Senin kokun bugün şehre geliyor ya?
İşte şimdi çiçekler açıyor.
http://www.youtube.com/watch?v=caw1sQtWYZY
24 Ağustos 2013 Cumartesi
22 Ağustos 2013 Perşembe
Çiçek Olur

Galata'ya ineyim bir Pazar.
Saat 22 olsun.
Belki biraz daha geç, şöyle 22.40 gibi,
arasan o çocuk sesinle,
-nerdesin sen!?
-Galata Meydan çok güzel...
-çıkıp geliyorum yanına, bana frambuaz vodka ısmarlayacak mışsın?
Bu kez, ben de en çok sevdiğimiz şeyi söylerim sana:
-Hemen gel,çiçek olur.
https://www.youtube.com/watch?v=J8cRMxB4yII
20 Ağustos 2013 Salı
RISE AGAIN (*) - Ayvalık Tatili Yazıları
Başlıkta anlattığım gibi aslında herşey. Yeniden doğmak. Tekrardan kendine gelmek. Bir kez daha "olmak".
![]() |
| "Rise Again" |
Benim tatillerim son zamanlarda hep son bir yıllık hayat telaşımın arınması oluyor ve çok temiz kafalarda dönüyorum nerede yaşıyorsam. Bu yıl tatilim, bir kaç üzücü durum dışında düşündüğümden iyi geçti ve müthiş güzel umutlarla geri döndüm İstanbul'a. Bunu hayat akışı içince çokca becerebilmek bir marifettir.
İstanbul'dan ayrılmadan önce çok tesadüf tanıştığım tatlı insan Pınar'a Tarçın kedisini emanet ettim. Gitmeden 1 gün önce uğrayarak evin yedek anahtarını bıraktım. Bu sayade kedişlerini gördüm. Ben olmadığım süre içinde sıkca evi kontrol edip Tarçın ile ilgilendi. Bir gün Pınar da tatile giderse, şu yukarda gördüğünüz haydutlar ile ben ilgilenmeye hazırım. Pınar Ablasına burdan çok teşekkür ederiz. Kedişler müthiş çok tatlı! Yolculuğa çıkmadan hemen önce, Grange'nin yeni kitabı Kaiken'i, Sebahattin Ali'nin efsane öyküsü Kürk Mantolu Madonna'yı (ghdgfd yorumumu birazdan yazıcam) ve Yusuf Atılgan'nın Aylak Adam'nı yanıma alarak düştüm Ayvalık yollarına. Burada beni karşılayan, hafif pembeden griye kırık güzel Ege sabahını anlatmaya çalışsam bir tercüme bulamayacağım. 5.50 'de Ayvalık'a bir enkaz gibi girdim ama bu renklerle karşılaşmak, yaşayacağım 20 günlük tatilin belki de en güzel anıydı.
Çok erken evde olduğum için, annemin yanına kıvrılıverdim, uyandığımda Annem kahvaltı hazırlarken ben de bir süredir görmediğim kuzenim Özkan ile çoktan goygoya başlamıştım. Tuna ehliyet kursu nedeni ile 2-3 gün İzmir'den geç geldi. Bir ara balkona çıktım, maviler arasından ton beğendim ve denizi izledim biraz. Yazlıkçı gibi hayat yaşıyorum bir süredir ve artık iyice özlüyorum kışın bu tonları. Kahvaltıyı şu yukardaki güzel manzara eşiliğinde yaptım 20 gün boyunca.
Bir kaç gün evdekilerle vakit geçirdim, o sıralar Ayvalık'ta tatlı-sert rüzgarlar vardı. Kitap, müzik, uyku derken, attım üstümdeki miskinliği. Annemin becerikli mutfağının üstüne ve gelmeden siparişini ettiğim Ege mezelerinin üstüne çöktüm. Sınır koymadan ziyafet çektim sayesinde. Ayvalık bölgesi, o güzel tuzlu denizinde yetişen, basit pişirme teknileri ile leziz şaheserler yaratacağınız deniz otlarına sahip. Bunun yanında artık her meyhanede çok sık rastladığımız mezeleri, en taze sebzeler ile Ayvalık'da yiyebilirsiniz. "Must Do" listenize ilk koyacağınız şey, kesinlikle börülce çeşitlerini denemek olmalı. Pekiiiii, siz hiç denizden çıkan, deniz börülcesi gördünüz mü? : ) (Sol alt- sol resim)
Deniz sezonunu bir kaç gün dinlendikten sonra açtım. Temmuz'da Sarımsaklı denizi soğuk olur ve ben hiç olmayacak kadar soğuk denizi severim. Tatilin son 1-2 günü ısı inanılmaz artmıştı. Hamam suyu gibi denize gerçekte kim girmek ister ki? Bizim buralarda "çivi gibi" diye tabir ettiğimiz mükemmel Sarımsaklı denizinin günlerce keyfini sürdüm. Güneş çok güzeldi. İstanbul'a dönerken, adeta bir Gülşen, bir Eda Taşpınar kıvamında döndüm. Bronz,kaprisli ve mutlu: ) Kalış tarihlerimde üniversiteden sıra arkadaşım, güzel dost Kaya'nın Sarımsaklı'da olması ayrı hoş oldu. O'nun tayfayı uzaktan tanırdım, benim tatilimin uzun olması sayesinde tayfa ile daha çok vakit geçirdim. Güzel ortamları ve plaj ağırlamaları için Kaya, Onur, Selen, Serdar Abi, Simge, İrem, İsmail ve Can'a selamlar...
![]() |
| soldan sağ: Onur - İrem - Serdar Abi - Selen - Silvia - Kaya |
Arife gününden bir gün önce, bloguma da çokca misafir olan Almanya'daki kuzenim Nihan'nın trafik kazası geçirmesi bizi acayip üzdü. Kendisinin kırıkları vardı ama yanında oturan diğer kuzenim Sinan, -erkek kardeşi oluyor- sol ayağını kaybetti. Şimdi bunları çok sakinca yazıyorum ama 1-2 gün hiç uyuyamadım ve evde hava korkunç üzücüydü. Arabanın enkazına bir Alman haber sitesinde rastladıktan sonra, şuan ikisinin de hayatta olmasına çok seviniyorum. Sanırım aksi bir yıkımı asla kabullenemezdim. Asla. Günler içinde oradan güzel haberler aldık. İkisi de şuan çok iyi ve tedavileri devam ediyor. Nihan'nın da dediği gibi, yeniden doğmak bu olsa gerek. Bayram da bizim için onların iyi olduğunu bilerek ve haberlerini almaya devam ederek geçti.
Ayvalık ve Cunda ziyaretlerimin dışında pek bir aksiyona katılmadım. Sarımsaklı ekibi zaten çok iyi olduğu için tekne turu fikrini bile eledim. Bol bol Ege'nin Laciverti hashtag'ini doldurmaya devam etti. Bu arada arkadaşlar, Kaya'nın da bazı resimlerde bu hashtag'i kullandığını gördüm. :) Bu resimler bana ait değil ama albüme neşe katmış :) Biraz aralara çerez oldular ama iyi oldular, minnoşların hepsini çok özledim şimdiden. Tatil sırasında bazı arkadaşlarla Ayvalık'ta rastlaşmışız. Ancak onlar, İstanbul'da 2 sokak üstte oturup, oradayken bile aramayıp sormayıp, Ayvalık'a geldiklerinde ise bana varoş ergenler gibi sms attılar. Benim çok umrumda olmadı. Böyle şeyleri hiç sevmediğimi aslında çok iyi biliyorlar. Sms de bir tercih meselesi demek ki.
Tatilimin son akşamında Süper Kupa maçı vardı, hatta maç var diye, dönüş tarihimi değiştirmiştim. Tuna ile evde çekirdek-bira-bağrış-çığrış ile izledik. Geçen sene, Ekbir'deki Beşiktaş - Galatasaray maceramızdan sonra evde izlemenin isabet olacağını düşündük. Bu sene de orda olsaydık, net olay çıkardı. Drogba'nın güzel bir kafa golü ile açılışı süper kupa ile yaptık. Emirates Cup'ı hiç anlatmıyorum bile... Bu takım bu yıl esecek dostlar. Dönmeden hemen önce Tuna'ya yemek sözüm vardı. Abla - kardeş Cunda'da yemek yedik, gezdik ve kahve içtik. Taşkahve severler olarak kahvesini içmeden dönmedik.
Dönüş günü çok garip bir şey geldi başıma. Biletimi normal şartlarda 837 kez kontrol ederim ama biraz tatil gevşekliğinden olacak ki saatini farklı hatırlayarak garaja gittim. Babam yanımdaydı. 5 dakika bekledikten sonra elim biletime gitti ve az önce kalkan otobüsün benim olduğunu fark edince kısa bir şok geçirdim. Aracın henüz Ayvalık'tan çıktığını öğrendik ve canım babam beni araba ile 20 km ilerdeki otobüse yetiştirdi. Böyle bir dangozluğu nasıl yaparım bilemiyorum ama yine babam sayesinde üstesinden geldim. Hakkını nasıl öderim bu adamın hiç ama hiç bilmiyorum.
Döndüğümde her yıl olduğu gibi sitemkar bir karşılama yaptı Tarçın. Çok özlemiş beni. Pınar Ablası tabiki ilgilenmiş olmasına rağmen beni aramış hep gözleri. Karşılaşınca sevişip koklaştık. Sanırım ben artık büyük bir "Tarçın'nın pofuduk göbeği" aşığıyım. Oradaki koku, anlatılmaz yaşanır.... İş haftasını ise bütün gün evde şarap içerek bitirdim. Tatil modumdan çıkmakla çıkmamak arasında kalmıştım. Zaten Tarçın'ı da çok özlemiştim. Hafta ortası, arkadaşın düğünü için ayakkabı bakmaya gittiğim Cevahir'dan sadece 2 şişe kırmızı şarap ile eve döndüm. Cumartesi günü aradığım ayakkabıyı buldum. Pazar günü de dahil, maç gününe kadar alkolsüz bir günüm geçmedi. Güzel güzel uyudum bütün bir hafta boyunca : ) Bu arada şirince şaraplarına Migros'ta rastlamış olmam beni inanılmaz mutlu etti. Sanırım kışın nasıl kombiden tasarruf edeceğimi buldum arkadaşlar njkgghfgnfhfhkj
Bu güzel ayakkabıyı ve ondan öncesinden bu güzel kitapları alarak kendimi biraz şımarttım bu hafta. Çünkü kışa doğru artık tatil parası biriktircem. Nasılsa maçlara da para vermiyecem için, iyi bir bütçe hazırlamaya karar verdim. O yüzden alışverişleri bu kış biraz erteliyorum. Bu pazar sabah, üst katıma taşınan ve ismine bu blogta rastladığınız Fati @coksuperim arkadaşı kahvaltıya davet ettim. Apartmanımız resmen feno apartmanı oldu kjdaksja, Kahvaltıda sohbet ettik bol bol. İyi ki taşındı, artık kışın daha çok zaman geçireceğiz ve ortak dostlarımızı ağırlayacağız sık sık. Pazar akşamı Cansu ile buluştum. Asude sözümüz vardı. O gece paramparça eve geldik. Çok uzun zamandır bu kadar güzel eğlenmemiştim. Cekin, Line'da çıkmaya başladı, gece sonu ziyaret ettik.Pazar günü sanırım artık bir daha bu kadar alkol almam.Akşam 7'de içmeye başladığımızı düşündüğümüzde, Mardin Otogar'nda uyanmamış olmamız büyük talih.
Gelelim kombineye... Tatil süresince eli kulağında otelden haber bekledim "geldi miiiii" diye ama güzel bir zamanlama ile benim gelişimden sonra otele ulaştı ve kaybolma kaygısını yaşamamış oldum. Neredeyse stada gidip teslim alacaktım ama buna gerek kalmadan ben tatilden döndüğüm iş haftasında yani geçen Perşembe kargo ile teslim edildi. Çok karışıklıklar olmuş. Bu durumdan kayıpsız ve zararsız sıyrıldım. İlk hafta maçımız içerde Pazartesi (dün), Gaziantep ile oynadık. Ben kendi koltuğumu bulduktan sonra Basket maçı biletlerini temin eden kadim arkadaş (@jasinovic) Yasin''nin yanına geçtim, ne güzel tesadüf onlar 2 blok yanımdalarmış. Maçı birlikte izledik. 2-1 biten hareketli bir maç oldu. Wesley ona yakışır bir gol attı. Bu blogta maç yazılarıma çok sık rastlıyordunuz arkadaşlar. Ki ben, kuafördeki sir ağda randevusunu iptal edip, son dakikada, kan ter içinde Nevizade'ya maç izlemeye yetişen bir kadındım ama bu kombine beni çok bozacak. Sonra yok ben bilmiyorum, duymadım, bunun bıyıkları var, zaten erkek gibi, İstiklal'de maç sonrası halay felan çekiyo demeyin. Ben baştan uyarayım.
Bu yazı, tatil yazısından ziyade tatil ve sonrasının yazısı olmuş. Buraya gelmedikçe özlüyorum. Tatil nedeni ile araya zaman girdi ama çok arayı açmiicam artık. Aklımda yapmak istediklerimden önce okumak istediklerim geliyor şu sıralar. Bir kaç kitabı eleyerek, yeni aldıklarımı okumaya karar verdim. Bu boğucu sıcak havaları, evde ve Galata'da kitap okuyarak geçiriyorum. Bu Pazar yine gittim. Ayvalık'tayken orayı öyle özlemiştim ki, Cansu ile buluşmadan önce, oraya zor attım kendimi. Bıraktığım gibi Meydan. Samimi, kalabalık ve meraklı. Ben bir kahve söyledim ve Lavazza'da çalan güzel Angie Stone müziklerinin keyfini çıkardım. Ve, yokuşu yürüdüm yine dönüşte...
Bu şehri, şehirle yaşamayı seviyorum. İçindekiler, kıyısındakiler, yerin altındakiler ya da altına koyduklarım. Hepsi ile birlikte. Bir bütün. Her yeni gelişimde, her dönüşümde, İstanbul sanki beni tekrar doğuruyor. Bu hisse giderek aşık oluyorum. Şehirin sınırları dışında kalan ise, benim de sınırlarımda kalıyor. Bu şehrin dışında kalanlar gelmesinler, istemiyorum. Kürk Mantolu Madonna Maria Puder'ın da dediği gibi, "naapim kuzum, ben de böyle biriyim işte."
Sevgiler, iyi haftalar...
Ps: Tatilde güzel bir playlistim vardı. Çabakçor'un yeni şarkısından etkilenerek bu başlığı kullandım. Deneyin. Yeniden doğmak çok güzel. https://soundcloud.com/doguscabakcor/dogus-cabakcor-ft-elif-rise-2 (*)
Şunlarla ilgili
#egeninlaciverti,
aşk,
ayvalık,
cunda,
delicious,
family,
galatasaray,
hayat,
holiday,
istanbul,
love,
mariapuder,
music,
ninewest,
riseagain,
sarımsaklı,
taşkahve,
tatil,
ttarena,
yenidendogmak
22 Temmuz 2013 Pazartesi
Rüya
Uyandığımda aklımada tek bir şey vardı.
O ses.
Sen.
Gördüğüm rüya.
Çocuk aklınla gelip rüyalara giriyorsun ya...
O çocuk aklınla. O umursamazlığında. Gelip arsızca geceme giriyorsun.
Tanıdık bir köşe. Önünden çokca geçtiğimiz.
Taksim'den yürürken o köşedeki İtaliano Cafe'nin önünde bir rüya işte.
Neden orası bilmiyorum.
Kareli masa örtüleri gözümün önünde.
Metal ibriklerde zeytinyağ, masalarda bekliyor.
Yağmur çiseliyor, hava ılık. İşten çıkmışım sanırım ama nedense gündüz.
Yağmur çiseliyor, hava ılık. İşten çıkmışım sanırım ama nedense gündüz.
Elimde şemsiye.
Karşıdan geliyorsun.
Yaklaştıkça gözlerimi sana kitliyorum, beni görüyorsun.
Senin de elinde bir şemsiye. Yanıma iyice yaklaştığında ise, ilk sen soruyorsun hatrımı.
-A naber, nasılsın?
O ses.
Tını.
O çok sevdiğim tını.
Umursamazlığın yine.
Yuvarlak yüz hatların.
Beyaz dişlerin.
Yüzündeki o çocuksu ifade.
Gözlerinde ilk gördüğüm pırıltı.
Beyaz tshirtün, bisiklet yaka.
Gözlerinde ilk gördüğüm pırıltı.
Beyaz tshirtün, bisiklet yaka.
Siyah uzun saçların.
Ellerin.
Hepsi gerçek gibi.
En çok da buna üzülüyorum.
Hepsi gerçek gibi.
Hepsi.
-İyim sen nasılsın.
-Ben de iyiyim, herşey bildiğin gibi işte.
Gözlerini kısarak kısa konuşuyorsun.
Elindeki şemsiyeyi kapatıp, benimkinin altına sığınıyorsun. Çünkü bana sarılıyorsun.
Sıkıca bırakmıyorum seni. Neredeyse aynı boyda olduğumuz için tüm bedenimle sarılabiliyorum sana.
Dünyalar benim.
Dünyalar benim.
Sanki sokaklarda kimseler yokmuş gibi.
Kokluyorum istemsiz saçlarını. Çok özlediğimden belki.
Sarılmayı kesip, suratına bakıyorum, tepkini merak ettiğim için....
Gülümsüyorsun.
Benim soracaklarımın çok olduğunu biliyormuşcasına, buna fırsat vermeden, Neden aramadın? diye soruyorsun bana.
Neden aramadım?
Neden aramadım?
Neden aramadım?
Neden aramadım?
Neden aramadığım umrunda olmadığı için aramadım.
Diyemiyorum.
Yağmur yağıyor.
Aklıma kaçırıyorum.
Uyanıyorum.
Çok mutsuzum.
Çok.
16 Temmuz 2013 Salı
Zamanımız Az, Sevişmek Gerek
Zamanımız az, sevişmek gerek. Ben şuan yaz mevsiminin tadını çıkartıyorum. İstanbul'da yaz mevsimi ile ruhumu seviştiriyorum. Bu yalnızlığı sevmeye devam ediyorum. Bu durum yaz mevsiminin güzelliğine doğrudan etki ediyor, güzel ödüllendiriyorum kendimi. Bir kaç haftadır iyi tembellik yaptım ve bunu bozayım dedim.
Bir önceki Pazar... Galata'ya indim... Yalnız değildim, bu seferlik. Kahve içtik, güzel Galata Kulesi'ni izledik. İnsanlar, hafta sonu sakinliği, düşünmek zorunda olmadığım dertler, İstanbul. Bir kez daha aşık oldum kendime. Cumartesi de nasıl geçti hatırlamıyorum, çabuk geçti, güzeldi. Lavazza'yı seviyorum.
Bu Pazar, çok uzun zamandır yapmayı istediğim ziyaretleri yaptım. Bir akşam önce kafamın çok iyi olmasına rağmen sabah erkenden uyadım. Sırt çantamı doldurdum, Müzik, kitap, gezi notlarım, defterim, kalemim... Kahvaltıyı yol üstünden bir şeyler ile geçiştirdim. En sevdiğim şeylerden biri de Kabataş'tan tramvaya binmek. Tramvay ile Sultanahmet'e gittim ve Eski Şehir'i gezdim. Kışın aldığım müzekartı İstanbul'da kullanmamanın pişmanlığını yaşıyordum. Süresi bitmeden değerlendirmek istedim. Pazar günü o çok sevdiğim yaz güneşinde bir kaç yer dolaştım. Her şey ama her şey tek kelime ile muhteşemdi.
Bu Pazar, çok uzun zamandır yapmayı istediğim ziyaretleri yaptım. Bir akşam önce kafamın çok iyi olmasına rağmen sabah erkenden uyadım. Sırt çantamı doldurdum, Müzik, kitap, gezi notlarım, defterim, kalemim... Kahvaltıyı yol üstünden bir şeyler ile geçiştirdim. En sevdiğim şeylerden biri de Kabataş'tan tramvaya binmek. Tramvay ile Sultanahmet'e gittim ve Eski Şehir'i gezdim. Kışın aldığım müzekartı İstanbul'da kullanmamanın pişmanlığını yaşıyordum. Süresi bitmeden değerlendirmek istedim. Pazar günü o çok sevdiğim yaz güneşinde bir kaç yer dolaştım. Her şey ama her şey tek kelime ile muhteşemdi.
Bir misafirin bıraktığı İstanbul notlarını elime alarak kısa bir güzergah belirledim. Zaman yettiği kadar gezdim. Saat 7 idi ve ben yine yalnız, sırt çantalı ve müthiş keyifli bitirdim günü. Bu yerleri gezmenin en keyifli tarafı da rotayı kendinizin belirlemesi ve tek başına olmanız. Çünkü bence sürekli size yetişmeye çalışan ya da dikkatinizi dağıtabilecek ihtimali olan birilerinin yanınızda olmasındansa yalnız olmanız daha hoş olacaktır. Gezi esnasında işinize yarayacak bir kaç bilgiyi yazmak isterim. Ama bu mekan gezileri için mutlaka profesyonel bir rehberden yardım almakta fayda var. Bence siz alın. Ben biraz da o atmosfer ile başbaşa kalmak ve eskinin bana hissettirdiklerini tek başına yaşamak için tercih etmedim.
İlk durağım Ayasofya (Hagia Sofia) oldu. Müzekart geçerli, Kapısından da 1 yıllık Müzekart temin edebiliyorsunuz. Resimde yarısı çıkmış. Minibüsler ile seyyar gişeler kurmuşlar. Fiyatı hala 30 Lira. Ayasofya 9'da açılıyor, 5'e kadar ziyarete açık. İçerisi ise büyüleyici, çok mistik. İkonlar dün gibi duruyor. Sütunlardan başınız dönüyor. Işık harika. Üst katı da var, bir kısmı renovasyon içinde, iskeleler pek hoş durmuyor ama kimin umurunda? Benim değildi. 20 dakika oturdum içerde. Dinledim. İzledim. Yaklaşık 1 saat kaldım. Yıllar arasında gittim geldim. Binlerce yılı aynı anda yaşıyorsunuz. Kusursuz bir yapı. İnsan, insanlığı ile gurur duyuyor. Eğer tekrar ibadete açılırsa üzülürüm. Böyle korunmalı. Biraz da heyecandan sanırım, Enrico Dandolo anıt mezarını ziyaret etmeye unuttum. Bu yaptığım gezinin yakında 2.bölümü olacak, o zaman bu mezarı da ziyaret edip, Dan Brown'nın Inferno'sunu anmış olacağım. İstanbul Arkeoloji Müzesi'ni, Kapalı Çarşı ve Kariye Müzesi'ni, 2. gezinin şimdiden programına aldım.
Yerebatan'a yani bir diğer ismi ile Basilika Sistern'e geçtim. Hemen Ayasofya'nın karşı kaldırımından girişi var. Çok görmek istediğim Medusa büstünü gördüm. Sarayın içinde, yürüme yolunun en sonunda. Bakıldığı zaman insanlar taşa dönüşmesin diye ters konulmuş (kafaya gel). Gözyaşı sütunu çok enteresan, sürekli su sızan bir anıt düşünün. Yerebatanın dışında kalan, cadde üstünden Milestone 'u da unutmadım. Bizans döneminde mesafelerin ölçümü için referans noktası olarak alınıyormuş.Sultanahmet Camisi ziyaretim tam da öğle vaktine denk geldi. Bahçesine oturup biraz hocayı dinledim. Etkilendiğimi söyleyebilirim. İçeri girerken standart ibadet yeri kuralları var ve gidecekseniz bunlara dikkat edin mutlaka. Yoksa pek de estetik olmayan ameliyat önlüğü renginde örtüleri belinize kafanıza dolamak zorunda kalıyorsunuz. Neyse ki ben bunu bildiğim için tedbirli gitmiştim. Ayakkabılar mutlaka çıkıyor. Ramazan nedeni ile biraz daha kalabalık ve daha hisli bir ortam var. İçerde de biraz hocayı dinledikten sonra çıktım. Dinlediğim kısımdan aklımda kalanlar islami hayatta 5 S kuralıydı. Teknolojiye de değindi ben tam oradayken. Zaman bilim ve teknoloji zamanı, elbette çocuklarınız da siz de bu dönemin getirdiklerinden sonuna kadar faydalanacaksınız ama iletişim çok önmli ve hiç olmazsa tüm bu getirilere günde 1-2 saat ara vererek ailenizle sohbet edin ve ibadet edin dedi. Konuyu Gezi'ye bağlar şimdi benim şansıma diye düşündüm ama yok, aile içi iletişime biraz daha dini perspektiften baktı, o kadar. Kafa açtım, tamam susuyorum...
Topkapı Sarayı. Burası kesinlikle en az 2 saatinizi alıyor. Düşünsenize 7 kıtaya sahip Dünya'nın en güçlü imparatorluğunun yönetildiği saray burası ve adamlar aç kalsa da kuyruklarını hep dik tutmuşlar, keyiflerinden ödün vermemişler ve o pırlantalı kaplardan su içmeye devam etmişler. Biri de çıkıp, "bir tanesini okutup, önümüze bakalım" dememiş. Arkadaşlar gerçekten boş kafa ile yapılacak şeyler değil bunlar.... Başka dicek bişiyim yok, çok etkilendim. Çıkışta nereden estiyse ve bana önceden çok kıro geldiğini düşündüğüm tuğra motifli, Topkapı Sarayı hatırası Swarovski tasarımı bir kolye aldım. Bu saray ziyaretinde gözüme çarpan ve aklımda kalan tek bir şey var ve hakikatten "koca tarihi gezdin aklında bu mu kaldı" diceksiniz arkadaşlar ama yazmadan edemicem...
Sarayın içinde çeşitli salonlar var ve her salonda farklı şeyler sergileniyor. Hanedan portrelerinin olduğu salonda kitaplardan görmeye alışık olduğumuz tablolara rastlıyorsunuz. Çoğu padişah portresi. Bir takım kaynaklarda üstü kapalı bahsediliyor ama portreleri dakikalarca inceledim ve bu gerçekle yüzyüze gelmek beni bir kez daha şaşırttı. Arkadaşlar bence bu adamların çoğu geydi. Burada cinsel ayrımcılık yapmıyorum tam tersi cinsel tercih açısından saygı duyarak yazıyorum ama müthiş bir tarzları var. Kıyafetler, motifler, eşyalar, yaşam tarzları, zor beğenmeleri, parayı ve toprağı daha çok istemeleri, kaprisleri ancak efemine bir hayatın detayları olabilir. Düşünsenize, marka bir saat yada spor bir arabadan öte ne beklentiniz var şu hayatta? Hanginiz sevdiğinizin giydiği tshirtün rengine dikkat edip, "Aa sen bunu yeni mi aldın hayatım, daha önce giymemiştin" diyorsunuz? Demiyorsunuz. Erkek üç bin yıl öncede davardı özüne baktığınızda. Ama bu ihtişamlı hayattan artık bir beklentisi kalmamış bu devlet adamlarının, sarayın mahsenlerinde oğlan çocuğu kovaladığı fikri bana artık çok sıcak geliyor. Her neyse, uzatmıyorum, tablolar beni çok etkiledi. Tipleri de beni çok etkiledi ve arsızlıkları beni çok mutlu etti. O zamanın şartlarındaki ihtişam bile gözümde ikinci sıraya düştü, acayip hayatlar yaşanmış vesselam. Respect.
Cansu ile baharda İtalya yapalım diyoruz. Bence güzel olur. Venedik, Milano, Floransa, Roma, Napoli... Trenle güzel seyehatlar, güzel İtalya şarapları. Konaklama da ucuz zaten. O yüzden güzel bu rüyayı şimdilik buraya not ediyorum. Tekrar bu rotada görüşmek üzere...
Bu sıralar yapmamam gerektiği halde tatil öncesi çok para harcadım yine. Aslında verdiğim para kitaplara ve kültüre oldu :) Dün D&R'den bi kitap daha aldım ama bir lokmada okuncak bi kitap belli. İsmi "Başkasını seviyorum." Türk bir yazar. Doğan Kitap'tan çıkmış, yazarın ismi bile aklımda değil, ancak giriş cümlesi beni çok vurdu ve hemen aldım. "Başkasını Seviyorum. Bu cümleyi karıma söyledim, yemekten sonra tatlı tabağını hazırlıyordu. Başkasını Seviyorum. Sofrada bardağı uzatır mısın? der gibi çıktı ağzımdan." Bence giriş yapılacak en iyi anlatımlardan bir tanesi olabilir bir kitap için... Hanginiz bu hayatta bu kadar açık sözlüsünüz ki? Hanginiz korkak, güvensiz değilsiniz ki? Hiç biriniz. Hem de hiç biriniz.
Veee, 1 yıldır beklediğim o güzel yaz tatili geldi çattı. Haftaya bugünlerde valiz hazırlıyor olucam. Tuna için geliş-gidiş tarihini bile değiştirdim, 11 Ağustos'ta süper kupa maçımız var. Bu nedenle gidiş tarihi 12'sine aldım. Kardeş birlikte seyredelim diyince biletlerimi güncellettim. Bu yaz Ayvalık'ta Felipe Melo gibi uzun uzun, yayarak tatil yapıcam. 18 Gün. Hıımm. 18.. Aabi ne biliyim ya... Benim 18 günlük bir valizim bile hiç olmadı.
25 Temmuz - 12 Ağustos tarihleri arasında Blog'uma ismini veren Lacivert'te olacağım arkadaşlar. Instagram'dan #egeninlaciverti hashtag'i ile Ayvalık'ın o güzel zeytinyağlı yemeklerini, mezelerini, deniz otlarını, tutkuyu, yaz mevsimini, güneşi, aşkı, kumu ve çektiğim tüm güzel resimleri izleyebilirsiniz. Döndükten sonra "Tatil" yazısı ve tüm notlar burada. Herkese iyi haftalar :) Tatile gideceklere şimdiden iyi tatiller, İstanbul'da kalacaklara ise.... aklıma bişi gelmiyor :)
http://youtu.be/Xmjb1shvqMg
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




.jpeg)

.jpeg)
.jpeg)



.jpeg)

.jpeg)
.jpeg)
.jpeg)

.jpeg)



.jpeg)

.jpeg)
.jpeg)


.jpeg)

.jpeg)
.jpeg)
.jpeg)
.jpeg)


