29 Ocak 2012 Pazar

köşebaşı sözcükleri

Sarıldı.

Kokladı ve dedi ki; "seni canım yapmak istiyorum. içime sokup,çıkartmamak istiyorum.Orada saklayıp, kimse seni görmesin istiyorum."

Bunlar köşebaşı sözcükleri. Kayıp sokaklarda gözlerimin aradığı yön tabelaları gibi. Son bir dönemeç gibi. Onlar; hayat kurtarır ve elinde harita olmadan gittiğin yüreğin içi gibidirler.

İstenmeyen adrese gönderilen hatıralar değildir bu sözcükler.

27 Ocak 2012 Cuma

Hayat, 5 harften oluşmuyor

10'dan geriye doğru sayıyorum. Gözlerimi tuzlu su yakıyor. Suratım denizin zeminindeki ince kum tanelerini yalarken, suyun altı o kadar berrak o kadar aydınlık ki, huzurla doluyorum. Işık kırılmalarının içinde kaybolmak üzereyim. Yeşil,mavi,sarı yada başka güneşin tüm renklerine dokunmak istiyorum. Kulaklarım uğulduyor,sanki o acıyı hiç yaşamamışım gibi ,sanki hiç doğmamışım burada yokmuşum gibi. Kendimi parçalarcasına aradığım yüzleri denizin renkleri arasında aramak, kumların uzandığı ve tertemiz bir mavinin içinde bulacakmışım gibi. Çok geriye gitmek istemiyorum ama ben yılları unutuyorum arada, tarihleri, insanları. Yapılan hataları, seviyesiz gidişleri,gelişleri, çiçekli bir ara sokakta uçmuş gölgeleri düşünüyorum, elimde bir çanta taşıyorum ısrarla, içine ölmüş bir beden.

Ne zaman ismi kondu bu yaşamın. Ne zaman bekledi ve gitti benim gelmediğimi görüce bir zamanlar? Bir kez daha şansım olsa keşke tek tek sevgi yoksunlarını kaybetmeyi. Ama hayat,eskisi gibi gülmeye hiç benzemiyor.Hayat sürekli okuyup biriktirdiğim onca kelime gibi gelmiyor bana. Hayat, 5 harften hiç bir zaman oluşmuyor.

Hayat, yüzünü ince kumlardan yukarı çekecek kadar. Bir hamlede yukarıda büyük bir nefes almak gibi.

Ve sen...

Buralarda bir yerlerde sana benzer biri olacaktı. Belki görüntüsü biraz tutkuya benzer yada belki aldanışa yada çok uzak olana. Belki çok yakındır. Biraz belki kum tanelerine baksam, o ince örtünün altında, deniz beyaz gibi, çok ilerisi bulanık.Göremedim.

Çünkü sen o kadar ölüsün ki , sanki hiç gelmemiş gibi.

9 Ocak 2012 Pazartesi

utanç yazısı

Yarın olsun ve ben bir kez daha alkışlayım kalbimi, geceden sağ çıktığım için. Şu aralar havalar yine soğudu, sigarayı bıraktım,içmiyorum. Elimde çomak arsızca bekliyorum karşıma çıkmanı çünkü ne zaman bir nefret dayansa kapıma, orada eşikte kalmış gibi aklıma düşüyorsun, kapı üstten alttan kilitli,içeri girmen imkansız. Ben içerideyken ararsan kapı açılacak mutlaka ama bunu kesinlikle istemiyorum. Ben senden hep korktum. Benim yitip gitmemi seyredecek acımasızlığa sahip olduğunu, sakladığım tutkuları yerinden söküp atacak hırslara tutunduğunu biliyorum. İçi güzel olan tüm kelimelerin anlamlarını boşaltmışsın. Suratından ise şuan boyalı sahte sevinçler akıyor.

Ben utanıyorum. Utancımın tek nedeni , sevginin ne olduğunu bilmeyen Sen'i tanımış olmamdır.Ben bu utanç ile yaşamaya devam ediyorum. Sen ne kadar gittim desen de.

29 Aralık 2011 Perşembe

susmamak üzerine bir kaç cümle

Geçen gün yine kızdım birine, sonra aklıma lacivert bir deniz geldi, sonra; doğuştan kör bir insana lacivert rengi nasıl anlatırsın sorusu geldi , bu soruyu sadece hayatımda akıllı olduğunu düşündüğüm kişilere soruyorum. Sorunun cevabını bilmesem de, sormak beni mutlu ediyor. Hayatıma göz ucu ile baksam, lacivert rengin aslında sadece kafamda sonsuzluğu temsil ettiğini görebilirim. Güzeldir o içindeki özgürlük hissi. Elini uzatınca, huzurla elele tutuşacakmış gibi bir çerçeve.

Geçen gün yine güldüm birine, ama çok güldüm çünkü cinsiyet olarak yanlış yaratıldığını düşündüm. İstanbul’un onu hiç sevmediğine, onun da İstanbul’u hiç sevmediğine kendimce karar verdim. İçinde, duygudan yoksun birkaç insan barındırdığını fark ettim. Ne kadar aşağılık bir vaziyette iken, bana musallat olduğunu düşündüm. Onu anlamak için kendime 3 gün süre vermiştim , üstün başarısı sonrası 2 günde anladım küçük aklını. Eğer bu yılbaşında büyük ikramiye bana çıkarsa, ,kaşar erkeklerin kadın cinsiyetine geçmesini ve tüm İstanbul'a vermesini sağlayacak bir dernek kurucam. Bu yükümlülükten onları kurtaracak maddi desteği sağlayabilirim, evet.

Geçen gün birisi için ağladım, ama içim doldu, dayanamadım, öyle bilgisayar başında çalışırken ofiste bir bakmışım fırt diye ağlamışım. Yalnızlık acısı çeken bir dostum için ağladım aslında. Bu konu çok ayrı, onu da başka zaman yazarım. Tam o sırada "ben en son ne zaman ağladım lan" diye düşündüm ve ne mutlu ki hatırlamadığımı fark ettiğim. Cidden hatırlamıyorum. En son kimliksiz bir pezevenk yüzünden katılmıştım, nefesim filan kesilmişti. Gerçi şimdi gelse, bokumu bile vermezdim, ama kendisine çok iyi bir kimlik kartı basmak isterim. Üstünde adam değilsin lan sen yazardı muhtemelen.

Geçen gün birisi için çok şaşırdım, adam olmuş gidiyorsun bana veda ediyorsun yazmıştım, sonra kişilik bunalımları filan hakkında konuştuk, hooop birde baktım ki iki tane kalbi varmış. Dahası tek olan kalbini ikiye bölmüş, öyle yaşamaya devam ediyor. Bana bir şişe şarap borcu var hala, belki marjinal bir kaç mekan gezeriz, kendimize yaptığımız ihanetleri dökeriz Beyoğlu'nun sokaklarına. Ne zamandı bilmiyorum, yine hangi kuyuya düştüğümüzü konuşurken, uyuyakalmışım, sabah uyandım işe yetiştim filan. öyle.

Geçen gün birisi hakkında bir şey öğrendim. sonra içimden dedim ki, çok orospu çocuymuşsun be, hani olunur da, bu kadarını nasıl becermiş aklım almadı. Öyle ki; bu sıfat üstüne, mastır digriii yapar.Arkadaş, bu tipler neden kendilerini bu kefeye koymada birbirleri ile yarışırlar anlamıyorum, neden bir insan , kendine ortalama 80 yıl tahsis edilmiş bir bedenin ve aklın varlığını boş işlerle öldürür. Sonra neden cevap vermedim oluyor. Vermem tabi lavuk, yalan söylemeyi bile beceremiyorsun.

Geçen gün biri ile yazıştım, yazışmaz olaydım, arkadaş özgüven bazen insanı ne komik hallere düşürüyor, söz konusu bir hatuna laf yetiştirmekse, kelimelerin yazıların götü başı ayrı oynuyor, içinden özentilik ve çelişkilik akıyor, tiksinmiyorum bile, tiksinemiyorum bu ucuzluk içinde, aklımı yitiricem bu oynak adamlar karşısında, yavşaklık diz boyu, içip içip kapıma dayanın oldu olacak.

Geçen gün birisine söylendim. Öyle böyle değil, iyi söylendim. Hatta ona söylenirken, kafamdaki tüm diğer haysiyetsizlere de söylendim. Kısa zamanda büyük işler başaracağını sanan ancak beyni sadece yumurtalık bölgesinde çalışan, azıcık daha azim etse bütün İstanbul'un altına yatacak erkek topluluğunu, alkol şişesinin içinde boğulurken seyretmek bana büyük keyif veriyor. Alkol almayanları da var bunların, onlar genelde yandaş birilerini bulup en ucuz elma suyunu tercih ediyorlar, paradan götü 2,5 metre genişlemiş barzolara selam veriyorlar,alkol almadığı için boynu bükük cumartesi gecelerini telefon listesinden kız aramakla geçiriyor. Komikmiş bu tipler.

Geçen gün birine rastladım, eksikmiş kendince. Elinde bazı güzel şeyler varmış ama paylaşamıyormuş. Hayatının bir köşesinde sahip olduğu ve sakındığı şeyleri yakıştıramadığı duygusuz insanlarla muhatap olmuş, öyle anlatıyor. Bende buna biraz kızdım, ne gerek vardı bu hareketlere. Varmış ki demek gitmiş gelmiş bu kahrın içinde. Ben pek hoşlanmadım bu durumdan ama benim gözümün içine bakarak bir şeyler anlattı.Bende inandım valla. Güzel insan.Saygı duyuyorum, retro bir kafası var.

Geçen gün biri geldi, bana dedi ki; yok ya..Gelmedi öyle biri, gelse dahi söyleyecek lafı yok çünkü böyle adamlar kalmadı.Kalitesi alkol bardağının içinde olanlar, söyledikleri yalanların içine gizlenmişler, her bir köşe başında sinsice bekliyorlar. Sadakat eğer bir kadın olsa, onu da becerecek bu lavuklar.

Susmak bana göre değil, hiç bir zaman olmadı. Yukarıda yazdıklarımı yazmasam belki, oraya yazarım, orası olmasa, başka yere, burası olmasa en kötü ihtimal unutamayanların ve yazılarımı peşleyenlerin beynine yazarım bu kelimeleri ama susmak bana göre hiç bir zaman olmadı. Gördüğün gibi aslında değişen bir şey yok, hala sevgisizlikle kıvranan hayatının içinde, silik bir şekilde yaşamaya devam ediyorsun.

Bitti.
Gidebilirsin.

28 Kasım 2011 Pazartesi

usulsüz savunma

karanlıkta yürürken,boynumu küt diye birisi çevirip kıracak ve orada gebereceğim diye çok korkuyorum. hiç kimsenin hiç kimse olduğunu bildiğimiz şu zaman dilimindeyiz. elimizdeki hayatı, sürdürebilme zorunluluğunun ölmekten çok daha zor olduğu gerçeği ile kimse yüzleşemiyor.bir telefon geliyor,yada bir haber okuyorsunuz,bir mail düşüyor inboxınıza ve birilerinin cenazesi olduğunu okuyorsunuz. o ise , bir et yığını haline geliyor. uzuvları sarkmış,cansız,gitmeyi bekliyor.sonra toprak,sonra karanlık,işte acının hepsi o ıslaklığın ve rutubetin altında kalıyor. o dakikadan sonra, herşey anlamlaşıyor.

ben sevdiğim birini kaybetmedim. kaybetmeyide düşünmüyorum çünkü sevdiklerimi,sevebildiklerimi kaybetme için gömmüyorum. gömmek için ölmelerini beklediğim insanları, zaten bizzat ben öldürmüş oluyorum. sevgimi toprağın altına çekmeye çalışanlara, kendi ellerimle sunuyorum o tatlı yokoluşu. isimlerini, resimlerini, suratlarını, sigara içmelerini, film önerilerini, uçak biletlerini, yakıyorum beynimde. bir bakmışsın ki, 3-5 gün sonra yok olup gitmiş. belki çiçekli bir sokağın ucunda yada pis bir barda.

vücutlarının her bir kıvrımını düşünürken, yaptıkları kalleşlikleri,sorumsuz davranışlarını hepsini hepsini bir bir aklımdan geçiriyorum ve büyük bir keyifle tiksiniyorum.kaşarlanmış düşlerini affettiğim adamları, zamanın içinde etiketledim. bu kötü, çok kötü.

iyi kalpli hiç değilim. mükemmel hiç olamadım. yavşaklık havuzunda kısa düşler sürdürdüm. sevmeyi de beceremedim, sevdirmeyi de.
rüyalarımı yorganın altında bıraktım da geldim sana. ve tek bir soru sorucam,