Merhaaaabaaa. Yeni Gelmedik. Geri Geldik :D
Bu blogu bilenler, bilmeyenler… N’apıyorsunuz yaa, anlatın; oturmaya mı geldik?
Ayol ressssmen en son dört sene önce yazmışım!
Mevzuya girmeden önce size çok samimi bir soru soracağım: Dört sene ne ara geçti? Yuh. Yüzsüzce dört sene sonra buraya geldim ve açık konuşayım; ne yazacağım hakkında hiçbir fikrim yok hahaha. Olan biteni toparlayabilmek için Instagram arşivime geri dönüp bakmak zorunda kaldım ve notlar aldım. Niye? Çünkü size ve bu bloga duyduğum saygıdan. Madem bu kadar zaman geçmiş, bari karşılıklı eğlenelim.
Sert bir dört sene geçirdim dostlar. “Tamam ya, bundan sonrası kolay” derken, oyunda bir anda çok inandığım o kurgu karakterimle ve egomla yüzleşme patch’i açıldı. Türkçedeki tam karşılığını hâlâ bulamıyorum; büyümek mi, hayatı filtreden geçirmek mi, artık üstüme uymayan maskeleri tek tek çıkarmak mı… Ama şundan eminim: yüzleştiğim her mesele, o çok güvendiğim “Sıla” karakterinin başının altından çıkıyormuş. Ve kendisi gerçekten çok yorucu bir kurummuş. Zaman zaman Türkiye’nin devlet dairelerine benziyormuş. İçine giriyorsun, düzeltmek istiyorsun ama neresinden tutsan elinde kalıyor lol.
Covid döneminin bende bıraktığı yorgunluk ve zihinsel verimsizlikle birlikte Berlin’de sürekli şikâyet eden ama değişiklik yapmaya hiç niyeti olmayan bir turşuya dönüşmek üzereydim. Üstelik kendime hiç bakmadım, kilo aldım, çok alkol ve daha buraya yazmaya gerek duymadığım şeyler. En son yazmayı bıraktığımda Marije Berlin’de Erasmus’a başlamıştı ve bana çok yakın bir yerde oda buldu. Onunla daha sık ve acayip keyifli vakit geçirdim. Bu kısmı İngilizceden Türkçeye çevirsem net “she helped me to get my shit together” olurdu. Aynı dönemde en yakın arkadaşım Keykan’la daha da yakınlaştık; hayatlarımızı ve osuruk karakterlerimizi çözümleme evresine birlikte girdik. Bu dört senede bendeki emekleri için ikisine de minnettarım. Bloglarca yazsam bitmez.
Alkole ve düzensiz yemeklere 2022 başında bir dur demeye çalıştım ama yetmedi ve üzerimdeki nereden geldiği belli olmayan bu manevi yükün ne olduğunu ve bunu nasıl hafifletebileceğimi anlayabilmek için Ayahuasca yaptım. (Belki bu kısım daha sonra ayrı bir blog yazısı olur) Mevzulara aslında sert bir giriş oldu. Orada gördüm ki bu yöntem bir “çözüm” değil, aslında bir başlangıçtı. Konfor alanımın dışına çıkmam, fiziksel ve mental sağlığıma ciddi şekilde yatırım yapmam gerektiğini söyleyen bir ödevle döndüm. Aynı yaz, kardeşim evlendi. Hâlâ bana yaptığı şakalardan biri gibi geliyor ajdjfjf. Zaman diye bir şeyin olmadığının canlı kanıtı. Düğünden sonra çantamı alıp ilk kez tek başıma Naxos’a yaz tatiline gittim. O yaz gerçekten çok güzeldi. Sonbaharda Berlin’e döndüğümde birkaç date’e çıktım ve biriyle görüşmeye başladım. Haber ajansındaki işim Covid sırasında giderek daha yoğunlaşmıştı ama buna paralel olarak şirkette olan bitenden (EU’da Rusya’ya uygulanan ambargolar, banka hesaplarına el konması, şirketin ufaktan Almanya’dan kovulması, CV’imin değersizleşmesi vs. vs. tatsız şeyler) inanılmaz mutsuzdum. Ardından Abu Dhabi’ye gittim, sonra da yeni yılı kutlamak için Fas’ta bir road trip yaptım. Dev bir çanta ve en yakın arkadaşlarımla yaptığım 2000 km’lik bu yolculuk bir kaçış mıydı yoksa bir arayış mıydı, cidden hâlâ bilmiyorum. Döndükten sonra dört aylık ilişkimi bitirdim. İçimde bir şeylerin ciddi anlamda uyumsuz olduğunu hissettim.
2023’e girer girmez ikinci Ayahuasca çağrısı geldi. Bu sefer tüm tuşlara bastım. Büyük bir dağılma, ardından toparlanma ve yeniden kurma süreci başladı. Yazıyla anlatınca kolay gibi duruyor değil mi? Ama; sanki ölmek üzere olduğunu fark edip “yok, bu böyle olmayacak” diyerek geri dönüp kendi karanlık taraflarınla yüzleşmeye karar vermek gibi bir durumdu. 2023 tam olarak böyle bir seneydi. Ayahuasca’dan döndükten sonra büyük bir kırılma yaşadım ve iş değiştirme kararı aldım. Gerçek dünya işlerine döndüm; Alman vatandaşlığı meselesini biraz askıya aldım. CV’mi yeniledim, iş aramaya ve görüşmelere başladım. Her şey yaklaşık dört ay içinde oldu. Bu sırada Amsterdam, Valensiya, Türkiye ve St. Petersburg seyahatleri yaptım. Rusya’da devletin düzenlediği ve ajans adına gittiğim o beş günlük seyahat muhtemelen benimle mezara gider. O dönem ajans, benim için kurulacak yeni merkeze, yani Abu Dhabi’ye taşınmamı teklif etti. Peki ben onlar için gittiğim St. Petersburg’tan döndükten bir gün sonra ne yaptım? Yeni iş teklifini kabul ettim ve istifamı verdim. İstifadan sonra Keykan’la Atiya’ya, oradan da yine Naxos’a tatile gittim. Müthiş güzel iki haftaydı. Döner dönmez, neredeyse hiç ara vermeden yeni işime başladım (ki şimdi buradan bakınca bunun bir hata olduğunu düşünüyorum). Hayatımda gerçekten yeni bir level açılmıştı. Yıl sonuna kadar spora ağırlık verdim ve Noel / yeni yıl tatili için on günlük İzlanda turunun planlarını yaptık. Niyetimiz kuzey ışıklarını görmekti ama kuzey ışıkları hariç adada görmediğimiz bir şey kalmadı ahahaha. Kıyıya avlanmaya gelen dev balinalar da buna dâhil. Hatta çok alakasız bir şekilde, yıllar önce haber ajansında tanıştığım ve birlikte çalıştığım, Reykjavik’te yaşayan bir arkadaşımla bile buluştum. Adanın kendisi, başlı başına bu dünyadan olmayan bir yer gibiydi.
2024 açıkçası keyifli başladı. Kendi farkındalığımın arttığı, fiziksel ve ruhsal dönüşümümün görünür hâle geldiği bir yıl gibi hissettirdi. Kendimi çok iyi hissediyordum. Yeni işime alışmaya başlamıştım. İş için gittiğim Barselona’yı gezme fırsatım oldu. Eski blog yazılarından belki hatırlayanlar vardır; baharda İstanbul’daki en yakın arkadaşım Ali’nin nikâhına gittim ve bir süre remote çalıştım. O yıl ilk kez Keykan’la birbirimizin İstanbul’unu keşfetme şansı yakaladık. Bu arada, aranızda Unkapanı Pilavcısı’nı bilmeyenler varmış? Ben de kendisini gerçekte var olduğuna ikna etmek için Unkapanı Pilavcısı’na götürdüm. Yazın tam ortasında, her şey yolunda gidiyor derken Berlin’e döndüğümde bir kalp kırıklığı ve reddedilme yaşadım. Bu mevzu beni biraz sarstı. O ara kafam dağılsın diye Alman vatandaşlığımı aldım (evet arkadaşınız o sırada Alman olduuuooo ajdsjjfjf ) ve yeniden online dating dünyasına dönmeye çalıştım. Kendime dürüst olmaya söz verdiğim için kısa sürede dating mevzularını saldım. Aslında iyi de oldu. Yaz mevsimine ve arkadaşlarıma odaklandım. Keykan’la birlikte Budapeşte’deki Ozora Festivali’ne gittik. Acayip eğlenceli bir kamp yaptık. Size tüm samimiyetimle söylüyorum dostlar: 38 senelik hayatımın şakasız en güzel 10 günüydü. Aşırı saçma ve aşırı iyi bir festivaldi. Yazın son günlerini yaşamak için yine Malta’ya, Enis ve Ezgi’nin yanına gittim. Öncesinde İstanbul’daki eski ev arkadaşım Gökçe Berlin’e beni ziyarete geldi. Evimden bağlanıp CNBC-e ve Bloomberg’te ekonomist olarak canlı yayına çıkması ve geldiği ilk gün pasaportunu ve cüzdanını Prenzlauer Berg’te daha ilk oturduğumuz mekânda çaldırması dışında kalan zamanlarda benimle güzel bir yaz geçirdi :D Malta’dan sonra Amsterdam’a gittim. Marije’nin evindeydim. Kasım’ın ilk haftasıydı, Hindistan’daki bir haftalık iş gezimden yeni dönmüştüm, remote çalışıyordum. Yeni işimdeki baskı ve şirket iş modelinin (lisanslı yazılım satışı ve lisanssız kullanımların takibi) bende yarattığı inanılmaz mutsuzluk nedeniyle bir anda ciddi bir duygusal çöküş yaşadım. Berlin’e döndüğümde Keykan’la işimi bırakma ve hayatlarımızın genel gidişatı hakkında uzun konuşmaların olduğu bir döneme girdik. “Dönem” diyorum çünkü bu mesele bir akşam bir kahve içip çözülecek gibi değildi. Yaklaşık altı ayımızı aldı. Açıkçası bu süreçte aklımı toparlayabildiğim tek yer spor salonu ve en yakınımdaki bir iki kişiyle geçirdiğim günlerdi.
2025’e girdiğimde ise kafamda tek bir soru vardı: Bir hedefim mi eksik, yoksa artık yavaşlamak mı istiyorum? Hayatım akarken içimde sürekli bir kaygı vardı. “Mutlu olduğum bir işim neden hiç olmadı? Başarılacak ne kaldı? Bir hedefim, bir hayalim bile yok, o zaman ben yetersiz miyim?” sorusu beni sürekli rahatsız ediyordu. Oturup buna bir çıkış yolu bulacak motivasyonu günün sonunda kendimde hiç bulamıyordum. Son on yılda yaptığım seçimlere dönüp baktım. Yürümeyen ya da benim yürütmediğim romantik ilişkileri, kopan ya da zayıflayan yakın arkadaşlıkları, değiştirdiğim evleri, şehirleri, kendimi içinde rahatsız hissettiğim, aklıma gelen bir sürü sosyal veya psikolojik detayı didik didik etmeye çalıştım. Senenin başlarında en yakınımdaki insanlarla burada detaylarına giremeyeceğim tartışmalar yaşadım. İşim, haber ajansından sonra aslında hiç fena değildi. İyi para kazanıyordum. Ancak sorumlusu olduğum pazar Türkiye olunca kafamdaki soru işaretleriyle daha da arttı ve son derece mutsuz bir bahar dönemi geçirdim.
Ve sonra… 1 Nisan’da göklerden bir karar indiiiiii: 2026’da Berlin’de yarı maraton koşacağım ve yıl bitmeden 500 km tamamlayacağım. Bu kart, kendimi tam anlamıyla hedefsiz ve mutsuz hissettiğim bir anda açıldı. Ben de o kartı alıp oynamaya karar verdim. Şimdi dönüp bakınca bu karar bana biraz iddialı geliyor. Çünkü kim tam da 40 yaşına girdiği gün, dili götünde 21 km koşar ki yani? Krizin tam ortasına benzin dökmek gibi bir şeydi bu. Koşulara başladım. 2, 3, 4, 5, 7 km… Yetmedi, koşu kulüplerine gittim. Load Berlin ile düzenli koşulara çıkmaya başladım. Yeni başlayanlarla, yıllardır koşan insanlarla tanıştım, yeni arkadaşlıklar kurdum, koşan arkadaşlarımı destekledim. Koşmayı yeniden sevdim. Haziran’da tatile Türkiye’ye, ailemin yanına gittim ve o sırada aslında çok zor kabullendiğim ama artık tam olarak emin olduğum bir gerçeği kabul ettim: burnout yaşıyordum.
Temmuz’da Berlin’e döndüm ve Adidas’ın 10 km yarışında koştum. Hayatımda katıldığım ilk yarıştı ve çok eğlendim. Ağustos’ta iş yerimin 2026 için bana önerdiği pozisyonu ve çözümü beğenmedim. Türkiye’den sonra tekrar Naxos’a tatile gittim. Gitmeden hemen önce de iş yerimle karşılıklı olarak kontratımı feshettik. Çok garip bir şekilde her şey olması gerektiği gibi oldu: bu sefer tatilde tektim ve buna gerçekten çok ihtiyacım vardı. Tek istediğim; uyku, yemek, yüzmek, koşmak, okumak, anime izlemek ve bazen de hiçbir şey yapmamaktı. Aynen öyle oldu. Dönüş yolunda, Atina’daki son akşamımda Acropolis Müzesi’nin bahçesine oturdum. Müzenin ışıklarını ve yaz akşamını izlerken kulaklığımda Komodo Kolektif’ten Djakarta 3000 çalıyordu.
Çok kısa bir süre Berlin’de kaldıktan sonra Malta’ya, Enis ve Ezgi’nin tekrar yanına gittim. Glitch Festival’de dans ettik, gündüzleri yüzdük, gym’e gittik, uzun kahvaltılar yaptık, akşamları koştuk, yemekler pişirdik, bol bol goygoy yaptık. Çok ama çok güzel bir on gündü. Berlin’e döndüğümde şehir maraton haftası nedeniyle spor ve koşu etkinlikleriyle doluydu. Full maraton koşmamış olsam da, koşmuş kadar eğlendim. Partilere gittim, markaların etkinliklerine katıldım, yeni insanlarla tanıştım ve onlarla koşmaya devam ettim. 30 Eylül ise son iş günümdü. Offboarding yaptım, akşam 5’te ofisten çıktım, eve geldim, yemek yedim ve One Piece izledim. O an sanki evin içine tuhaf bir yavaşlık ve huzur yayıldı. Hayatımda hiç ama hiç oynamadığım bir level daha açıldı: kariyer arası.
Son iş günümün üzerinden tam üç ay geçti. Bugün arkadaşlarıma sorsanız dünyanın en yoğun ve en çok eğlenen işsiziyim diyebilirler hahaha: koşmayı daha doğru öğrenmek ve uzun vadede kendimi sakatlamamak için birebir bir koşu antrenörüyle çalışmaya başladım. Bu yıl bitmeden toplam 500 km koştum. 29 Mart’ta Berlin yarı maratonunu koşacağım ve tam o gün 40 yaşıma girmiş oluyorum. Bunu şu an hayatımda ve kafamda bir milestone olarak belirledim. Hâlen haftanın üç günü gym’de güç antrenmanı, üç günü ise koşu antrenmanı yapıyorum. Tüm bu dört senelik süreçte ise romantik ve sosyal dünyam da sanırım daha “ne istediğini bilen” bir hâle dönüştü. Mesela yıllarca kafamda bir romantik partner modeli kurmuşum ama fark ettim ki ben o modelde biri değildim. O modelde biriyle birlikte olabilmem için önce kendime dönmem gerektiğini anladım. Bu manevi işler burnout’umu hızlandırdı mı? Muhtemelen. Ama yükü taşımak yerine içine çomak soktum. Ortalık dağıldı, ben de…
Şimdi baktığımda ise kendimin ve çevremin biraz daha farkında olduğum bir yerdeyim. Bana ve hayatıma değer getirmeyecek ve yük olacak karakterleri çözebiliyor ve bir sınır koymaya gayret ediyorum. Bana anlamsız, zerre faydası olmayan durumları, geçmişi, geçmişimi, geçmişte benim kalbimi kıran veya benim kalplerini kırdığım insanları, hatalarımı, zihnimde yer tutmaması için bilinçli bir çaba içindeyim. En sevdiğim ve bana en yakın olan insanlarla daha verimli zaman geçirmeye gayret ediyorum. Reiki öğreniyorum; Level 1’i tamamladım, haftaya da Level 2 eğitimim başlıyor. Günlük hayattaki küçük zaferlerimi sesli kutluyorum. Elimdeki en ufak güzelliklerin beni mutlu ettiğini görüyorum ve bunun için her gün minnet duyuyorum. Şikâyet edip kendi huzurumu kaçırmak yerine, “tamam, bunun da böyle olması gerekiyormuş” deyip, yüksek sesle “neeeexxxttt” diyerek ilerlemeye çalışıyorum. Bazen ise hiçbir şey ama gerçekten hiçbir şey yapmıyorum. Hayatta kaç defa dolu dolu “hiçbir şey” yaptınız? Öylece boşluğu izlemek, hiçbir şey düşünmemeye bile çaba göstermeden beyaz bir duvara bakmak, karanlıkta tavanı izlemek ya da sadece beş dakikalık bir meditasyon yapmak… Bunların sayısı kaç? Muhtemelen çok ama çok az. Yirmi sene çalıştıktan sonra hiçbir şey yapmamak zor veya bazen tuhaf geliyor ama buna ne kadar çok ihtiyacım olduğunu net bir şekilde görüyorum. Ve en önemlisi de… Bugüne kadar aklımı kaçırmadığım için kendimle gurur duyuyorum :D
Tabii ki hâlâ her şeyin cevabını bilmiyorum. Pek de bilmek istiyor muyum, o kısım da biraz paradoks. Ama ilk defa bilmemekle barışığım. Elimden geldiğince olanları özetlemeye çalıştım ama dört seneyi bir blog yazısına sığdırmak, hele de içinde bir karakter çalışması olunca, hakikaten aşırı zormuş. Üstelik şimdi dalga geçiyorum ama yazarken yine çok zorlandığım ve beni zaman zaman hâlâ zorlayan başlıklar var. Ama sanırım amaç da bu; her bir kelimeyi yazdıkça içimde organik bir kabullenme oluşuyor ve let it go başlıyor.
Bir sonraki yazı dört sene sonra olmaz umarım. Sizinle tekrar bir araya gelmek güzel. Kendinize iyi bakın, kahve için, sevişin ve asla küs uyumayın!





