Pazar akşamı oturup son yaşadığım 48 saati düşündüm. Hıımm...
Bir ara hayatta sanmıştım kendimi ama deyildim sanırım. Bölük bölük rüyalar görmüş gibi. Her şey rüyalarım ile karıştı. Kendimi 5'te bir gece klübünde ya da bir an bir beach düğününde çıplak ayakla evlenirken gördüm, hangisinin gerçek hangisinin deyil olduğuna siz karar verin.
.jpeg)
Son dakika bir plan değişikliği ile Cuma günü Lounge96'yı ziyaret etme fırsatı yakaladım. Müthiş güzel bir evi, radyoya çevirmişler. Ev deyil bence orası. Çok özendim diyebilirim. Orada çalışanlar ofislerinin eminim kıymetini biliyorlardır. Kapılarında bir köpenkleri bile var :) Belki 100'de 1'ini gördüğüm bir kişisel arşiv görseli yakaladım ama ciddili kişisel olduğu için gizlilik nedeni ile sadece minik bir parçasını paylaşıyorum sizinle. Güzel sohbet için çok teşekkürlerimi, enerji bulutlarımı, başarı yıldızcıklarını, bol event isteklerimi ve o mutlu köpenk için de kemikli rüyalar gönderiyorum.
Cumartesi günü iş çıkışı naapsam imzaya gitsem mi, gitmesem mi düşünceleri ile eve geldim, fikir değiştirdim kitabı aldım, üstümü değiştirdim ve çıktım. Niyetim imzayı alıp, Nilşah'a uğramaktı. Belki bir film yakalayıp sonra da eve geçebilirdim ama evden çıktıktan sonra 48 saatlik o enteresan zaman dilimine girmiş olduğumun farkına varmadan deri eldivenlerimi geçirip İstiklal'in yolunu tuttum. Kışın yapacağımız Ayvansaray, Balat, Haliç yürüyüşleri için, yol üstünde kahveciye uğrayarak termosumu yeniledim. Aslında çelik bir termos alma niyeti içindeydim ancak kahveyi hemen tükettiğim için orta kademe bir şey aldım. Biraz sıcak tutsun yeter, zaten aşırı sıcak kahve çay sevmiyorum.
Hazzo Pulo'nun içine bir dürümcü açılıyor. Terası efsane bir mekan. İsmi Yirmibir. Burayı not alın arkadaşlar, burayı efsane yapıcaz. Giriş şöyle;
Beyaz'da bişiler atıştırdım, zaman geçti, Ada'ya vardım. Biraz sıra vardı, genç nüfus adamı biraz kitlediği için yavaş ilerledi. Fotoğraf çekilmeler felan. Soğuk oldu, adamcağızı içeri aldılar, içeride devam etti imza. İyi de oldu. Sıra bana geldi, kekeleyerek bir iki şey saçmaladım :) İmzamı alırken de, Ahmet Ümit'in Dünya'nın en tatlış polisiye yazarı olduğuna karar verdim. Evet yanakları sıkılmalık. Hoş bir söz yazarak imzaladı. Bir fotoğraf da ben kopardım. Heyecanla çıktım ordan. "Yaşamın sana hep gülümsemesi dilekleri ile."
.jpeg)
O sırada tribünden çocuklar aradı, buluşuyoruz diye. Bir an unutmuştum, bozuntuya vermedim, gelin ben buralardayım dedim. Onlar gelesiye kadar Balkon Sefası'na Nilşah'a uğradım. Niyetim aslında sıradan bir uğrama gibi olsa da bayaa oturduk deyişik konulardan konuştuk. Sanırım benim bu konuşmaya çok ihtiyacım varmış. Kendimi çok hafiflemiş hissettim. O yüzden cumartesi akşamına güzel giriş yaptım belki de. Nilşah'tan önce Başka Sinema'ya uğrayarak
Inside Ilewyn Davis filmine 1 bilet almıştım. Asude'ye uğradığımda filme 1 saat kalmıştı. Hoşuma gitti, çok fazla içmek zorunda kalmayacaktım :) Biraz oturdum, çocuklarla lafladık, onları Antep deplasmanına uğurladım ve filme yetiştim. Fermina'nın blogunda okumadan önce Brooklyn'li dostumun tavsiyesi ile aklımda kalmıştı. Blogta da rastlayınca, Genç ve Güzel'de olduğu gibi bunu ihmal etmemem gerektiğini düşünmüştüm. Cidden çok şeker bir film olmuş. Yaratıcıları yine şaşırtmamış. Başka Sinema'da bitmeden hemen gidin. İnce espiriler, içten üzüldüğün bir dram ve minnoş kedilerin de rol aldığı bir film. Müziklerine aşık oldum. Akşam biraz dinlemeyi düşünüyorum. Folk parçalar hala kulağımda. Müthişti.
.jpeg)
.jpeg)
Film çıkışı bir heves balıkçıların ordaki sahaf pasajına uğradım ama tabiki dokuz buçukta pasaj kalmamıştı. Elimi telefona attım, rehberi açtım... Ve Ali'yi aradım...
O akşam Hazzo Pulo'da tayfa toplandı. Kış - yaz event konuşuldu, açık kafalar ile çaylar içildi, sohbetler edildi, avaz avaz gülündü. Sonra ikiye ayrıldık. Eve gidecekler ve eve gitmeyecekler. Öteki grup ayrıldı. Benim niyetim kalanlar ile biraz takılıp eve geçmekti ama elbette öyle olmadı. Ben şansımı zorlayıp The Hall'daki İf! Müzik'e girdim. Diğerlerinin girişini ayarlayamadım ve zaten müzikler de berbattı. (Çok manidar) Ordan çıkıp Kasette'e geçtik, Semih ile ayak üstü işlerden güçlerden sohbet ettik, çıktık bişiler içtik, geri döndük. Küçük Otto'ya girdik. Bu arada Fırat da geldi, sayı 4 serseriye çıktı. R2D2'ye baktık, boştu. Ordan Propaganda'ya uğradık. İlker çalışyordu. Sarmadı, çıktık. Ortaköy Kiki ile Beyoğlu Kasette arasını hatırlamıyorum. Orayı geç. Büyük umutlar ile gittiğimiz Ortaköy Kiki'yi kapalı bulunca çok üzüldük ama yılmadık. Cihangir'e çıktık. Ordaki Cihangir Kiki'yi yokladık. Biraz kaldık ordan da çıktık. Tekrar Kasette'e uğradığımızda gerçekten ortamın toparlandığını gördük ve saat 3'e geliyordu. Kant felan çalmaya başladı, güzel oldu. Sırayı belki karıştırmış olabilirim ama cidden çok güzeldik hepimiz ve after'ı Koma'da yaptık. Zaten 3'te açıldığı için biraz Tomtom 'da sokakta oturup laflamıştık. O sırada ne muhabbetler döndü, başlasam yazmaya bitmez. Koma iyiydi. Kapanışı da orda yaptık. After'ın da after'ını Starbuck'ın açılmayan koltuklarına yatarak bitirdim. Gözümü açtığımda kar atıştırıyordu, hava iyice aydınlanmıştı. Henüz kendisi açılmayan kafenin divanında biraz uyumuşum, gözümü açtığımda kucağımda termosla buldum kendimi.
Biraz durdum... Gözlerimi açtım... Şarkı açık kalmış kulağımda. Kahve içmekten vazeçtim. Ellerime baktım. Parmaklarım tamdı. Düşündüm geriyi biraz. Hayat devam ediyordu ve hiç bir sik yapmamanın tatlılığı ile eve gittim :) :) :) :) 3 saniye içinde soğuk evimde uyumuşum.
.jpeg)
Uyandığımda üçtü. Bir kahve içtim. Brooklyn'li dostum aradı. Bugün pazartesi ve biliyorsunuz işlerini halletmek için bineceği oralara bir uçağı vardı. Yemek yaptık Tarabya'daki evlerinde. Yemekten sonra şarap içerken, bir ara içeri gitti geldi. Bir sessizlikten sonra ufak bir kıyamet kopardı. Elinde ise tarihini geçirmiş pasaportu ile geri döndü mutfağa. O saniyeden sonra bir önceki akşam yaşadığım kafaya yakın bir kafaya bir anda geri çıktım. Aşırı heyecan, yüksek tansiyon ve panik. Yardımcı olmaya çalıştık. Olduk da. Telefon görüşmeleri, e-mailler, iptaller, biletler, pasaport randevuları derken, hallettik ve 1 hafta ileriye aldık tüm işlemlerini. Bu sabah pasaportu halletmiş. Biletini de aldık. Çözümledik kısaca. Dün akşam bitirdiğim 48 saatlik bu kısa ömürlük dilimi tamamlamış oldum. Eve 1'de geldiğimde bu 48 saati düşündüm de, sanırım yaşayacağım başka heyecan kalmadı bu hayatta, ona karar verdim. Bunun daha ilerisi LSD felan sanırım.
Allahtan işler sakin, biraz kafayı toplardım. Kahve içtim. Bir kaç e-mail cevapladım. Şuan otelin playlistinde çok tatlı bir track çalıyor. Baktım, Volta Cab - Always In the Place (Session Victim Remix) 'miş. Bu akşam dört gözle yorganıma sarılmaya eve gidicem. Bir çay yapar saat yedide biraz Daydreaming dinlerim.
Fermina'ya bir kez daha geçmiş olsun diyorum (kolunu yaktığı için), ne kadar boklasamda asla ayrı kalamayacağım heyecanlardan, sizin de asla kopmamanızı tembih ediyorum. Tutku evet, tutku ve isteklerinizin peşini asla bırakmayın. Çünkü onlar sizin kalbinizi, birilerinde sonsuz kılıyor.
Bu şarkı ile sizi başbaşa bırakıyorum. Sevdiğim ve hatta tesadüfen buralarda yakın zamanda paylaştığım bir şarkıları olan Purple Disco Machine, 7 Şubat'ta Propaganda'ya
geliyor. Kim yaptı diye sorarlarsa,
Gigology dersiniz. Hadi bakalım iyi haftalarınız olsun.