30 Ekim 2012 Salı

yılın son tatili; İzmir

Geleneksel "İzmir'e en kısa zamanda terkar taşınıyorum kesinlikle!" düşünceleri ile geri döndüm İstanbul'a. Sonradan akıllı bir davranış olduğunu düşündüğüm dönüş biletimin tarihi ise Pazar gecesi idi. Biraz pişmandım o tarihte olmasına çünkü içerde oynanacak Kayserispor maçına denk gelmişti. Maç, cumartesi akşamına alındı (kesinlikle eminim maç pazara yazılmıştı, sonra değişti.) ve dönüş hengamesinde maç seyretmek zorunda kalmadım. Bu arada Tuna ile seyredemeyeceğime üzülüyordum, artık nasıl bir takım sevgisi, nasıl bir kardeş sevgisi varsa içimizde, maçı da birlikte seyredebildik. 

İzmir'e gidiş tarihim, İstanbulluların tatile çıkışından sonra olduğu için yollar boştu ancak nasıl becerdiysem, özellikle 32 numaralı koltuğu internetten satın almama rağmen, yerim orta kapının ve muavin dolabının önüne denk geldi! Benim zaten bu ıvır zıvır konularda inanılmaz şanssız olduğum çokça bilinir. İçeri girdiğimde otobüs havasızlıktan solacaktı, dolabı da koltuğumun içinde görünce sinirlerim daha hareket etmeden gerildi. Allahtan feribot iskelesinde sadece on beş dakika bekledik, yol boştu, verilen saatte İzmir'e ulaştım. Çok rahatsız bir yolculuktan sonra sabahın altısında eve vardım. Sabahın yanan ışıklarında, Manisa'dan İzmir'e inen rampada, o büyülü körfez görüntüsüne tekrar aşık oluyorsunuz. Bu rampayı İzmir'i  tanıyanlar iyi bilirler. Bu görüntüyü seyredince, bütün gerginliğim bitmişti zaten.

Henüz otobüse binmeden öğrenmiştim, Yalova'da yaşayan Teyzem ve eşi bayram süresince birkaç günlüğüne bizimle olacaklardı İzmir'de. Buna biraz tav olup, telefonda cingar çıkardım. Annem buna çok üzülse de, geri vitez yapmak zorunda kaldm. Annem'e 1 yıl sonra ilk defa geldiğim evimde başbaşa olmayı ve onlarla sakin haftasonu kahvaltıları yapmayı hayal ettiğimi söylediğinde, sıkı durun, Annem bana el-clasico "Çok bencilsin, gelen benim kardeşim" diyerek telefonda ağlamaya başladı !?!? Benim ise anlatamadığım "eğer sizinle birlikte olmak istemem bencillik ise, tamam bencilim ama bunun ismi bencillik değil" dedim. Ortalığı karıştırdıktan sonra  nötr kalmayı tercih ettim. Uzun lafın kısası ne kadar süper ötesi anlayışı bir ailem olduğunu hala savunsam da, ailem inatla her konuda beni yaylım ateşi içinde bırakır, düşüncelerimi dış kapının mandalı yapmaya bayılırlar. Bu konuyu telefonda kapattım ancak çok alakasız bir başka konu, benim gitmeme saatler kala gündeme geldi. :) "evlilik ve benim bu konuda beceriksiz olacağım". Bu konuyu aslında ayrı bir başlıkta yazacağım ama bilmediğim tek bir şey var; o da acaba ben bir başka hayatımda evlenip boşandım mı? Yani,o kadar tecrübeli konuşuyor ki annem kesinlikle benim bilmediğim bir zaman dilimi içinde benim evlendiğimi, boşandığımı, ikincisini yapacağımı ve beceriksiz olacağımı savundu durdu. İçinizden anneler zaten olmamış şeyleri olmuş gibi anlatıp yorum yapmaya bayılırlar dediğinizi duyar gibiyim ama sanırım verdiği detaylar bu acı gerçeği doğruluyor :)

Tatil süresince Tuna ile daha çok vakit geçirmeye çalıştım. Kız arkadaşı Sevinç ile tanıştım, Sevinç bana "aynı 90'lı gibisin, Tuna ile aranda 1-2 yaş var gibi görünüyor dedi:) Bomonti Ortaköy'ün tabiki yerine geçemeyecek Karşıyaka Bomonti'de bira içip sohbet ettik. Mekanın ismi Öküz. Orjinal Bomonti Brasserie  bence kesinlikle değil. Yarım ağızla verdikleri masaya carlayınca, tipik İzmir esnafı rahatlığında cevap aldım. Şaşırdım mı? Hayır :) Bu tip durumlar hep mekanist'deki köşeme malzeme çıkartıyor. Sıkıntı yok.

Kümeye oynayan takımlara üç beş gol atınca haklı bir galibiyet sevinci hiç yaşayamıyorum. Bu hep böyleydi. Kayseri maçını görünce, istediğiniz kadar benimle aynı fikirde olun yada olmayın, o güzel golleri, daha iyi takımlara atma beklentisi, içimde büyüdükçe büyüyor. Maçı Tuna'nın fenerbahçeli ve beşiktaşlı iki arkadaşı ile seyrettik, mekandaki tek bayan bendim yine ve çılgın abla formatında bir maç seyrettim, güldük eğlendik maçı aldık. Ha, bu arada götürdüğüm cimbom yağmurluğu o kadar güzel oldu ki Tuna'ya, arada bir böyle enteresan ürünleri kovalayacağım onun için.

Bu tatilin akılda kalan diğer bir kısmı sadece Annemin enteresan işleri değildi :) Bayram'da teyzemlerin istediği ile güzel bir Şirince ve Efes Antik Şehri gezisi yaptık. Geçen sene Annemle Babam bu tarafları detaylı gezmişti, birazcık daha bilgililerdi mekanlar konusunda, bize amatör rehberlik yaptılar. Bu bahane ile  uzun zamandır salladığım yıllık müze kartımı Efes'in girişinde çıkarttım. Tüm bu hengame içinde ve kartımı elime aldıktan sonra aklıma gelen tek kişi O oldu. Her seferinde tatlılıkla "al şu kartını" diye kafamı ütülemesini düşündüm ve şimdi almazsam bir daha hayatta Topkapı'ya gitmem düşüncesi ile 1 saat Efes'in girişinde sıra bakledim, kartı aldım. Gerçi, kartı aldım ama bırak İstanbul klasiklerini, biz yan yana olduğumuzda birbirimizi yiyoruz, İstanbul klasiklerini bana anlatana kadar bir yolunu bulup inşallah yine başının etini yemem ve yıllardır yaptığı rehberlik işinden umarım onu soğutmam :P Bu klasikleri benim detaylı ziyaret etmem artık çok mecburi, bunun için de O'nun yardımına ihtiyacım var. Bu arada konudan konuya geçiyorum ama Tammy bu ay da favorim. Kurban bayramı tebriği beklerken, 29 Ekim kutlaması ile karşılaştım sosyal medyada. Beni çok şaşırttı. Saol Tammy saol, çok düşüncelisin,yine iyi prim yaptın, hll spr dvm knk byl ck ii. Bir sonraki İstanbul ziyaretinde seni Bağcılar'a götürüp, orda bırakmak isterim Tammy.

Şirince; yapısı, tarihteki yeri, bu zamana kadar doğal hali ile günümüze gelmesi iyi, hoş güzel ama vıcık vıcık ticaret kokması, bilmiyorum hoşuma gitmedi pek. Bu sistemin ben de bir parçası oldum ve dayanamayıp güzel bir şişe vişne şarabı aldım. Bir de Melo'ya güzel doğal sabunlardan getirdim. Çok beğendi,ben de mutlu oldum. Efes Antik Kenti'ne yıllar önce gelmiştim ve içini detaylı hatırlamıyordum. Bilgilerimi tazelemek adına iyi bir ziyaret oldu. Üşenmedim, her taşın altına girdim, tırmandım, atladım, zıpladım. Gruplara verilen ingilizce, türkçe rehber anlatımlarının arasına kaynadım. Ufak tefek olduğum için grupların arasında anlaşılmadım. Bir rehber çaktı, gülümesi bana. İngilizce anlatıyorum nasılsa anlamaz diye sallamadı ama yanıldı. Hamamı güzel anlattın abi saol ama yine de bu güzel bilgileri tanıdığım tek aktif rehberden dinlemeyi tercih ederdim...

Bir konuyu iğnelemeden geçmek istemiyorum. Efes'in giriş işlermleri o kadar karmaşık ve görevliler öyle ilgisiz ki, otomatik bilet makinasının başında duran görevli haricinde, ortalıkta düzinelerce dolaşan görevliler lak lak yapmaktan başka bir işe yaramıyorlar. Yazılı - görsel hiç bir yönlendirme yok. Bir kart kuyruğu var ancak onun kart kuyruğunu olduğu belli değil, otomatik bilet gişesindeki görevli makina için size yardımcı oluyor. Olmasa, makinanın ne işe yaradığı bilinmez. Ben kart kuyruğunda beklerken, İspanyol bir çift,ardımda sırada 15-20 dk bekledi, dayanamadım döndüm ve kuyruğun onları ilgilendirmediğini, nakit yada kredi kartı ile otomatik gişeden biletlerini alıp, içeri girebileceklerini söyledim. Gerçekten çok mutlu oldular ve ören yerine girdikten sonra kral yolunda yürüyerek biraz sohbet ettik. İspanyol oldukları için hali ile İspanya'dan gezmeye gelmişler ve dönüş yerleri İstanbulmuş. Kartımı verdim ve otele kahve içmeye davet ettim. Efes Antik Şehrinin bir diğer ismi, Efes Kedi Şehri olmalı, sanırım ziyaretçilerin yakın davranması nedeni ile kediler oldukça bakımlı, besili ve havalı. Sükselerinden yanlarına yaklaşamıyorsun. Elinde yiyecek varsa bakıyor,yoksa dönüp gidiyor, her bir on ziyaretçiye bir kedi düşüyorsa, bana altı kedi düştü. Hepsi ile ayrı ayrı samimi oldum.


Eve vardığım ilk günden otobüse binene kadar dehşet ötesinde yemek yedim, tabir bu ise, mutfaktan çıkmadım, elim o buzdolabının açma yerinden hiç inmedi, dolapları kurcaladım, kahvaltıları ve ara öğünleri hiç kaçırmadım, babamın yaptığı müthiş acılı Antep çiğ köftesini gümlettim, elmalı kurabiyelerin, mezelerin, rakının, yine babamın pişirdiği (bizim evde zor yemekleri babam yapar) biberiyeli ızgara bifteğin dibine dibine vurdum, bu sabah otelde iş başı yapınca, teraziye çıkmaya korktum. Bir kaç gün geçsin, öyle çıkıcam. 

İzmir'den istanbul'a dönüşüm adeta bir kavimler göçü kıvamında idi. Henüz İzmir garajına girmeden, kapısında olan trafik, Alibeyköy'e sabah yedi buçukta varana kadar hiç bitmedi. Yalova Feribot İskelesi, tam bir facia idi, meğersem insanlar Cumartesinden İstanbul'a dönmeye başlamış, ben bir gün erken geldiğim halde, iki saat on beş dakika iskele üstünde feribot sırası bekledim. İnternetten aldığım dönüş biletimin yeri bu sefer diğer obsesif olduğum 12 numaraydı. Neden diye sormayın, inanın bilmiyorum, çok eski zamanlardan kalma bir alışkanlık, 32 ve 12 konusunda açıklamasını yapamadığım bir obsesiflik var. Bu numaralı koltuklarda oturmayı çok seviyorum.Gidişte 12 dolu olduğu için 32 almıştım, dönüşte ise 12 alabilmiştim. Eve, İzmir marşı misali, Tarçın'nın taa kapının öteki tarafından duyduğum miyavlamaları ile dönüş yaptım. Çok şatafatlı bir karşılama gösterdi bana. Kaka kutusu dolmuş, Meltem ablasının doldurduğu mama kabının dibini görmüştü. Yerlere yattı, göbüşünü açtı, ayakkabılarımın içini kokladı. Bu onun özlemini gösterme şekli. Yatağın üstünde biraz debelendikten sonra güzel bir mama ısmarladım, koklaştık, öpüştük, bütün gün koyun koyuna uyuduk. Bütün gün uyuduk diyorum, tam bir ceset gibi döndüm İstanbul'a. Bu sefer grip olmadım ama yolculuk benim bütün enerjimi aldı yine. Sabah eve girer girmez, üstümle başımla öğlene kadar uyumuşum. Sevinç de gelmiş eve, uyandık, Taksim'de bir şeyler yedik. Meltem çalıştığı için ofisine uğradım. Akşam buluşmak için sözleştik.  Eve döndüğümde yine aynı halde uyuya kalmışım, Meltem saat yedide yana yana beni arıyordu, yorgun olduğumu bildiği için görüşmeyi iptal ettik, ben valizleri boşaltıyım, ortalığı toplayım derken saat on bir olmuş. Kendimi tekrar yatakta buldum ve bir tatil dönüşünü ceset gibi bitirmeyi başardım.  Böylece yılın son uzun soluklu tatilini yapmış oldum. Hala 2012 yılından kalma 5 gün alacak iznim var. Bunu acaba yılbaşında tekrar İzmir yapsam mı felan diye düşünmüyor değilim. Yetmedi, yetmiyor. Görmeyi çok istediğim dostlarıma istediğim vakti, zamansızlık nedeni ile ayıramadım. buradan okuyorlarsa, özür dilemek isterim. Zamanı tutamıyorum, zaman İzmir'de öyle çabuk bitiyor ki, İzmirli olmayıp, orda kısa süre kalanlar bile bu fikre katılacaklardır... 

Annem ile yaptığım meşhur tartışma konusuna da gelince, onu başka bir başlıkta yazıcam. Hatun, hakikatten bana boşanmışım ve ikinci kocayı arıyormuşum muamelesi yaptı, çok eğlendim. Her şeyde vardır bir bildikleri, hayat deneyimleri de var diyebilirsiniz ama bir anne, yirmi altı yaşındaki bekar kızına "sen ev hayatını, bu yaşantıyı bilmiyorsun, beceremezsin, sana göre değil artık bu işler, ev kadını olamazsın" diyorsa, annemin çekmecelerini karıştırıp, kimyasal alıp almadığını araştırma zamanım gelmiş demektir. Her buluşmamız; Tarihin Arka Odası kıvamında geçiyor ama ben, artık olmayan bir Pelin Batu  tavrında tartışmalarda sivriliyorum. Aile arasında tavrım nedense bu kadına çok benzetilir,hiç anlamış da değilim...

Anne, buradan sana sesleniyorum, benim ilk kocam kim, biliyorsan söyle, ben hatırlayamadım da !??!

http://www.youtube.com/watch?v=MaAokbRdjDk

cat-gangnam

Tatilde aynen şu haldeydim,

http://pusheen.com/post/30399380187

ps. tatil yazısını da yazıyorum tabiki :)

24 Ekim 2012 Çarşamba

yatağa küs girilmez

Pek blog yazılarında bahsetmem, doğma büyüme Ayvalıklıyımdır ancak ortaokul yedinci sınıftan sonra Karşıyaka İzmir'e taşındık. Böylece Karşıyaka'da ikamet etmeye başladık. Büyük şehire gitme korkusu ile Ayvalık'tan asla ama asla ayrılmak istememiştim ve çok sancılı bir süreçten sonra bunu anca kabullenebildim.  Belalı ergenlik hallerim de, tam o yıllara denk gelmişti! Bu dönemler, internet, cep telefonu, sosyal medya bilmem ne, ilişkileri doğrudan etkileyen araçların hiç biri hayatımızda yoktu. Sokakta gruplar halinde oyun oynayan çocukları ilk defa görmüş, yaşıtım ergenlerin o dönem çok popüler olan rollercoster sürdüğünü imrenerek seyretmiştim. Sanki hayatta başka önemli şeyler yokmuşcasına büyük karın ağrıları çekerek yurtdışından fiyakalı bir rollercoster getirtmiştim Anneme. Ondan hevesimi aldım, piyasaya internet, Google ve icq çıktı... "Büyük şehirde yaşıyorum yea, hayat artık çok modern yea" kafasında olduğumdan aksi aklıma bile gelmezdi. Kimsenin daha internet kafenin ne olduğunu bilmediği günlerde, windows 95 işletim sistemli bir masaüstü bilgisayarım bile vardı. Modemin telefon hattına doğrudan bağlı olduğu ve çevir sesi ile internete bağlantının mümkün olduğu bir dönemdi o dönem. Evi arayanlar saatlerce meşgul çalan telefon ile karşılaşır, kimsenin daha aklı basmadığı için "ay saatlerce bunlar kiminle konuşuyor" derdi. Yediğim azar, eve gelen yüzlerce liralık telefon faturalarının yanında minicik kalırdı. Şimdi telefona ve internete üçyüz lira filan ödediğinizi bir düşünün? Canım Babam ne çok kızardı... Icq, mynet, MTV online, eyvallah bunların hepsi yine kısıtlıydı ve daha çok kitap okuyabiliyordum, daha çok yazı yazabiliyordum. Karşıyaka çarşıda keşfettiğim eski kitapçılara gider, saatlerce kitap araştırır, beğenir, on liraya üç tane kitap alırdım. Kitaplarımı asla kimseye ödünç vermeme huyum ordan kalmıştır. "Herkes kendi kitabını kendi alsın arkadaş!" Kocaman bir kitaplık, kocaman pencereli bir çalışma odası hala hayalimdir. O zamanlardan kalma kitaplarımın hepsi duruyor, iki şehri bir gün birleştirdiğim zaman, o kitapların hepsi tek bir kitaplıkta buluşacak. Şimdi okuduğum ve okumadığım kitaplar mağrur duruyor çakma bir komidinin içinde. Tüm bu değişimleri, popüler kültürün dayattıklarını, bu yeni şehirde yeni hayatta yaşadım. Bazen keşke geç tanışsaydım dediğim oluyor. 

İzmir'e 1998 yazında taşındık. Eşyalar gelmeden önce, evin eksiklerini tamamlamak dışında Karşıyaka'da bulunmuşluğum yoktu. Geldiğimde aşağı sokağını bile bilmezdim. Ekmek almaya bile korka korka gittiğim bir dönemden sonra, on altı yaşımda küçük bir turizmci olup, Ege ve Akdeniz şehirlerini dolaşmak, benim hayatımdaki büyük değişimin kendisidir aslında.

Karşıyaka'daki ilk sabahımda, İzmir'in o yapış yapış, adamı katil olmaya itecek sıcağında uyandım. Hava belki 35, bilemedin 40, bizim ev 5.ci kat olduğu için 45 Derece. Dışarda, bir adam feryat figan bağırıyor. Anlamadım. Uyumaya devam ettim. İkinci sabah, farklı bir ses, aynı tını... Meraktan ölücem. Kalkmadım yerimden, duyduğum ve anladığım tek kelime. “Oyyyyyy” “Danaaaaaaaaa”. Kafamdan bin bir türlü kelime üretiyorum, yok, anlaşılmıyor. Üçüncü gün dayanamadım fırladım kalktım, mutfağın penceresinden sokağı kestim. Arabalı tezgahı olan bir adam. Tamam, bir şeyler sattığı kesin. Aynı gün, kahvaltı sofrasında babama sordum. Gevrek , Boyoz satıyor dedi. Onların ne olduğunu bilmediğim gibi, sözcükler adamların seslediği kelimelere hiç benzemiyor. Babam, görevi nedeni ile biz İzmir'e taşınmadan öncede İzmir'e gidip geliyordu, dolayısı ile "Boyoz muuu?!" diye sorduğumda, "Aaa, bir gün iki tane ye de, şuana kadar neden yemedim diye pişman ol" dedi. Boyoz, çok ince, kat kat hamurdan yapılan, milföy görünümlü, oldukça kalorili ve çok tok tutan atıştırmalıkmış. Hadi anladım Boyoz yerel bir yiyecek, neden Gevrek? İzmir'de günde iki kez pişirilen ve satılan, ilkinin sabah işe, okula, eve alındığı, ikincisinin ise İzmirli kadınların beş çayına ev partilerine aldığı, yanında Ayran içilen gevrek, bizim bildiğimiz simitti. Evet, bizim bildiğimiz çıtır simit. Sonra çekirdeğe çiğdem dendiğini, domatese domat dendiğini de sonraları öğrendim. O yıllardan sonra, gerçek isimlerinin Gevrek, Çiğdem olduğunu düşünecek kadar benim de ağzıma yer edindi. Geçtiğimiz günlerde, sabah evden işe giderken,  Harbiye’de belediyenin seyyar arabasına uğradım, "dayı, bir tane gevrek sarsana" dedim. Dayı döndü, sen İzmirli misin? diye sordu. Ben de, gayri ihtiyari, “evet?!# nerden anladın” diye cevap verdim. "Gevrek deyişinden anladım diye gülümsedi...

Bu akşam kafamda bu güzel anılar ile yola çıkıyorum ve yılın son uzun soluklu tatilini evimde geçireceğim. Yol şarkılarımda Sıla'nın yeni şarkıları olacak. Koca kafam nasıl düşündüyse artık, dönüş biletini tam da Kayseri maçının olduğu güne almışım. Kardeşle bir maç keyfimiz vardı, onu da bitirdim galiba. Ama gönlünü alırım. Store'dan çok beğenerek güzel bir yağmurluk almıştım, onu götüreceğim, tam da İzmir havasına uygun, halı saha maçları yaparken giyebilecek. Dün ki Cluj beraberliği, rezil stad zemini, bize bir sürü kayıplar getirdi.  Kanser olacaksam, bu takım, bu maçlar beni götürecek bu hayattan. Kardeşimle maç değerlendirmesi bile yapamadan dün gece uyumuş kalmışım sinirden.  Ama diyecek hiçbir şeyim yine yok, yine yok. Çünkü yatağa küs giremediğim tek sevdiğimsin be Galatasaray. 

Tek.


görseller : pinterest/fatih maslak,other pinterest users

20 Ekim 2012 Cumartesi

kafamın içi aksiyon


Hayatımdaki aksiyonları minimuma çektim ama rüyalarım o kadar yorucu o kadar aksiyonlu ki, inanmicaksınız ama gece nefes nefese uyanıyorum, sabahları dayak yemiş gibi kalkıyorum yada kalkamıyorum... Alkollü uyuduğum zamanlar adeta bir bebek gibi oluyorum ama eskisi gibi sık aralıklar ile alkol almayı bıraktığım için, son zamanlarda bol bol net ve ayık kafa ile yatağa giriyorum. Kronikleşen işe geç kalma sendromumu tam atmış değilim, geçenlerde yine sözlü uyarı aldım,biraz düzelttim gidişlerimi. Ancak sorduklarında, uykum çok sağlıksız, büyük problemler yaşıyorum, kafamın içi gereksiz bir sürü şeyle dolu desem de kimsenin anlamayacağını çok iyi biliyorum. Kendi kendime bir çareler bulasıya kadar ben çoktan ikinci yazılı tutanağı yemiş olucam!

Dün gece ki rüyamı üç partta bitirdim. İlk partta; heyecanı ve aksiyonu geçtim, bana yapılan işkencenin acısını etimde hissediyorum, çıkan yangın ateşi yüzüme vuruyor, beni arayan SWAT ekibinin heyecanını ölümüne yaşıyorum. Beni bulamazlarsa hayatım bitti diyorum ve işkencecimin kafama attığı taşların acısını alnımda hissediyorum. Sonra ekip beni buluyor, işkencecimin ailesi ile kanka oluyorum, adam beni öldürecekken hihihi diye salak salak gülüyoruz karşılıklı.

İkinci partta, kendimi birden eski erkek arkadaşımla Korn konserinde buluyorum. O Jonathan Davis'in vahşi sesini, boktan bir kır festivalinde boktan bir ses düzeni ile dinliyorum ve Korn lan olm bu, iyisi kötüsü farkmaz diyorum. Fonda freak on a leash çalıyor, barakaların arasında çimlerde oturuyoruz, bira içiyoruz, hava kararmak üzere, mağrur bir halde konuşuyor benimle, her zaman ki sonu başı belli olmayan cümleler kuruyor bana devrik devrik, ben O'na her zaman ki gibi, bir bokmuş gibi davranıyorum,küçümsüyorum ve tartışmaya başlıyoruz. Vay amına koyum adam benle Korn konserine gelmiş, iyi de,O hardcore metal sevmez ki? Ne işi var lan bu adamın benim yanımda diyorum, terk ediyorum konseri. Bırakıyorum adamı, basıp gidiyorum ahıra benzeyen konser alanından.


Sonra eski evime gidiyorum. O güzel deniz manzarılı, sağlık ocağının bahçesini seyreden Ayvalık'daki evime. Bilmem, belki daha önceden yazmış olabilirim ama Ayvalık'taki evimi rüyalarımda çok görürüm. Yani ayda en az bir iki kez vardır bu görüntü. 2+1 olan evin; salonu ve benim oda, harika bir deniz manzarasına bakardı. Bu görüntünün çok sık rüyama girmesini Annem, "orada çok güzel zamanlar geçirdin,unutmuyorsun. En ufak bir sıkıntıda aklın oradaki huzuru arıyor ve rüyanda oraya geri dönüyorsun." demişti. İş yerimde kafama taktığım bir kaç iş yüzünden de bu eve sığınıyorum, anlarım ama , rüyanın üçüncü partında evimin salonundan denizi seyrederken,birden savaş çıkmasına bir anlam veremiyorum. Güzel bir yaz sabahı kahvaltı ederken, Midilli hizasında görünen hayvani ötesi savaş gemileri ile kahvaltı masası dağılıyor. İşin komik tarafı ölüm korkusunu sadece ben yaşıyorum, diğerleri gayet serin kanlı. Rüya bu ya, gemiler o kadar kısa sürede Ayvalık Körfezini geçiyorlar ki, salondan baktığımda gördüğüm o güzel Ege Lacivert'i, soğuk gri metal kaplı bir havuza dönüşüyor. Denizdeki insanların üstünden geçiyor, onları öldürüyor, feryat figan anneme dönüp, "ama olamaz ya, olamaz ya, insanlar öldü, insanlar boğuldu, ne savaşı anne?" diyorum. Annem gayet sakin bir ton ile, "ölmemiştir onlar, ölmemiştir" diyor. Savaş alarmları çalıyor şehirde. Sonra saatin çaldığını anlıyorum... 


Böylece yorgun bir cumartesi sabahına başlamış oluyorum bugün. Tabi sabah uyanınca, kafamı ayrı tebrik ettim. Neden masum insanlar ölürken, adam Korn konserini benle seyrediyor, orasına çok bozuldum. Denizde boğulup, savaş gemisinin altında kalmak varken?

Kafamın içi adeta bir aksiyon şu aralar. Ben galiba çok az alkol alıyorum.  Kafam gereksiz ayık kalıyor. Gereksiz!

http://www.youtube.com/watch?v=jRGrNDV2mKc

görseller:pinterest users.