya da bir inşaat firmasına, yerine "lakşıri rezıdıns" yapmak üzere peşkeş çekilirdi. Adamlar tabiki de en mantıklı şeyi düşünerek binayı harika bir Modern Sanatlar Galerisi'ne dönüştürmüşler. 
  
Acele etmemdeki neden, 1 gün sonra bitecek Gülsün Karamustafa sergiydi. Kendisi daha evvel Salt Galata'da da enstalasyonları olmuştu. Viyana'da, İstanbul'da ve yine Berlin'de özel koleksiyonlarda hala eserleri var. Toplumsal sorunları, günümüzde, çok da eskiye gitmeden, kadının bu topraklardaki yeri ile birlikte tartışan "Chronographia" çok çok hoş bir o kadar da hüzünlü bir çalışma. Tavsiye edemiyorum, bitti, ama ileri bir zamanda mutlaka yakalarsanız asla kaçırmayın. Devam eden diğer 2 sergi de çok çok iyi. Ahahahaha tablolarının arkasına resim yapan manyak Kirchner'i anımsamayan yoktur galiba? Eski yazılarımda sıklıkla yazmıştım. Efendim herifin kapsül bir sergisi mevcut.  Diğeri ise müzeye ait süresiz bir sergi, Erich Marx 'ın koleksiyonu. Çeşitli Alman sanatçıların toplama eserleri yer alıyor. En etkileyicisi Beuys'un şöyle (soldaki) bir "odası". 


Berlin'de bir hipster otelinde kaldım arkadaşlar. Kedili illüstrasyonların olduğu harika eğlenceli, Neukölln - Kreuzberg arası, merkeze 15 dakikada gidilen, cool çalışanlarının olduğu, minnoş bir yer. Cat's Pajamas, Hermannplatz metrosuna çok yakın. Urbanstrasse 84'de. 
Son dakika ortaya çıkan müzikli planları çok seviyorum. Hiç o kafada olmadığım halde, About Blank'te Polar Inertia'nın çalması işi biraz değiştirdi. Oya ve Keykan'a takıldım, Cuma gecesi mini tekno night out yaptık. Çok iyi geldi. Dertleri İstanbul'da bıraktım. About Blank bana bir miktar Suma'yı anımsattı. Ama kitle, temadan dolayı biraz rahatsızdı. Değer mi? Elbette Berlin'de değer. Tartışmaya kapalı. Bu sefer Berghain'a gitmedim. Başka mevsimlere kaldı.

Cumartesi günü uzun uzun bol bol müze ve sanat almaya devam ettim. Gemaldegalerie çok istediğim bir adresti. İçinde birden fazla sergi görmek mümkün. Koleksiyonda ise 13-18. yüzyıllar arası tabloları izleyebilirsiniz. Dürer, Raphael, Tizian, Caravaggio, Rubens, Vermeer ve adamım Rembrandt bunlardan sadece bazıları. Kombine bilet alarak içeride yer alan, bir kapsül sergi, Dekorasyon Müzesi ve dijital kütüphaneden de faydalanabiliyorsunuz. Ben dekoratif eşyalar kısmına geçtim. Çok wow değildi. Bir de, biraz daha eskizlerin olduğu, alışılmış tarzlarının dışında, romantik renklerin sergilendiği, Friedric, Van Gogh gibi isimlerin yer aldığı , "Romantik und Moderne" isimli minik bir sergi mevcuttu. O da kaçmazdı. Hepsi, Matthäikirchplatz 'da. Keşke şunlar gibi işe gidebilseydik. Soldaki tablo gerçekten manyakça. 1555 'te kimyasal var mıydı yaaa?



Pazar günü niyetim aslında sabah Ostbahnhof Bit Pazarı'na gitmekti ama bir anda kendimi Renate'nin kapısında buldum. 1 saatlik bir elektornik müzik macerası, Pazar sabahı saat 9 için yeterliydi. Burası da gerçekten çok büyük bir ev ve içinde küçük odalar, bir sürü stage ve her telden her müzikten insan bulmak mümkün. Sosyalleşmeyi sevenleri ve Berlin'in underground hatta no name isimlerini dinlemek isteyenleri Ostkreuz yakınlarına alıyoruz arkadaşlar. Alt-Stralau 70'de.  


Aşırı kardan dolayı bit pazarına gitmekten vazgeçtim ve Kreuzberg'e geri döndüm. Aklımda bu sefer eve iyi bir kahve götürmek vardı. Çünkü evime artık bir kahve öğütücü aldım. O nedenle de açık ara şehrin hatta bölgenin en iyi kahvecisini tercih ettim. 5 Elephant, Reichenberger 101 'de. Kenya kahvesini içmeden ve çikolatalı cookiesini yemeden dönerseniz kalbim kırılır.  
 
 

Akşamında ise, yine uzun zamandır denemek istediğim bir Sushi restaurantı yer ayırttırdım. Omoni'yi aslında Berlinli bir Instagram takipçimde görmüştüm. Yorumlarının iyi olduğunu görerek denemeye karar verdim. Haksız da değilmiş. Gerçekten uzun zamandır yiyecek paylaşmamıştım sosyal medyada. Hatta hiç yiyecek paylaşmadım ama bu çok farklı bir dünya. Bu harika Japon-Kore restaurantı için mutlaka rezervasyon yapın. Aşağıdaki Omoni mix yanlış hatırlamıyorsam. Kızın tavsiyesi Kophenagener mix. Pazar günü bile açık! Kopenhagener Str. 14'te. 

Buradan sonrası artık sadece Berlin sokaklarında yürüyerek, kış mevsimin yarı sert yarı gri ama bana her zaman aşırı huzur ve mutluluk getiren ortamında saatleri an an yaşayarak geçti. Evimden çıkıp, çantamı sırtıma atıp, "evime" geldiğimi hissettiğim bir yer artık burası. Hayal etmeyi bırakıp, hakkında planlar yaptığım, çözümler aradığım, kısacık zamanda duygusal bağlar kurduğum bir şehir oldu Berlin. Yeni seneye girerken, içinde ben olan, hakkında çok şeyler dilediğim bir kent.  
Bir gün buraya yerleşicem ve çift yön uçak bileti alıp, dönüş biletini de artislik olsun diye yakacağım dostlar. Ahahahaahsadgafag. İyı hafta sonları. Kahve için, sevişin ve asla küs uyumayın. Yeni "anlarda" görüşmek üzere! 

13 Mayıs 2016 Cuma

Berlin ve Geride Kalanlar (2)

Kalan yazıya devam etmeden önce, Kollwitzkiez'de yaşayan, haftasonunu bizimle paylaşan sevgili Oya'ya, Keykan'a, yorgun olduğu halde akşamını bize ayıran sevgili Zerrin'e teşekkür etmek istiyorum. Berlin'de "long weekend" tadında, gayet lokal ve eğlenceli zaman geçirdik. Daha iyisi olamazdı.
 




1 saat sırada kaldıktan sonra içeriye alındım. Main line up için 2. kata çıktım. Mekan; çeşitli katlarda sahneler, farklı isimler, kantin alanı, barlar, Darkrooms (buraya sonra gelicem), dinlenme alanları, koridorlar, asma katlar, bolca insana yetecek bolca alan mevcut. Her dilden ve ırktan insan var. Pazar öğlene kadar turistler sonrasında yerliler dolduruyor mekanı. Kapıda çok sağlam bir eleme oluyor. Topuklu-terlikli, fancy makyajlılar, girly gruplar, şıkır şıkır tipler, kalabalık kutlama grupları, boy band tipliler alınmıyor. Ben düz siyah ayakkabı ve ipli torba çantayı bu gezi için almıştım. Eksta bişi yapmadım. Siyah bi jean, Buğra'nın haki renk yağmurluğu (tşk ler Buğra!) siyah bir shirt ve içimde siyah tank top vardı.

Mekanın ana sahnesinden bir görsel paylaşıyorum. 2. Kat. (Kaynak : David Shannon)
Partiler Pazartesi öğleden sonraya kadar sürebiliyor. Mekan, Ostbahnhof 'tan 5 dk yürüme mesafesinde. Ben girdiğimde kitle yavaş yavaş değişiyordu. Hakkını verenler lokaller. Benden bir süre sonra ekip de geldi ama buluşmamız biraz zaman aldı. Onlar gelene kadar tek başıma Ben Sims ve Ben Klock dinledim.



 
Ses ve ışık sistemine dicek 1 gram lafım yok, beklentimizin çok çok üstünde. Benim dikkatimi çeken adamların iyi çalmasının yanında, tek başıma, bir taşkınlık ya da rahatsızlık duymadan eğlenmiş olmamdı. Kafamda, yav o kadar da değil, illa gerzonun biri çıkar, yanaşır, "hey, hello, how is going on" diyen biri gelir, ordan burdan sarılmaya çalışır, taciz felan. Sıfır! Yok! Evet çok kalabalık, evet çeşit çeşit insan var içeride ama kitle gerçekten iyi müzik dinleyip eğlenmeye odaklı. Kimse kimseyi kesmiyor, içeride turist gibi gezinmiyor, çarpsa bile gözüne bakıp özür diliyor, izin istiyor, zoraki yapmacık tavırlarla değil, "fine dining" bir mekanmış gibi hizmet ediliyor. İçeridekiler ponçiklikten ölecekler agshagdh! Kitlenin tercihlerini istediği gibi yaşayabildiği saygılı ve "weird" bir ortam. 

Henüz daha geçen hafta sonu, Beyoğlu'nda gerçekleşen, Selekt Festival'de, Peyote'nin ara katında biz bize eğlendik. Yani minik bir kitle, tanıdık yüzler. Ben bir ara dinlenmek için köşeye oturdum. Aiiii, fırsat kollamış, avuç kadar insanın arasından şakk! diye herifin biri çıkıp, "Hi, what are doing here!" diye yanımda bitti. Ellerini açıp sanki sarılacakmış gibi? "Who the fuck are you! What do you mean what am i doing here!?!" gibi bişiler çıktı benim ağzımdan. "Errr sorry sorry ok" diyip gitti.  Aasgdag, 3 dk sonra aynı şekilde yanımdaki kız arkadaşıma geldi. Gerçekten yüzsüz bir orospu çocuğu. Tekno festivalinde giydiği Rafet El Roman şapkası ile adam yılmadı, hala karı-kız çıkartma peşinde. Sonra kayboldu ortadan. Anlatmak istediğim böyle bir şey.




Berghain'a geri dönecek olursam, gece yarısına doğru DVS1 çıktı, çaldı. Çaldı demek yanlış olur, katliam yaptı. Ortalık bayaa bir karıştı. Rüya ile gerçeklik arasında asılı kalıp, ortada bir yerde tekno dinledik. Gözüm, aklım açık ama etraf karanlık. Müzik çok güzel! Bir ara aşağı katlarda takılırken, Ramsey diye bi kızla tanıştım. Amerikalı ama Berlin'de yaşıyormuş. Sosyologmuş. Berlin'nin sosyo-kültürel tarafını konuştuk, bana Berghain'da yaşadığı son 5 yılını ve burada tanıdığı muhteşem insanları anlattı. Numaralaştık, yazın sanırım gelicekmiş, O'na Suma Beach'ten bahsettim. Gözlerini belerterek "aaggg we have to gooo there" dedi. Gerçi kafası çok yüksekti ama samimi olduğuna şüphem yok. Sonra kalabalıkta kaybettim kendisini.

Bazı sahneler bu tercihten hoşlanmayanlara asla uygun değil. Boklama yapacaksanız, lütfen çıkışlar sayfanın sağ üst köşesinden. Bir önceki yazıda yazdığım gibi, burası gey / fetish based bir mekan. Darkrooms denilen ve göz önünde olmayan arka odalarda büyük seksler dönüyor. Sahnenin etrafında çıplak yada yarı çıplak dans edenler, minimal kıyafetler ile çılgın danslar yapanlar, 3'lü takılanlar, lezbiyenler, teknocu yaşlı teyzeler, harika giyimli hatunlar, derilerle tasmalarla dolaşanlar, jartiyerli abiler, dudakları hiç ayrılmayan süper yakışıklı geyler, çok güzel dans eden çiftler vs.

Dijital kayıt almak katı bir şekilde yasak. Wc kuyrukları çok uzun. Altıma yapacaktım bir ara. Çişin varsa, "only me, a second plz" diyip nazikçe öne geçebiliyorsun. Bar'dan 1 şişe su ya da bira alıp, içine su doldurup gecene devam ediyorsun. Çünkü mekanda alkol alan az bir kitle var. Tepiniyorsun çok su gerek! Çeşme suyu yeterince berrak ve temiz. Vestiyer inanılmaz cool. Su'nun dediği gibi mağazadan bile iyi. İçeride sanırım 1000 kişi vardı ama 1 gram ter kokusu yoktu. Bu tespit de Enis'e ait. Merdivenler var ve korkuluklar bel hizzası. Kafa üstü valla iyi biri düşmüyor. Tüm bu karmaşıklığın içinde güzel olan şey, mekanın kendine has "huzuru ve ritmi".


Sabaha doğru açıktım. Üst katta bir vitamin bar var. Tahıllı, çikolatalı, muzlu bişi içtim. İçtiğim en müthiş karışımdı galiba. Böyle bir ortamda içerikten insan kıllanıyor değil mi? Ya da o an öyle hissettim. Panorama Bar'da Mano Le Tough çalıyordu, koşarak kaçtık.

Sonradan öğrendik, DVS1 o gün 18.00'e kadar felan çalmış. Berghain'dan ben sabah 8 gibi çıktım. En son hatırladığım el ele 3 tangalı ablanın önümden birer angel gibi uçarcasına geçmesiydiiiii. Arkamdaki kalabalığı yorgun ve şaşkın bir şekilde geride bıraktım. Hostele dönüp check out yapmam gerekti. Öğlen ekip ile buluştuk, alana geçtik. Kimsenin ağzından uçakta tek kelime çıkmıyor. Yaşadıklarımızı ve gördüklerimizi hazmetmek biraz zamanımızı aldı. Döndükten sonra beni bir travma bekliyordu. Ben ertesi gün, sanki anne karnından çıkmışım gibi, ofisten mutfağa inip biraz ağladım. Midem bulanıyor bu ülkede.

Bir süre seyahat etmicem. Yaz mevsiminin gelmesini bekliyorum. Biraz Suma'ya kaçar, biraz yurt dışına çıkarım. Yine aynı ekip ile süprizli 1-2 plan var. Onları kovalayacağız. En nihayetinde, özendiğiniz hayatı yaşamaya devam ediyorum sjaghafasda.

Down gibi bir kaç hafta beni bekliyor. Motivasyonum hiç yok, bir sürü iş yapmam gerek, kendime çeki düzen vermeye söz verdim. Evimi temizlemekle başlayabilirim. Yeni aldığım ve Fermina'dan gördüğüm polisiye kitaba başlamak için, Pazar günü otelde tutacağım uzuuuun 9-23 arası nöbetini bekliyorum.

Küs uyumayın, güzel müzikler keşfedin ve sevişin!

Herkese şimdiden iyi hafta sonları. 

28 Temmuz 2015 Salı

Kopenhag Gezi Notları (3)

3.Gün
 
En keyif aldığım adresleri bugüne koydum, hip mekanlara bolca zaman ayırdım. Son günü şehirde, lokal bir İskandinav tadında yaşadım.
 
Kahvaltı sonrası ilk adres, şehrin "en hip" kahvecisi The Coffee Collective. Şehirde 3 şube bulunuyor, büyük şubede kahve ile ilgili eğitimler, tadım günleri ve workshoplar oluyor, ben zaman nedeni ile nispeten en yakın olan, Torvehallerne'ın içindekine gittim. Torvehallerne, Türkiye'de henüz çok yaygın olmayan ama aklınıza City's Mahalle'den hallice, daha samimi bir yiyecek-içecek pazarı olarak aklınızda canlanabilir.
 
 

The Coffee Collective, kahvelerini özenle Güney Amerika'dan ve Afrika'daki satıcılardan doğrudan alan; 4 karizma Danimarkalı kahve girişimcisinin kurduğu bir marka. Bence görsel işleri ile de bir PR harikası. Açıkçası ben, Scandinavia Standard sayesinde tanıştım. National Gallery of Denmark'ın girişinde bir tabelada, müze müdürüne sorulan "şehirde sizi etkileyen 7 mekan" cevaplarında, bu kahvecinin ismine rastlamak hiç şaşırtmadı. Mekanda bir El Salvador kahvesi denedim. Kolay içimli, meyveli tatlar bırakan bir kahve. Şu görseldeki tontik Barista kadınla sohbet ettik. İstanbul'dan geldiğimi söyledim.  Torvehallerne ve The Coffee Collective, Vendersgade 17'de.
 
Müze kartımın bitiş süresine yetişmek için, kapısında çılgınca bir kuyruk olan, -saraya doyduğumu düşünerek- Rosenborg Saray'ını elemek zorunda kaldım ve gezide beni eğlendiren diğer adreslerden biri, Designmuseum Denmark'a geçtim. Yol üstünde, tamamen tesadüfi rastladığım Krusemyntggade 'den yürüdüm. 2. Dünya Savaşı'nda hasar almadan kurtulmuş bazı lokal yapılar var. Eşsiz Danimarka mimarisi. Açılsın VSCOcam'larrrrrr kdhsajkhs.

Rosenborgslot
Random bir apartman ve sokak


Krusemyntggade
Designmuseum Denmark, yine geniş bir zaman dilimi içinde, İskandinav merkezli sanatçıların yarattığı endüstriyel eşyaların, akımların, projelerin, değerli ürünlerin sergilendiği kronolojik bir müze. Şehirde 2 adet görünüyor ancak biri kapanmış. Bu, güncel ve bilineni. Çok ama çok keyifli gezmesi. Misal "Oha bu sandalye çok tanıdık" dediğinizde, altında 1930 tarihini görüyorsunuz. Fashion & Fabric sergisi mutlaka ziyaret edilmeli. Her şey öyle yaratıcı ki, İskandinav ırkına büyük saygı duyuyorsunuz. Çıkmadan, bahçeli cafesi Klint'de çikolatalı kek ve kahve denedim, ikisi ortalama 60-70 Kron yani 25 Lira. Müze mağazası çok geniş seçenekli. Bir file çanta aldım. Bildiğiniz alışveriş filesi. Hem de bok rengi. I love bok rengi. Bredgade 68 'de.
 
 
1930 yapımı bir sandalye
1855 ipekten gelin ayakkabısı

 
 
Danimarka Ulusal Güzel Sanatlar Galerisi, National Gallery of Denmark, yani Statens Museum for Kunst'a ulaştım. 1900'lü yılların Avrupa ve Uluslararası sanat eserleri, 1750-1900 yıllarına ait Norveç-Danimarka yağlı boya ve heykeller, Kraliyet tabloları, 1300-1800 arası çok eski tablolar ve yine çeşitli sanat eserlerini ziyaret edebilirsiniz. 2. binada ise Modern Sanat, deneysel projeler, günümüz eserlerinden parçalar görmem mümkün. Ben, Jens Juel olduğunu keşfettiğim Danimarkalı ressamın 1797'de resmettiği bu tablosunu, yerlerde yatarak izledim. Renkler için oturulup ağlanabilir. Bir diğer masterpiece'i "Running Boy". Solvgade 48 'de.
 

1797, Jens Juel'in resmettiği tüccar aristokrat Niels Ryberg, oğlu ve gelini
 
Bir diğer mimari harika, Marble Kirke, yani Mermer Kilise, halk arasında Frederik Church. Bu kadar yoğun mermerin kullanıldığı bir kilise ilk defa görüyorum. Genelde kızıl tuğla kullanılıyor, tabi dönemine göre. Geçen sene Münih'te gördüğüm cam kiliseden sonra, köşeyi dönünce karşınıza çıkan bu yapıya, Ohannnnes! diyorsunuz arkadaşlar. Roma'yı andırmıyor mu?  Frederiksgade 4 'de.
 
 
 
Geç bir yemek için, yine Scandinavia Standard'ın ekmeğini yedim arkadaşlar, bence bu site artık bana para ödemeli. 42Raw, vegan ve vejeteryan bir mutfağı olan, en az kahveci kadar hip bir lunch bar. Playlisti çok güzel. Her gün değişen sağlıklı salataları, vegan pizzaları, smootieleri var. Küçük, orta, büyük boylarda tabak seçimleriyle bir menü oluşturabiliyorsunuz. Orta boy servis, içinde incir, lahana, brokoli, bulgur olan değişik 3 salata ve ananaslı bir pizza denedim. Fiyatlar biraz yüksek ama ortam ve lezzet için çok fazlasıyla değer. 116 Kron -48 Lira civarı ödedim. Her mekan gibi cumartesi de olsa 7'de kapanıyor. Pilestraede 32 'de.


 
Roundtower'a yakın olan bir kaç tasarım mağazası var. Yemekten sonra alışveriş yaptım çünkü maalesef 6'da kapanıyorlar. Kendim için bir kaç hatıra aldım buralardan. Notre Dame Design ve HAY Design'ı sadece gezdim, oldukça popüler olan HAY'a Instagram'da rastlamak mümkün. Harika mutfak eşyaları var. Sostrene Grene'den defter, kahve matarası, olmazsa olmaz bez çantalar ve kalemler aldım. Irma'da lezzetli cookie'ler buldum.  Sostrene Grene, Danimarka 1976 kuruluşlu Stationary dediğimiz ürünler üreten, yiyecek de bulunan, high class "1Milyoncu". Başka türlü açıklayamıcam. Instagram'da 173k takipçisi var.

Bunların hepsi birbine benziyor. Notre Dame Design ve Sostrene Grene yanyana, Kultorvet 2 'de. HAY Design Minishop, 42Raw'ın tam karşısı. Irma ise sanırım Macrocenter ayarında pahalı butik bir market, Vesterbrogade'de.

Random bir fırın-cafe

Notre Dome Design Store, aynen sağdaki sepet 300 DKK, yanlış görmediniz.
Otele dönmeden son lezzetli kahvelerden içmek için Baresso'ya oturdum. Kahveler 25-30 Kron, take away yapacaksınız karton bardak 3 Kron daima fazla... This is çevrecilik. Bernstorffsgade 'de. Tivoli karşısı.

Çeşitli oyun ve yürüyüş parkurlarının olduğu Tivoli Bahçeleri, şehrin zengin mimarili sokaklarını ve galerilerini tercih ettiğim için, son planda felan kaldı, gitmedim. Açıkcası çocukların içerde viyak ciyak cirit attığı bir bahçeye zaman ayıramazdım. Kanalda boş boş oturup bira içmek bence daha eğlenceli. Aslında her dakika eğlenceli ve değerliydi burada. Bir Avrupa şehrine daha hayran kalarak geri döndüm. En az 3 güne daha ihtiyacım var. O kadar çok şey geri de bıraktım ki, bir gün gelip hepsini fazlası ile yapacağımı hayal ederek pazar günü uçağa bindim.

İndiğimde İstanbul tam 1 tuvalet terliği gibi yan yatmış, 36 derece sıcakta kavruluyordu. Ertesi gün de 30 insan öldü. Öyle. Bir anda.

Ne güzeldi sabahın 7'sinde güne başlamak, güzel sokaklarda, dükkanlarda yerli halkın sakin hayatlarını izlemek ve hala o gençlerin yaşıyor olması. Grönland'ın ve İzlanda'nın bu ülkeye bağlı olması, hayatımda önemsediğim diğer bir hayalin dipnotu olarak kaldı. Onedio vari sitelerde okuduğumuz "en mutlu ülkeler-insanlar" istatistikleri çok haklı arkadaşlar ve ülkemizin neden sondan 3. sıralarda felan olduğu da bir o kadar pislikçe ve gerçek.

Umarım notlar sizi mutlu etmiştir ve bir yerlerde ufak da işinize yarar. Herkese güzel bir yaz diliyorum. Hayallerinizin peşinden gitmeyi bırakmayın. Hayatın bir yağmur gibi üzerinize yağmasına izin verin ve size getirdiklerinin kıymetini daima bilin.


Hayat ve ben. Aşağıdaki fotoğraf ben.