Avrupa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Avrupa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Şubat 2016 Cumartesi

Berlin Gezi Notları (2)

Çok geç yazdım farkındayım ama ne keyfim ne de zamanım var. Kalan yerden devam. Berlin 2. gün...

Hiç iyi bir gece geçirmedim hostelde. Verimsiz bir uyku, gürültülü odalar, bir de hasta, dikkatsiz, gürültülü bir Çinli yüzünden 8'de kalktım. Odadaki herkesi uykusuz bıraktı lanet hasta herif. Biraz dolandım, kahvaltı yaptım, internete girdim. Yahudi Anıtları'na doğru yola çıktım. Çok enteresan bir açık hava müzesi. Gri bloklar rahatsız edici ve ürpertici bir ortam yaratmak için yapılmış. Ben karla kaplıyken duvarların arasında yürüdüm. 1 kişi dahi yoktu. Katledilen Avrupalı Yahudiler Anıtı, Memorial to the Murdered Jewish of Europa , Cora-Berliner Str. 1 'de.
 
Görsel kaynak : durmakesfet.blogspot.com.tr
Brandenburg Tor ise 18.yy 'ın ihtişamı ile tam şehrin ortasında. Berlin'in önemli bir simgesi, duvar yapılınca doğuda kalmış. Tepesindeki olayı, Napolyon söküp Paris'e götürmüş, O'nu yenen kral geri alıp Berlin'e getirmiş. Valla iyi kafa. Ben olsam Napolyon'dan rica ederdim. O da vermezdi. Efendim şöyle güzel bir görselini paylaşıp, Bode Müzesi'ne geçiyorum.
 
Görsel kaynak : gogermany.com
Unter Den Linden Caddesi, doğruca müzeler bölgesine gidiyor. Üstünde bulunan Brandenburg metro kapısından çıkan 2 eleman yanıma yaklaşıp bişiler soruyor, cevap vermeden devam ediyorum ama akıl edip telefonumu korumuyorum. Cebimden almışlar. Polis buluyorum, unut onu diyor, ehh yeter o zaman, ben tatildeyim diyorum ve programa devam ediyorum. Tüm bunlar sadece 20 dakikada oluyor. Bir sürü güzel resim ve anı telefonda gidiyor.
 
Şoku atlatıp, Bode Müzesi'ne gittim. Şarjım %45! Üzüntüden ölücem ama ısınınca biraz toparlıyorum. Bir kahve içtim. İnternet buldum. 1-2 kişiye haber verdim.
 
 
Bode Müzesi, içi çok güzel, keyfim yerine geldi. Irmak kenarında, her yer beyaz. Manzara muhteşem. Bizans dönemine ait heykeller, paralar ve daha eski çalışmaları görebilirsiniz. Üst katlar çok güzel kahve kokuyor! Am Kupfergruben'de. 


Alte Nationalgalerie hemen karşısı. 19. Yüzyıl ile 21. Yüzyıl arası Neoklasik, Roman ve Modernist bir çok esere ev sahipliği yapıyor. Açıkçası, hırsız olayından hemen sonra şu heykel beni çok güldürmüştü. İçerideki büyük okul turunu ve viyak ciyak çocuklar harici hoş bir ziyaretti. Bode-Strasse 3'te.

 
 

Programımda St. Hedwig Katedrali vardı ama üst caddeden yürümek istediğim için rotamın dışına çıkmıştım. Zaten sonra telefonum çalındı. 

Berliner Dom çok çok güzel bir yapı, galeri çıkışı tam da meydanda. Yapı beni çok etkiledi. Açıkçası içine girmeyi canım istemedi bile. Meydanda biraz izledim. Hırsızlık yapan çocukları tekrar gördüm ve hızlıca uzaklaştım.


Meşhur TV Kulesi Berliner Fernsehtrum devasa büyüklükte. Hemen önündeki güzel parkta biraz dolaştım. Neptünbrunnen ve Marienkirche parkın içinde. Kulenin arkası Alexanderplatz'ta ertesi günde takıldım.


Günü biraz erken bitirdim ve akşam üstü yemeği için Pure Origins'e geçtim. İşletmecileri sanırım Türk. Güzel bir tost ve harika bir Earl grey çay içtim. Litfassplatz 3'te. Yemekten sonra otele döndüm, aşırı soğuktu, karın durmasını ve ısınmayı bekledim. Biraz kendime geldim ve çıkıp Friedrichstrasse 'ye doğru yürüdüm. Doğu Berlin'i iliklerinize kadar hissettiğiniz, insanlarının biraz daha donuk ve alım gücünün Batı'ya göre düşük olduğu, 2.el kıyafet dükkanlarının bolluğunu gördüğünüz bir bölge. Yine araştırıp bulduğum, Motz-Der Laden 'den eski ve kullanılmış bir koyun yünü kazak ve annem için bir porselen şekerlik buldum. İkisi toplam 8 Euro tuttu. Friedrichstrasse 226'da. Garip bir yer. Çalışanlar İngilizce bilmiyor. Ben çok lokal yerlerden hemen etkileniyorum. Devamında ise Kik 'e uğradım. Burası da japan pazarı gibi bir yer. Çok severim bilirsiniz. Çok havalı kışlık çoraplar, masa üstü dekoru, tshirtler ve pofidik bir bluz aldım. Hepsi 20 Euro tuttu. Friedrichstrasse 225'da.


Yol üstü Check Point Charlie'i unutmadım. Charlie, duvar zamanı yıkılmadan önceki son askermiş. Müzesine girmedim. 2. Dünya Savaşı tarihine bir miktar mesafeliyim. Hava iyice soğudu. Sokaktan kocaman bir tabak patates aldım ve otele yürüdüm. Kar başladı...

3. Gün : Karlar altında Alexanderplatz ve DDR Museum, Altes Museum, East Side Gallery, Warschauer, Oberbaumbrücke, Oranienstrasse, Kreuzberg, Naunynstrasse ve Kottbusser Tor!

30 Ocak 2016 Cumartesi

Berlin Gezi Notları (1)

İlk gün yazısı evet biraz keyifsiz. Uçaktan iner inmez heyecanla gittiğim Pergamon Museum, Neues Museum, ertesi sabah erkenden ziyaret ettiğim Yahudi Anıtları ve Brandenburg Gate görselleri, kısaca en iyiler, ertesi gün sabah erken saatlerde Unter Den Linden caddesinde yürürken cebimden çalınan telefonum ile kayıplara karıştı. Talihsiz bir deneyimdi. Ama ben kısa kısa buralardan bahsedicem. Sonrasında iş telefonum ile geziye devam edebildim. Bok bir moralle.

Lustgarten - Berliner Dome
Tegel'e 1 saat rötarlı indim. İnternetten satın aldığım ulaşım + müzeler adası Berlincard 'ı A Terminali'ndeki desklerinden teslim aldım. 3 gün için 42 Euro. Tavsiye ederim. TXL numaralı otobüs Havaş gibi çalışıyor. Tek bilet ile müzeler adası ve şehir iç ulaşım çok keyifli, makinaya bir kez okutmanız yeterli. Otobüs her 10dk bir ve 45 dakikada şehir merkezinde. Lustgarden'a yakın bir durakta indim ve (Bergama) Pergamon Museum'a giriş yaptım. Kapalı olan Bergama Kapısı nedeni ile İştar 'dan giriş yapıyorsunuz. Saat 6 ve oldukça kalabalıktı. Mavi Duvarlar, Aslanlı Yol, Antik Kalıntılar, Ege bölgesine ait bolca sütun-taş, Milet Şehri. Güzel bir mozaik. Milet'ten, dönemin bir oda zemininden. Yüzsüz hırsızlar diyip çıktım djfkahf. Koca müzeden bir cümle aklımda kalan bunlar işte. Museum Island, Bodestrasse'de.
 
Görsel kaynak: smb.museum.com

Görsel kaynak : smb.museum.com, İştar Kapısı
Dip not. Hiç bir müzede ve galeride, Alman Tarih Müzesi hariç, kablosuz internet yok.  Sitelerinde yazdığı halde yok. Vermek zorunda değiller elbet ama hazırlıklı olun. Diğer şehirlerdeki konforu bulamadım. Çoğu müzede eserlerin bilgileri de Almanca. Teknik Almancam olmasa da 4 sene bu dili okudum. Etraftaki bilgilerin çoğunu anlıyorum. Bunu da belki bilmiyorsunuzdur, yazmış olayım :)
 
Oradan, beni heyecanlandıran Neues Museum'a geçtim. Kapılar komşu. Birinden çıkıp ötekine giriş yapıyorsunuz. Tüm müzelerde dolaplar askılar ücretsiz. İçeriler sıcak, insanlar yardımcı, soğuk ve sessiz. Çalışanların hepsi 50 yaş üstü. Nefertiti büstü ile yakından ilgilendiğim için Mumyalar, kalıntılar ve belgeler ile hiç zaman kaybetmedim.
 
Nefertiti, hoş bir şekilde gitmiyor bu Dünya'dan ama bilmiyorum karakter olarak kendime çok yakın bulduğum bir yeri var. Gizemli ve güçlü bir kadın. İsmi güzellikten gelen demek. Tek tanrılı dine ilk inanan firavunun karısıydı. Sanat ile dinin ayrıldığı ilk dönemin isimleriydiler. Yönetimdeydi. Dönemin rahipleri bundan inanılmaz rahatsızdı. Öldürüldüğü söyleniyor. O kadar nefret etmişler ki, ölünce bile resimlerine zarar vermişler. Ama Mısır döneminden kalan en görkemli eserlerden biri kireçtaşından yapılmış bu büstü. Asil bir ailesi yokmuş, bir subay kızıymış. Diğer bulunan eserle kıyaslanınca aslında, çok güzel olmadığı, büstünde burnu ve yanaklarının sonradan düzeltildiği keşfedilmiş. Tıraşlı kafası ve sürmeleri ile, mumyasında başında bir darbe izi varmış. Fotoğraf çekmek yasak. Rahatsız eden yeşim renkli büyük bu odada sergileniyor. Başında tam 3 koruma var. Çok özel bir eser. Museum Island Bodestrasse'de. 

Görsel kaynak : smb.museum.com, Nefertiti Büstü

Görsel kaynak : smb.museum.com, Nefertiti Büstü
Hava oldukça soğuk ve temizdi, enerjim yerine geldi, çıktım ve hostele yürüdüm. İyi bir tercih yapmışım. Cityhostel, Mohren metro istasyonu yanı başı, 10 dakikada Alexanderplatz. Kahvaltı dahil 3 gece 52 Euro ödedim. Tertemiz, sıcak, geniş odalar ve çok merkezi. Tek sıkıntısı wi-fi çekmiyor ve odada priz az. Oda arkadaşım italyan bir çocuğa telefonum çalındı diye numara vermekten kurtuldum ama Berghain'a bensiz gittiği için çok üzüldüm. Güle güle ismini anlamadığım İtalyan çocuk, umarım başka bir dünyada karşılıklı dans ederiz. Glinkastrasse 5'te.
 
2. Gün : Yahudi Anıtları, Brandenburg Tor, Bode Museum, Berliner Dom, Alte National Gallery, Alexanderplatz, Berlin TV Kulesi, Pure Origins 'de öğle molası, Friedrichstrasse ve tozlu dükkan 2. elci "Motz Der Laden"de alış veriş!
 

30 Aralık 2015 Çarşamba

Amsterdam Gezi Notları ve Dönüş (3)

Sabah Adriano'nun kırık İtalyanca aksanı ve mutfaktan gelen kahve kokuları ile uyandım. Güzel ekmekler, peynirler ve reçeller ile kahvaltı yaptık. Dapperbuurt'in içinden geçerek yürüdük. Bölgeyi anlattı biraz bana. Bit pazarına vardık.
 
Amsterdam-Oost, 19.yy sonunda işçi sınıfının yerleşmesi ile büyüyor. Semt isimleri halen eski Hollanda koloni isimleri, çok nostaljik; Javastraat, Sumatrastaat, Borneostraat... Bölgede şimdi çoğunlukla Türk, Hintli, Faslı öğrenciler ve aileler yaşıyor. Bölgenin en popüler mekanı Maxwell 'e gitme şansım olmadı ama yapılcaklar listesinde yer alıyor. Mekan, tüm gün açık. Sahibi Fas'lı bir genç. Oranın yüzünün değişmesinde büyük rolleri var. Gençlerin ve yerlilerin çok sevdiği cafe Beukenplein 27 'de
 
 

Gezinin en merakla beklediğim yeri Waterlooplein bit pazarı. Açıkçası beklentimin çok üstünde çıktı. Erken bir saatte gitmekte fayda var. 09.00'da açılıyor. Eşe dosta alıncak hediyelikleri mutlaka buradan alın. 2.el kıyafet, dekorasyon ürünleri, süsleme, aksesuar, sigara aparatları, antikalar, hurda, bisiklet ürünleri, plaklar, cd, poster, parti aksesuarları aklınıza gelecek bir sürü şey. Gezdim, alışveriş yaptım, bir yandan sigara içerken inanılmaz eğlendim. Annemin koleksiyonu için antika 2 tane porselen tabak buldum, ikisi 5 Euro. Şans eseri hangi yıla ait olduğunu bilmediğim bir palto aldım. 10 Euro olduğunu öğrenince pazarlık bile yapmadım. Eve geldikten sonra paltonun "Batı Almanya" üretimi olduğunu fark ettim. Batı. Almanya. Üretim. Batı Almanya yok olm. Giyinip Taksim metrosuna indim, bakışlara alışamadım ilk gün, şimdi pek sallamıyorum. Palto çok havalı. Bit pazarı Waterlooplein 2'de.



Buradan sonra bi 3 saat yok arkadaşlar dljsakdsa.

Adriano'dan beni Hermitage'a bırakmasını istedim. Müzeye nasıl gittik, bileti nasıl aldım ve içeri girdim, wc'leri bulamadım, içerisi sıcacık, tatlı bir uğultu var, pencereden dışarı izlerken 2 saat geçmiş, harika bir bahçe, şekerim düştü, bir kahve-muffin aldım içeriden, biraz kafam düştü, sergiyi gezeyim dedim, tersten girmişim, güvenlik görevlisi çıkardı doğru kata. Oralar biraz karmaşık.
 
 

Hermitage Amsterdam, Altın Çağ'ın portrelerinin toplandığı müze. St.Petersburg'ta olan orijinal Hermitage'ın resmi şubesi. Ben içerideki "Amsterdam'ın Portreleri" sergisini  görmeyi çok istiyordum. İspanyol ressamların olduğu özel bir de süreli sergi var. Goya güzeldi. Girişe bu da dahil. Amsterdam Card geçerli.




 
Ana salona vardığımda kafam hala iyiydi, birden ışıklar söndü! Meyersem salonun kendine ait bir ışık showu varmış. Tabloların üzerinde yanan kafalar!!! Eyvah. 5 dakika felan kendime gelemedim. Harika bir anlatım, çok güzel bir atmosfer! Kahvesi de çok lezzetliydi, Amstel nehrinin hemen kıyısı, 51'de.


Dışarı çıktığımda yönümü bulamadım. Yarım saat bina etrafında dolandım. Niyetim Rembrandt'ın müze evine gitmekti.  Artık niye diye sormayın. Tam o sırada yağmur başladı.

Rembrantplein'e yürüdüm. Flying Tiger, oraların 1 milyoncusu. Evet, burada da buldum bir ucuzcu! Renkli, ucuz ve işlevi çok şeyler var. Şemsiye, pofidik çorap, iphone kablosu, glitzli törpüler, kalemler, defterler aldım. Rembrantplein 2'de.

 
Yağmur hızlandı. Munttoren, bir Galata Kulesi formatında. Ama tadilatta olduğu için üzerinde çöp poşeti gibi mavi bir naylon vardı. Ya da ben öyle hayal etmiş olabilirim. De Oude Kerk şehrin kuzeyinde, Albert Cyupmarket güneyde kaldı. Gidemedim. Şehrin merkezine dönmeye çalıştım, 2 saat Dam Meydanı'nda tramvay durağı aradım. Adriano, "galiba çok sigara içtin" diye whatsapptan yazıyor bi yandan, bi yandan elimde yamulan şemsiye ile savaşıyordum. 9'du eve vardığımda. Kapıyı açtığında bana "Pooorrr" diye seslendi! Sıcak bir kahve aldım, kalan sigaramı içtim. Goygoy yaptık. Kıyafetlerimle uyumuşum...


Sabah çantalarımı hazırladım. O'na 100&1 'de bir kahvaltı ısmarladım. İçi çok tatlış bi cafe. Mauriskade 100'de. Muiderpoort istasyonuna yürüdük.  Böyle iyi niyetli bir yabancıya rastlamak ayrı bir şans. Herşey işin teşekkür ettim ve vedalaştık. Schiphol Havalimanı için farklı bir hatta bindim. Tek biniş kartı 5 Euro. 25 dakika sürdü. Havalimanı içinde indim ve hızlıca check-in'e gittim. Uçaktan önce Heineken içmeyi unutmadan.



Dönüş yolunda; yanımda ve arkamda görgüsüzce bağırıp, sarhoş olan türk kocişkolarla, "ayh ben ot içmem korkarııımm" diyen kezban eşlerle geldim. Kafam açıldı yemin ederim. Keyifsizce eve vardım. Galiba bu dönüşlerin tek güzel yanı kendi yorganım ve minnoşko Tarçın'a kavuşmak.
 
Umarım keyifli bir 3 gün okumuşsunuzdur. Valla ben ufak bir kısmını CTRL + DEL yaptım ama acayip eğlendim. Yakın zamanda kalan adresler ve içemediğim güzel sigaralar için geri gidicem. Daha artık ne içeceksem kshajsgda. Herkese güzel bir kış diliyorum ve gelecek adreslerde, gelecek tatillerde görüşmek üzere diyorum!


28 Aralık 2015 Pazartesi

Amsterdam Gezi Notları (2)

2. gün sabahı, bir koşu hostelden çıktım. Kaçtım desem yeri. Çantamı Couchsurfing vasıtası ile evinde kalacağım ev sahibim Adriano'nun muhteşem manzaralı ofisine bırakıp, tüm gün hafif bir şekilde gezebildim. Sen gez, ben çantanı akşam eve getiririm dedi! Bunun için ona sonsuz minnettarım.
 
 
Çantamı hızlıca bıraktıktan sonra yol üzeri güzel bir kahveci buldum. Kahvaltı ettim. Kartlarımı yazdım, postaladım, yine güzel kareler yakaladım. Hava gri, benim ise Amsterdam Müzesi'ne yetişmem gerekiyordu. Kahve gerçekten çok güzeldi, 2.yi içtim. Ces't Magnigique, Leidse Straat 18'de. 
 
 
Amsterdam Müzesi, şehrin DNA'sını izlemek ve öğrenmek için çok hoş bir müze. İçeride süreli sergilere rastlamak mümkün. Ben Grafiti ve Transeksüellik konulu 2 sergiyi daha gezme şansım oldu. DNA'yı daha çok sevdim çünkü kronolojik çalışmalar daha çok hoşuma gidiyor. En çok ilgimi çeken, 1625'te New York henüz bulunmuşken, bu adamların ticarette 1. olduğu ile ilgili çalışma. Işıklı deliklere burnunuzu yaklaştırıp, ticaretinin yapıldığı kahve, karanfil vb.ürünlerin birebir kokusunu alıyorsunuz. Ayrıca birer canlı örnekleri ile.
 



Amsterdam'ın en eski çizim haritası yine burada. Ancak güneyi yukarıda, kuzeyi aşağıda, bu da ilginç bir detay. Sarı bir koridordan triplere girerek çıkışa gidiyorunuz. İyi ki kafam boştu, yoksu sarılarda kafayı yerdim. Ama Hermitage'da başıma gelenleri 3. gün anlatıcam. Amsterdam Museum, Kalverstraat 92 'de.


 
Anne Frank... Aslında bu isim için ayrı bir yazı bile yazılabilir ama şimdi değil. Nazi işgali sırasında 8 kişi ufacıcık bir evde Alman askerlerinden saklanıyorlar. Bu isimlerden biri 12 yaşında bir Yahudi kız çocuğu. 1943 yılında tuttuğu günlüğüne tüm yaşanılanları kendi penceresinden harika bir dille yazıyor. İspiyonlanan evden, toplama kamplarına gönderilen 8 kişiden biri de babası. Tek kurtulan baba, kızının anısına bu günlüğü saklayan isimlerden teslim alıp, kitap olarak bastırıyor. Ev, müzeye dönüşüyor. Yılda 1 milyon ziyaretçisi var. Kitabı okuduktan sonra, Prinsengracht'da müze ev Anne Frank Huis 'i ziyaret etme konusunda acayip hevesliydim ancak kapısındaki 1 km kuyruktan ve başlayan yağmurdan dolayı elemek zorunda kaldım. İçeri girmek yerine güzel Anne heykeli ve evinin dış görseli ile yetindim. Huzur içinde uyu sevgili Anne, Dünya senden sonra pek de değişmedi. Prinsengracht 263'te.
 
 
Hemen aynı sokakta olan Westerkerk'e de uğrayın. Amsterdam'ın en yüksek yapılarından biri. İçi de çok güzel. Ben her gezimde mutlaka 1-2 sembolik kilise ziyareti yapıyorum. O da bunlarda biri. Ayrıca beni sağanak yağmurdan kurtardı. Çıktığımda hava gayet dönmüştü.
 

Anne'den boş kalan zamanı biraz sokaklarda gezerek doldurdum. Buranın Cihangir benzeri, Jordaan tarafından yürüdüm. Güzel 1-2 kare yakaladım. Dam Meydanı'na geçtim.
 

Sokakların ve evlerin hepsi birbirine benziyor. Küçük, renkli, sıcak, huzurlu... Akşam için, Breda'da yaşayan arkadaşım Yener ile buluşma saati ayarladık. Açıkçası 2009'dan beri tanıyoruz birbirimizi, bir samimiyetimiz var ancak hiç görüşme şansımız olmamıştı. Bu gezi, güzel fırsat oldu. Akşam yemeği ve güzel sigaralar için sözleştik.
 
 
Dam Square 'in tam ortasında çok önemli adresler var. Amsterdam Royal Palace lokal ismi Koninklijk Paleis Amsterdam yani kraliyet sarayı, 15.yüzyılda yapılmış bölgenin en eskisi kilisesi De Nieuwe Kerk, bir demirören avm formatında De Bijenkorf, Taksim Meydanı Takı gibi bir sembol National Monument ve bol memeli, popolu, döşlü balmumu müzesi Madame Tussauds. Sadece saraya ve içinde süreli bir sergi olan De Nieuwe Kerk 'e girdim arkadaşlar. Amsterdam'da yapılacak o kadar başka güzel şeyler var, diğerleri bu yüzden NO!
 
Amsterdam Royal Palace / Koninklijk Paleis Amsterdam 
Saray hakikatten saray. Amsterdam Card geçmiyor. 10 Euro giriş. Kapıdaki hostes kız nereden geldiğimi sordu, İstanbul'u duyunca "Merghağğğba Hojgeldiniz" dedi. Ne alaka dedim yav, 2 ay İstanbul'da yaşamış. Çok seviyorum, my dream city dedi. Allah allah, mesai saati, çalışırken, uyuşturucu kullanmak yasak, bu niye böyle dedi acaba? diye düşündüm. Yani "ehe tişikirlir , dream tabi evet very nice tink yiu" dedim. Ben samimi bulmuyorum bu İstanbul'u sevenleri yaa. "You call dream we call hell dedim :( Bastım yukarı çıktım. Dam Meydanı'nda takılırken, "aloooo nerdesiniz? ben damdayım! diye bağıran görgüsüz köylü türklerden bolca görebilirsiniz.
 
Koninklijk Paleis Amsterdam
De Nieuwe Kerk ise çok haysiyetli bir yapı. 1649'da yapılmaya başlanmış. Need to connect! deyince bilgilendirme masasında duran 78 yaşındaki teyze çok harika bir ingilizc ile bana kilisenin staff wi-fi password'unu verdi. Ayakta alkışladım. İçinde süreli sergiler var, bana Roma temalı Constantine's Dream diye bişiler denk geldi ama cezbetmedi. İçinde kalabalıktan anladığım kadarı ile özel bir kaç tablo sergileniyor. Yav Constantines olsa noolur, ben oranın merkezinden geliyorum zaten. Girişi de 15 Euro ama ben 5 Euro verdim because Amsterdam Card.
 

Saat 16.00'da Yener ile buluşup hemen Vapiano'ya akızladık. Çok güzel çorba, çok güzel İtalyan makarnaları, harika bir inside design, çok pratik ödeme sistemi, efendim, Remprandtplein'e azıcıcık yürüyorsunuz, Amstelstraat 2'de. Biz toplam 22 Euro felan ödedik, çok güzel sunumlar, lezzetli yemekler bulabilirsiniz, tüm gün.
 
100 beygir gücünde kafalar
"Like a local" bir mekanda sigara içmek istiyorsanız, kesinlikle avamlık yapmayın ve Bulldog'a felan gitmeyin çocuklar. Tonla mekan var, tavsiyelere uyun. Ben Greenhouse Namaste'yi duymuştum. Ama Yener'in mekanı Abraxas. İçi harika! Fiyatlar 5-18 Euro arası, çeşite ve grama göre değişiyor. Sarmasını biliyorsanız paket alıp kendiniz yapın, yoksa tek dal yani joint alın. Jonge Roelenstreeg 12'de. Nasıl bir şeyler denemek istediğinizi söyleyin. turistlere karşı açıklayıcı ve anlayışlılar. Bu deneyimi es geçmeyin.
 
 
Orada olduğum süre içinde 2 çeşit içtim. Pure ve Lemon Haze. Pure çok sakin yapan ve sizi mallaştıran bir çeşit. Haze ise Amnesia idi. Çok az hayali görüntüler, biraz enerji, konuşma isteği, dalgınlık, gece sonu az terleme vs. hafif etkileri vardı. Şu ana kadar denediklerimin yanından bile geçmez. Tertemiz, hasarsız sigaralar satılıyor, sonuçta devlet kontrolünde. Üzerinde ziraai veya kimyasal maddeler yok.
 
 
Bir ara haritaya bakarken kaybolduk. Artık ne haldeysek. Çok fazla eğlendik. Kanallarda yürüdük. Yağmur başladı. Leidseplein'e geldik. Vedalaştık. Tramvaya bindim. Kalacağım ev Dapperbuurt 'daydı.
 
 
Gece sonunda Adriano beni duraktan aldı, çok nazikti. Köpek gibi yorgun olduğum için güzel bir sigara daha içtim, bebek poposu gibi uyumuşum. Sabah 8'de Adrino beni uyandırma ve gezdirme sözü verdi! Çok ponçik bir ev sahibi. Sabah uyanınca yukarıdaki muhteşem manzara ile karşılaştım.
 
3.gün; Dapperbuurt yürüyüşü, Waterlooplein Bit Pazarı, bebek poposu kafalara devam, Hermitage Müzesi, Amsterdam'ın Portreleri ve sönen ışıklar, Flying Tiger, şehir merkezinde kaybolmam, fırtına, yağmur, iptal adresler, gece eğlencemiz
 
Warmoerstraat, De Bijenkorf'un arka sokağı.

Amsterdam Müzesi'nden bir tablo
Amsterdam Müzesi girişi