Kopenhag etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kopenhag etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Ekim 2015 Çarşamba

Özendiğiniz Hayatı Yaşamakla Meşgulüm

Meraba.

Yav yok taktığımdan değil de, Jardzy okusun diye yazacaaaaaam, o malum kişi otelden ayrılıyor kıııııız. djsakdha.
 
Filmekimi içinde 2 film izledim, yorum yazmadım, ondan da geri kalmayım efendiler, biri Mustang diğeri de Küçük Kız Kardeşim. Mustang türk filmi ve ben türk filmi pek sevemiyorum amma bu yönetmen kızcağız böyle bi showlu şekilli bir şeyler katmış öyküye, o da doğrudan Galatasaray, koca festival filmine bildiğin futbollu bir içerik kondurmuş, ay ben şok, bayıldım. Festival gibisin Cimbom sana katılmak istiyorum. Ana konu harcanan Anadolu kadını.
 
Uğğğraşsam o kadar seçemem, 2 konu birbirine o kadar mı benzer, denk geldi, Küçük Kız Kardeşim de kardeş dayanışması olan keyifli bir Japon filmi. Japonları; minik dekorlu hayatlarını ve sempatik aksanları için izledim. Çok çok çok beğenmedim ama makul düzeyde sevdim.


Galeba otelde hayatımın en yoğun günlerini yaşıyorum. Ama masa başında bu kadın naapıyor boş boş oturuyor gibi görünüyorum. Geriye kalan günlerde ise yokardaki ayı gibi yattım.

Misafirin biri demiş ki, bu ne rezalet service ne biçim branding kol gibi hesap geldiiiiööö. Aynen check in yapıp insta post için gittiğin mekanda kol hesap gelince biraz sıkıcı oluyeor.  Ben olsam Unkapanı pilavcısına giderdim. Ketçeplı pilav felan.

Ketçaplı pilav nedir ya, kendinize biraz saygınız olsun lütfen.

Danimarka'dan gelen dergi grubu ile Rudolf Karaköy'de çok hoş bir yemek yedik ve konuşcak dünya kadar şey çıktı. Şu ortada duran Nikolaj. Instagram'dan. Rudolf otelimizin markası. Üstelik gezi fotoğraflarımı gösterince, nöööeee burası kopenag mı dediler. Valla evet bacım sizin köy dedim. @Eurowomendk Aralık sayısını bayilerinizden istemeyin çünkü Türküyede yok.

 
Efendim süprizli müprizli kış sezonu başladı. Bol gezi yazısı ile yine özendiğiniz hayatı yaşamakla meşgul olacağım. Jointleri sarın, müziğin sesini açın, manitalarınızı ortamlardan çekin. 10 Aralık. Amsterdam. Bitch better have my moooneyyy.

Geçen hafta Pim Karaköy'de vasat bir kahvaltı ettik. Tükkan mı Pim mi diye canuzun ile yağmurun altında münakaşa yapar iken "Eh hadi Pim olsun farklı olsun" dedi. Beğenmeyince "yuavv niye Pim istedin kızım! keşke Tükkan'a gitseydik ora daha iyiydi" dedi. Efendiiiiim, siz bilmezsiniz bu herif benim eski sevgilim, eski sevgiliden arkadaş olmaz lafına da büyük kapak, en azından ben öyle düşünüyorum, yarım asırdır tanıyorum, ama iyi ki de eski sevgilim çünkü bu cevap ilişki bitirir, dost arkadaş söyleyince kahkaha atıyorsun. Biz de öyle yaptık zaten. Gülüp anlayış göstermek sanırım bu devirde önemli.  
 
 

Cihancığım, Karaköy'de, kardeş Tuna kontenjanından benle kahve içti. Hafta sonu biraz da onun kafasını şişirmiştim. Dertlerim bitmiyor hali ile çünkiiii fazla vefa vefasızlık getiriyor arkadaşlar.

Pazar akşamı güzel kahveler güzel sigaralar eşliğinde bir Beşiktaş ziyareti yaptım. Yüzümüzden eksik olmaz o kıyak gülüşler. Şu adam kadar dertlerimi dinleyen olmadı İstanbul'da.

Ben ve Ali. Soldaki Ali.
Soundcloud-Turkcell allah belanızı versin both of you. Teknocu adamlara spotify açtırdınız. Spotify parasızken bile konforlu. Sonra aylık dokkuz.nokkta dokkssandokuzz lira, bilemiyorum dostlar.

Yusuf Atılgan'nın kısa öykülerinin toplama kitabını okuyorum. Sonra da Anna Frank'ın Günlüğüne başlıcam. Gezi programımda üst sırada. Nadir Kitap'tan almayı düşlüyorum. Düşlerinde özgür dünya.

Akşama maç var, Pazar da Derbi. Valla 1 ülkeye 1 derbi gündemi yetiyor. Çok özür dilerim ama seçime kadar iyi sikiş dönecek.

Ne seçimi ya, biraz da benim hakkımda konuşalım.

Herkese iyi haftalar. Kıpslaşmaya devam. Küs uyumayın ve bana grip bulaştırmayın. 

28 Temmuz 2015 Salı

Kopenhag Gezi Notları (3)

3.Gün
 
En keyif aldığım adresleri bugüne koydum, hip mekanlara bolca zaman ayırdım. Son günü şehirde, lokal bir İskandinav tadında yaşadım.
 
Kahvaltı sonrası ilk adres, şehrin "en hip" kahvecisi The Coffee Collective. Şehirde 3 şube bulunuyor, büyük şubede kahve ile ilgili eğitimler, tadım günleri ve workshoplar oluyor, ben zaman nedeni ile nispeten en yakın olan, Torvehallerne'ın içindekine gittim. Torvehallerne, Türkiye'de henüz çok yaygın olmayan ama aklınıza City's Mahalle'den hallice, daha samimi bir yiyecek-içecek pazarı olarak aklınızda canlanabilir.
 
 

The Coffee Collective, kahvelerini özenle Güney Amerika'dan ve Afrika'daki satıcılardan doğrudan alan; 4 karizma Danimarkalı kahve girişimcisinin kurduğu bir marka. Bence görsel işleri ile de bir PR harikası. Açıkçası ben, Scandinavia Standard sayesinde tanıştım. National Gallery of Denmark'ın girişinde bir tabelada, müze müdürüne sorulan "şehirde sizi etkileyen 7 mekan" cevaplarında, bu kahvecinin ismine rastlamak hiç şaşırtmadı. Mekanda bir El Salvador kahvesi denedim. Kolay içimli, meyveli tatlar bırakan bir kahve. Şu görseldeki tontik Barista kadınla sohbet ettik. İstanbul'dan geldiğimi söyledim.  Torvehallerne ve The Coffee Collective, Vendersgade 17'de.
 
Müze kartımın bitiş süresine yetişmek için, kapısında çılgınca bir kuyruk olan, -saraya doyduğumu düşünerek- Rosenborg Saray'ını elemek zorunda kaldım ve gezide beni eğlendiren diğer adreslerden biri, Designmuseum Denmark'a geçtim. Yol üstünde, tamamen tesadüfi rastladığım Krusemyntggade 'den yürüdüm. 2. Dünya Savaşı'nda hasar almadan kurtulmuş bazı lokal yapılar var. Eşsiz Danimarka mimarisi. Açılsın VSCOcam'larrrrrr kdhsajkhs.

Rosenborgslot
Random bir apartman ve sokak


Krusemyntggade
Designmuseum Denmark, yine geniş bir zaman dilimi içinde, İskandinav merkezli sanatçıların yarattığı endüstriyel eşyaların, akımların, projelerin, değerli ürünlerin sergilendiği kronolojik bir müze. Şehirde 2 adet görünüyor ancak biri kapanmış. Bu, güncel ve bilineni. Çok ama çok keyifli gezmesi. Misal "Oha bu sandalye çok tanıdık" dediğinizde, altında 1930 tarihini görüyorsunuz. Fashion & Fabric sergisi mutlaka ziyaret edilmeli. Her şey öyle yaratıcı ki, İskandinav ırkına büyük saygı duyuyorsunuz. Çıkmadan, bahçeli cafesi Klint'de çikolatalı kek ve kahve denedim, ikisi ortalama 60-70 Kron yani 25 Lira. Müze mağazası çok geniş seçenekli. Bir file çanta aldım. Bildiğiniz alışveriş filesi. Hem de bok rengi. I love bok rengi. Bredgade 68 'de.
 
 
1930 yapımı bir sandalye
1855 ipekten gelin ayakkabısı

 
 
Danimarka Ulusal Güzel Sanatlar Galerisi, National Gallery of Denmark, yani Statens Museum for Kunst'a ulaştım. 1900'lü yılların Avrupa ve Uluslararası sanat eserleri, 1750-1900 yıllarına ait Norveç-Danimarka yağlı boya ve heykeller, Kraliyet tabloları, 1300-1800 arası çok eski tablolar ve yine çeşitli sanat eserlerini ziyaret edebilirsiniz. 2. binada ise Modern Sanat, deneysel projeler, günümüz eserlerinden parçalar görmem mümkün. Ben, Jens Juel olduğunu keşfettiğim Danimarkalı ressamın 1797'de resmettiği bu tablosunu, yerlerde yatarak izledim. Renkler için oturulup ağlanabilir. Bir diğer masterpiece'i "Running Boy". Solvgade 48 'de.
 

1797, Jens Juel'in resmettiği tüccar aristokrat Niels Ryberg, oğlu ve gelini
 
Bir diğer mimari harika, Marble Kirke, yani Mermer Kilise, halk arasında Frederik Church. Bu kadar yoğun mermerin kullanıldığı bir kilise ilk defa görüyorum. Genelde kızıl tuğla kullanılıyor, tabi dönemine göre. Geçen sene Münih'te gördüğüm cam kiliseden sonra, köşeyi dönünce karşınıza çıkan bu yapıya, Ohannnnes! diyorsunuz arkadaşlar. Roma'yı andırmıyor mu?  Frederiksgade 4 'de.
 
 
 
Geç bir yemek için, yine Scandinavia Standard'ın ekmeğini yedim arkadaşlar, bence bu site artık bana para ödemeli. 42Raw, vegan ve vejeteryan bir mutfağı olan, en az kahveci kadar hip bir lunch bar. Playlisti çok güzel. Her gün değişen sağlıklı salataları, vegan pizzaları, smootieleri var. Küçük, orta, büyük boylarda tabak seçimleriyle bir menü oluşturabiliyorsunuz. Orta boy servis, içinde incir, lahana, brokoli, bulgur olan değişik 3 salata ve ananaslı bir pizza denedim. Fiyatlar biraz yüksek ama ortam ve lezzet için çok fazlasıyla değer. 116 Kron -48 Lira civarı ödedim. Her mekan gibi cumartesi de olsa 7'de kapanıyor. Pilestraede 32 'de.


 
Roundtower'a yakın olan bir kaç tasarım mağazası var. Yemekten sonra alışveriş yaptım çünkü maalesef 6'da kapanıyorlar. Kendim için bir kaç hatıra aldım buralardan. Notre Dame Design ve HAY Design'ı sadece gezdim, oldukça popüler olan HAY'a Instagram'da rastlamak mümkün. Harika mutfak eşyaları var. Sostrene Grene'den defter, kahve matarası, olmazsa olmaz bez çantalar ve kalemler aldım. Irma'da lezzetli cookie'ler buldum.  Sostrene Grene, Danimarka 1976 kuruluşlu Stationary dediğimiz ürünler üreten, yiyecek de bulunan, high class "1Milyoncu". Başka türlü açıklayamıcam. Instagram'da 173k takipçisi var.

Bunların hepsi birbine benziyor. Notre Dame Design ve Sostrene Grene yanyana, Kultorvet 2 'de. HAY Design Minishop, 42Raw'ın tam karşısı. Irma ise sanırım Macrocenter ayarında pahalı butik bir market, Vesterbrogade'de.

Random bir fırın-cafe

Notre Dome Design Store, aynen sağdaki sepet 300 DKK, yanlış görmediniz.
Otele dönmeden son lezzetli kahvelerden içmek için Baresso'ya oturdum. Kahveler 25-30 Kron, take away yapacaksınız karton bardak 3 Kron daima fazla... This is çevrecilik. Bernstorffsgade 'de. Tivoli karşısı.

Çeşitli oyun ve yürüyüş parkurlarının olduğu Tivoli Bahçeleri, şehrin zengin mimarili sokaklarını ve galerilerini tercih ettiğim için, son planda felan kaldı, gitmedim. Açıkcası çocukların içerde viyak ciyak cirit attığı bir bahçeye zaman ayıramazdım. Kanalda boş boş oturup bira içmek bence daha eğlenceli. Aslında her dakika eğlenceli ve değerliydi burada. Bir Avrupa şehrine daha hayran kalarak geri döndüm. En az 3 güne daha ihtiyacım var. O kadar çok şey geri de bıraktım ki, bir gün gelip hepsini fazlası ile yapacağımı hayal ederek pazar günü uçağa bindim.

İndiğimde İstanbul tam 1 tuvalet terliği gibi yan yatmış, 36 derece sıcakta kavruluyordu. Ertesi gün de 30 insan öldü. Öyle. Bir anda.

Ne güzeldi sabahın 7'sinde güne başlamak, güzel sokaklarda, dükkanlarda yerli halkın sakin hayatlarını izlemek ve hala o gençlerin yaşıyor olması. Grönland'ın ve İzlanda'nın bu ülkeye bağlı olması, hayatımda önemsediğim diğer bir hayalin dipnotu olarak kaldı. Onedio vari sitelerde okuduğumuz "en mutlu ülkeler-insanlar" istatistikleri çok haklı arkadaşlar ve ülkemizin neden sondan 3. sıralarda felan olduğu da bir o kadar pislikçe ve gerçek.

Umarım notlar sizi mutlu etmiştir ve bir yerlerde ufak da işinize yarar. Herkese güzel bir yaz diliyorum. Hayallerinizin peşinden gitmeyi bırakmayın. Hayatın bir yağmur gibi üzerinize yağmasına izin verin ve size getirdiklerinin kıymetini daima bilin.


Hayat ve ben. Aşağıdaki fotoğraf ben.

23 Temmuz 2015 Perşembe

Kopenhag Gezi Notları (2)

2.Gün
 
Avrupa'nın sağlam bir kahvaltı kültürü yok, ama Danimarka'nın Danishleri hakkında tartışmaya girmem.  Kahvaltımı otelde hızlıca çözdüm ve bu bana çok vakit kazandırdı. Bed - Breakfast yani oda kahvaltı konaklamanın en çekilir yanı bu sanırım. Zeytin, domates, meyve, sebze çeşitleri yoktu, çoğu ürün kapalı, salam - yoğurt - tahıl açık. Danishleri ise gezerken her köşe başı şehir merkezindeki fırınlarda rahatça bulabilirsiniz.
 
Halkın % 60'ı ulaşımda bisiklet kullanıyor. O nedenle şehrin her noktasında bu manzara ile karşılaşabilirsiniz. Kiralama noktaları var. Ben yürümeyi tercih ettim. Bisikleti adamlar kullanmıyor arkadaşlar, resmen yiyor. Aşağıdaki gibi, tren garına bisikletini bırakan, şehrin başka yerine aktarma yaparak seyahat ediyor.


Müzeler sabah 11.00'de bazıları ise 10.00'da ziyaretçi alımı yapmaya başlıyor. Tek kuyruk Rosenborg Sarayı'ında vardı, ona da başka bir nedenden giremedim. Çoğu mekanlar geç açılıyor ve erken kapanıyor. Bu biraz da devletin çalışan politikası ile ilgili. Bu nedenle ziyaretlerimi müzelerin saat akışına göre planladım.
 
2. günde, ilk durağım şehrin belediye binası ve meydanı "Kobenhavns Radhus" ve Jens Olsens Saat Müzesi oldu. Beni pek cezbetmedi, minnoş bir müze, giriş ücretsiz, mekanik ilgisi olanlar 5 dakikasını ayırabilir. Ulaşım için ünlü Hans Cristian Andersens Bulvarı üzerinden yürüdüm. Koreli bir çift, Andersens heykeli önünde fotoğraf çekinmek istediler, onlara yardımcı oldum, o zaman siz de benim için bir iyilik yapın dedim. Meydan; City Hall Square yani Radhuspladsen.


Ardından Ny Carlsberg Glyptotek. Tüm gezim boyunca beni en etkileyen atmosfer kesinlikle buranın bahçesiydi arkadaşlar. Bir süre burada kaldım. Bahçede japon balıkları var. Cessie görse çıldırırdı. 2 binadan oluşuyor ve bir salonunda ise, gezilerimin bir klasiği mozaikler mevcut.  Müze, Bira Carlsberg'in kurucunun oğlu Carl Jacobsen'e ait koleksiyona istinaden kurulan bir sanat galerisi. Yunan, Danish, Norveç ve Avrupa sanatçılarının güzel eserleri var. Çok manidar, burayı kurarken Carl Jacobsen, Münih'te, geçen sene gezdiğim Ludwig's 1 Glyptotek 'ten etkilenerek aynı ismi vermiş. İyi bok yemiş.  Dante Bulvarı 7'de.

 

Müzedeki bedava kahve standından aldığım latte, ahh tanrım öyle güzel ki



Lara Favaretto'nın "We Are All Fall Down" konfeti odası. Bu oda, misafir bir eser. İçinde 1,500 kiloluk yeşil konfetiler. 4 pervane çalışıyor. Uçuşan konfetiler küçük tepecikler oluşturmuş ve  yer değiştiriyor. Bu değişimlerin bir başı ve bir sonu yok, yerküre üzerinden yaşarken, aynı zamanda içinde aktığımız hayat gibi, bir salınım ve dalgalanma içindeler. Oradan Milli Müze'ye geçtim.

 
Danish National Museum. Danimarka'nın bir çok zamanını, geniş bir şekilde eşyalarla ve eserlerle anlatılıyor. Derli, toplu, aydınlık ve gezmesi keyifli. Ücretsiz.  1500'lü yıllardaki ev eşyaları, 1600'lü yıllardan kalma bir Danish odası, hippi hareketinin geleneksel imgeleri, 1970'li yılların reklam afişleriyle, güzel detaylar izleyebilirsiniz. Bazı mobilyaların ahşap kokusu beni çok etkiledi. Vestergade 10 'da.
 
 
1800'lü yıllara ait bir Danimarka'lı evin Parlour'u yani oturma odası. Çok etkileyici.

1600-1660 yılları arası bir yatak odası. Ohannes.
 
1973'e ait bir ailenin oturma odası.
 
 
Soldaki Hansen'e ait bir tablo, yapım yılı 1832. Sağdaki ise, Skovgaard'a ait bir tablo, Frederiksborg Saray'ından bir görüntü.
 
Buradan sonra Royal bir havaya girmek için, Kraliyet'in hala bazı toplantıları için kullandığı, Başbakan ofisinin bulunduğu Christiansborg Sarayı'nı ziyaret ettim. Şuanki saray 3. kez inşaa edilmiş hali. 300 yıl öncesine dayanıyor kuruluşu. Efendim premmsesler gibi yetiştirildiğim için atmosfere uyum sağlamakta gecikmedim, şaka bir yana renkler, dekor, eşyalar, işlemeler, merdivenler, sizi inanılmaz etkiliyor. Mermerler korunsun diye haşır huşur galoşla geziyorsunuz. 150 sene öncesinden bahsediyoruz. Kraliyetin soy ağacını, üyelerin portrelerini, ziyaretlerde kullandıkları salonları, hepsini görebiliyorsunuz. Prins Jorges Gade 1'de.
 



Sevgili arkadaşlar, hayatımızdaki bir çok gelenekselleşmiş eşya, marka ve obje İskandinavlardan çıkmış. Bunlar biri de Lego. Çocukluğumda koskocaman bir logo kovası, dedemden doğum günü hediyesi almıştım. Yıllarca oynadım. Ben de buradan hatıra olarak pembe bir su matarası aldım. Ruhsal gelişimde doktorların bile tavsiye ettiği Lego, Vimmelskaftet 37 'de.


Ziyaretlerimin olmazsa olması, şehir kiliseleri. 1209 yılından bu zamana hep bir kiliseye ev sahipliği yapmış olan For Frue Kirke , savaş dönemlerinde zarar görse de,tekrar onarılarak kilise olmaya devam etmiş. Şehrin merkez katedrali olarak diğerlerine öncülük ediyor. Norregade 8 'de.


Diğer bir adres ise Galata tadında bir şehir kulesi; Rundetaarn yani Round Tower, 1642'de yapılmışİlk üniversite kütüphanesinden öte, Danimarka'nın sınırlarının belirlenmesinde sıfır noktası olarak kullanılmış. Şehri 360 derece görmek isteyenler, merdivensiz, sarmal bir rampadan yürüyerek yukarı çıkabilir. Rampa 209 metre yani kulenin etrafını 7,5 kez dolaşmış oluyorsunuz. Arada durup soluk alabileceğiniz ve sigara içebileceğiniz 2 tane tarihi hücre var. Bunlarda dönemin ünlüleri kütüphanede çalıştıktan sonra oturup sigara felan içmişler. Bu localar kullanıma hala açık ve bana biraz ürkütücü geldi. Kobmagergade 52 'de.





Nyhavn kanalına, oradan da Christianhavns kanalına yürüdüm. Nyhavn, Cuma olması nedeni ile biraz curcunaydı. Kanal çevresinin mimarisi harika. Yeni köprü henüz açılmadığı ve kanal otobüsünü sormadığım için Street Foods yakasına geçemedim. Çok yürümem gerekecekti. Siz giderseniz bu yemek standlarının olduğu Papiroen'i ve çok enteresan bir tarihi olan, esrarın serbest olduğu, kavga gürültünün olmadığı, polisin yasak olduğu, evet yanlış okumadınız, devletin karışamadı Free Town Christiania'ı ziyaret edin, zamansızlıktan olmadı. Dönüş yolunda bişiler atıştırdım ve yaz yağmuruna yakalandım. Güzel şehirde kocaman 1 günü daha yedim.

3.gün : "Şehrin en hip kahvecisi" The Coffee Collective,  Torvehallerne, Krusemyntg Gade, Danish Design Museum ve Klintcafe, Staten Museum For Kunst, Marble Kirke , 42Raw, Notre Dame Design, HAY Design, Sostrene Grene, Irma, Baresso Coffee, ve dönmeden biraz alışveriş.