Pek blog yazılarında bahsetmem, doğma
büyüme Ayvalıklıyımdır ancak ortaokul yedinci sınıftan sonra Karşıyaka
İzmir'e taşındık. Böylece Karşıyaka'da ikamet etmeye başladık. Büyük şehire
gitme korkusu ile Ayvalık'tan asla ama asla ayrılmak istememiştim ve çok
sancılı bir süreçten sonra bunu anca kabullenebildim.
Belalı ergenlik hallerim de, tam o yıllara denk gelmişti! Bu dönemler,
internet, cep telefonu, sosyal medya bilmem ne, ilişkileri doğrudan etkileyen
araçların hiç biri hayatımızda yoktu. Sokakta gruplar halinde oyun oynayan
çocukları ilk defa görmüş, yaşıtım ergenlerin o dönem çok popüler olan
rollercoster sürdüğünü imrenerek seyretmiştim. Sanki hayatta başka önemli
şeyler yokmuşcasına büyük karın ağrıları çekerek yurtdışından fiyakalı bir
rollercoster getirtmiştim Anneme. Ondan hevesimi aldım, piyasaya internet,
Google ve icq çıktı... "Büyük şehirde yaşıyorum yea, hayat artık çok
modern yea" kafasında olduğumdan aksi aklıma bile gelmezdi. Kimsenin daha
internet kafenin ne olduğunu bilmediği günlerde, windows 95 işletim sistemli
bir masaüstü bilgisayarım bile vardı. Modemin telefon hattına doğrudan bağlı
olduğu ve çevir sesi ile internete bağlantının mümkün olduğu bir dönemdi o
dönem. Evi arayanlar saatlerce meşgul çalan telefon ile karşılaşır, kimsenin
daha aklı basmadığı için "ay saatlerce bunlar kiminle konuşuyor"
derdi. Yediğim azar, eve gelen yüzlerce liralık telefon faturalarının yanında
minicik kalırdı. Şimdi telefona ve internete üçyüz lira filan ödediğinizi bir
düşünün? Canım Babam ne çok kızardı... Icq, mynet, MTV online, eyvallah
bunların hepsi yine kısıtlıydı ve daha çok kitap okuyabiliyordum, daha çok yazı
yazabiliyordum. Karşıyaka çarşıda keşfettiğim eski kitapçılara gider, saatlerce
kitap araştırır, beğenir, on liraya üç tane kitap alırdım. Kitaplarımı asla
kimseye ödünç vermeme huyum ordan kalmıştır. "Herkes kendi kitabını kendi
alsın arkadaş!" Kocaman bir kitaplık, kocaman pencereli bir çalışma odası
hala hayalimdir. O zamanlardan kalma kitaplarımın hepsi duruyor, iki şehri bir
gün birleştirdiğim zaman, o kitapların hepsi tek bir kitaplıkta buluşacak.
Şimdi okuduğum ve okumadığım kitaplar mağrur duruyor çakma bir komidinin
içinde. Tüm bu değişimleri, popüler kültürün dayattıklarını, bu yeni şehirde yeni hayatta
yaşadım. Bazen keşke geç tanışsaydım dediğim oluyor.
İzmir'e 1998
yazında taşındık. Eşyalar gelmeden önce, evin eksiklerini tamamlamak dışında Karşıyaka'da bulunmuşluğum yoktu. Geldiğimde aşağı sokağını bile
bilmezdim. Ekmek almaya bile korka korka gittiğim bir dönemden sonra, on altı
yaşımda küçük bir turizmci olup, Ege ve Akdeniz şehirlerini dolaşmak, benim
hayatımdaki büyük değişimin kendisidir aslında.
Karşıyaka'daki ilk
sabahımda, İzmir'in o yapış yapış, adamı katil olmaya itecek sıcağında uyandım.
Hava belki 35, bilemedin 40, bizim ev 5.ci kat olduğu için 45 Derece. Dışarda,
bir adam feryat figan bağırıyor. Anlamadım. Uyumaya devam ettim. İkinci sabah,
farklı bir ses, aynı tını... Meraktan ölücem. Kalkmadım yerimden, duyduğum ve
anladığım tek kelime. “Oyyyyyy” “Danaaaaaaaaa”. Kafamdan bin bir türlü kelime
üretiyorum, yok, anlaşılmıyor. Üçüncü gün dayanamadım fırladım kalktım,
mutfağın penceresinden sokağı kestim. Arabalı tezgahı olan bir adam. Tamam, bir
şeyler sattığı kesin. Aynı gün, kahvaltı sofrasında babama sordum. Gevrek ,
Boyoz satıyor dedi. Onların ne olduğunu bilmediğim gibi, sözcükler adamların
seslediği kelimelere hiç benzemiyor. Babam, görevi nedeni ile biz İzmir'e
taşınmadan öncede İzmir'e gidip geliyordu, dolayısı ile "Boyoz
muuu?!" diye sorduğumda, "Aaa, bir gün iki tane ye de, şuana kadar
neden yemedim diye pişman ol" dedi. Boyoz, çok ince, kat kat hamurdan
yapılan, milföy görünümlü, oldukça kalorili ve çok tok tutan atıştırmalıkmış.
Hadi anladım Boyoz yerel bir yiyecek, neden Gevrek? İzmir'de günde iki kez
pişirilen ve satılan, ilkinin sabah işe, okula, eve alındığı, ikincisinin ise
İzmirli kadınların beş çayına ev partilerine aldığı, yanında Ayran içilen
gevrek, bizim bildiğimiz simitti. Evet, bizim bildiğimiz çıtır simit. Sonra
çekirdeğe çiğdem dendiğini, domatese domat dendiğini de sonraları öğrendim. O
yıllardan sonra, gerçek isimlerinin Gevrek, Çiğdem olduğunu düşünecek kadar
benim de ağzıma yer edindi. Geçtiğimiz günlerde, sabah evden işe giderken, Harbiye’de belediyenin seyyar arabasına
uğradım, "dayı, bir tane gevrek sarsana" dedim. Dayı döndü, sen
İzmirli misin? diye sordu. Ben de, gayri ihtiyari, “evet?!# nerden anladın”
diye cevap verdim. "Gevrek deyişinden anladım diye gülümsedi...
Bu akşam kafamda
bu güzel anılar ile yola çıkıyorum ve yılın son uzun soluklu tatilini evimde
geçireceğim. Yol şarkılarımda Sıla'nın yeni şarkıları olacak. Koca kafam nasıl
düşündüyse artık, dönüş biletini tam da Kayseri maçının olduğu güne almışım. Kardeşle
bir maç keyfimiz vardı, onu da bitirdim galiba. Ama gönlünü alırım. Store'dan
çok beğenerek güzel bir yağmurluk almıştım, onu götüreceğim, tam da İzmir
havasına uygun, halı saha maçları yaparken giyebilecek. Dün ki Cluj beraberliği,
rezil stad zemini, bize bir sürü kayıplar getirdi. Kanser olacaksam, bu takım, bu maçlar beni
götürecek bu hayattan. Kardeşimle maç değerlendirmesi bile yapamadan dün gece
uyumuş kalmışım sinirden. Ama diyecek hiçbir şeyim yine yok, yine yok.
Çünkü yatağa küs giremediğim tek sevdiğimsin be Galatasaray.
Tek.
görseller : pinterest/fatih maslak,other pinterest users



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder