5 Ağustos 2014 Salı

Münih Gezi Notları (3)

Karlsplatz durağını yine kullanarak Odeonsplatz ‘a ve parklara ayırdım bugünü. Sadece şehir değil, her yer yeşil ve nerde görsem ayakkaplarımı çıkartıp takla ata ata çimlere koşasım geldi. İlk durağım yine bir başka cincinli kilise oldu. Salvatorekirche ‘ye gittiğimde arka kapısından girmeye çalıştım, kapıların kapalı olmadığını bildiğim için bendeki yüzsüzlüğe bak, nasılsa açıklardır diye bilmediğim kapıları zorluyorum kjdhsjahd. Bir adamcağız yanımda geçerken, “next door” diye ön girişi gösterdi. Ziyaret etmem gerektiğini anlatan bir şeyler diyip gülüp gitti. İçerisi sıradan ama uğramaya değer.

  
O ara kahvaltı yapmamıştım, adım başı bulunan, bizim fırın-kafe dediğimiz, Bakery Almanca’da Bäckerei denilen zilyon mekandan birini buldum. Hepsi delirmiş gibi ucuz ve çok lezzetli. Sıcak çorba, patates salatası, makarna vs. bulabiliyorsunuz. Çay ve sebzeli wrap aldım, yanına da tarçınlı kek. Mekan çok hoş ve işlekti. Çalışan tontik teyzeler İngilizce biliyor. Kiliseye yakın, Salvatorplatz 2’de.



Kısa bir yürümeden sonra Odeonsplatz’a ulaştım. Yolumun üstünde çok popüler olduğunu bildiğim bir seramik mağzasına girdim. Anneme lokumlum – şekerlik gibi bişi aldım, biliyorsunuz annemin ufak bir koleksiyonu var. Münih’ten bir parça katmak onu çok mutlu eder. Çalışan kadınla biraz sohbet ettim ve lokumluk kültürünü anlattım. Çok hoşuna gitti.

  
Odeonsplatz, ilk gün kahvaltı ettiğimiz yer ve oldukça da merkezi bir nokta şehirde. Hemen sağ taraf trafiğe kapalı, sol taraf Maximilianstrasse (Caddesi)'ye ve ünlü Schwabing bölgesine gidiyor – buraya sonra değineceğim – kapalı bölgede Theatnirkirche, ünlü Odeonsplatz anıtı ve Residenz binası yer alıyor. 

Bunun ismini unuttum :d
Theatnirkirche (st. Katejan) restorasyondaydı dışını çekmedim, çirkindi çünkü, içi güzel. Anıt ile klasik bir selfie yaptım, yazının bitimine koydum. Münih Residenz için geniş bir zaman gerekiyordu, buranın kapısından geri döndüm, açıkçası kıyaslama yapıldığında English Garten yerine buraya biraz zaman ayırabilirdim, olmadı, tekrar geldiğimde ilk ziyaret etmek istediğim yer buranın içi olacak. 



Louis Vuitton ‘nun işlevini anlamadığım bir sergisine girdim, kendisinin adına yapılan bir takım işleridi. Bir de bakıyormuşsunuz acayip önemli bir sergiymiş ama ben sallamamışım ahhahaha İsmi Espace by Louis Vuitton. - Oha multi-medya bir krutör yapmış sergiyi, gerçekten de hdsadjah : Jens Hoffman, wallpeper dergisinde çıkmış, yuh… ahahhaah -

Residenz binasını pas geçerek Marienhof'ta bir mola verdim. Ordan Hofgarten'a geçtim. Yağmur durdu boş bir bank buldum. Parkta internet vardı. Oturdum yarım saat şehri dinledim. İnsanları izledim. Ama bi ara yan banka 5 çocuklu Arap bir aile geldi. Yaş aralığı 1 ile 13 yaşında 5 çocuk ciyak ciyak hoca Hofgarten'in huzurunu kaçırdı. ALLAAAHHIIIIMMM alın beni burdan nolur alın diyerek kalktım yerimden, parkın posta kutusuna yanaşan ptt toplama aracına yetiştim ve Kokobella'ya kart attım. Kartları toplayan ponçik amca gülen yüzle arabanın içindeki sepete attı kartımı. Umuyorum hemen ulaşır ^^


  


Daha eşşek kadar parkları yürüyüp geri şehire döneceğim için hızlıca Hofgarten’den yürüdüm, tam ortasında 1615'te yapılan Diana anıtından bir kaç resim aldım. Eski Ordu Binası ile selfie çektim :) öteki yakasından pratik bir alt geçit buldum ve English Garten’a girdim. Isar nehrinde sörf yapılan platformu ararken biraz zaman geçti, parkın biraz uzağından başlamışım yürümeye. Ama bu arada kilit takılan küçük köprülerden geçtim. Çift olmaya karar veren kadın ve erkek kökenli vatandaşlarımız isimlerini ve birliktelik tarihlerini kilitlerin üzerine kazıyıp, köprüye takıp, anahtarını da Isar’a atıyorlarmış. Evlenenler de dahil. Yabancıların bu tip kezomançi adetleri olduğunu bilmiyordum.

  
Eisbachwelle için sörf yapmaya gelen gruplar var. Bayaa bir şehir sporu. Uludağ’a kayağa gider gibi Isar’a sörfe geliyorlar. Isar’ının akışına ölürüüüüm Bavyeraaaa. Su soğukmuş. Ekipmanı olmayan taşakları bırakıp çıksın arkadaşlar. Videosu da şurda; tık.


Koşturarak, Isartor’da tramvaydan inip Marienplatz’a geri döndüm. 15 dakikalık bir mesafeydi.  Bizim otelde, birlikte çalıştığımız  Seyhan kız ile sürpriz bir buluşma yaptık ve kahve içtik. Mekan : Bohne & Malz, kahveleri çok güzel. Belediye binasının hemen sol tarafındaki ilk sokakta solda. Cadde üstü sandalyeleri var ve servis yapan Alman çocuk inanılmaz güler yüzlü, iyi İngilizceli ve tatlıydı. Benim ingilizce Seyo'nun almanca konuşmasından dolayı kafası karıştı. Mehe.

  
Seyhan ile lafladık, bi sürü şey konuştuk. Schwabing’de çok güzel bir eve taşınmış ve tabiki evlenmiş. Münih’i ve yaşam şartları hakkında bolca muhabbet ettik. Schwabing barlar, restaurantlar ve yaşam alanları ile ünlü. Bir nevi Etiler - Nişantaşı ayarında. Niyetim dediğim gibi Residenz’i ziyaret etmekti ama içinin çok büyük olduğunu biliyordum ve iç mekan planı yapmamıştım. Tiyatro, Devlet üst düzey ofisleri, odaları ve bahçeleri var. Kendi içinde şehrin ortasında minik bir yerleşke ve etrafı çevrili site gibi. Keşke bahçeler yerine oraya zaman ayırsaydım. Sanırım şuan ziyaret planımda en ön sırada yerini aldı.
(Devam) 4.gün : Sonunda biraz Antika, Arkeoloji ve Münih’in Modern yüzü, evleneceğim Mozaikler ve biraz da mumya!

3 Ağustos 2014 Pazar

Münih Gezi Notları (2)

Marienplatz ile Karlsplatz arasında bir rota belirledim. 4 günlük turist bileti almıştı. Bu çok işlevsel bir bilet. Münih sınırları içinde – tabi belli bir alana kadar- sınırsız indi-bindi hakkın var. Tramvay, U Bhan ve S Bhan denilen raylı sistemlerde, ayrıca otobüslerde geçerli. Toplu taşıma ihtiyacımı 4 günlük 25.90,-€ ‘ a çözmüş oldum. 4 gün boyunca sadece 1 kez bir kontrolöre denk geldim. Hemen hemen herkes İngilizce bildiği için burada da zorlanmadım. Biletimi sordu, gösterim, güler bir yüzle teşekkür etti.

18 No’lu tramvay ile kapının önünden bindim, Sendlinger Tor’da inerek Asam Kilisesi ziyareti ile başladım. Rotanın yürüme mesafesinde olmasına dikkat ettim. Şehir planı oldukça kolay.

Saint Johann Nepomuk olarak da biliniyor Asamkirche. Asam kardeşler tarafından 1700'lü yılların başında yapılmış, geç Rönesans mimarisi, içinde muazzam işler var. Sokakta var mı yok mu anlamıyorsunuz ama küçük kapısından girince wwoooaa oldum. Tavan resimleri inanılmaz. Renkleri görmeniz gerek. 


Tabi bizim burada kiliselerin kapıları daima bi kalabalık, bir curcuna var, orada her adım başı olduğundan davetkar bir pazarlama yok, ben de “kapalı bunlar yea” diye Allerheiligen’in ve Damenstift St.Anna’nın kapısından döndüm djshjadjn. Diğer kiliseleri ziyaret edince anladım kapalı olmadıklarını :) İkisi çapraz konumlarda, çok yakındı, bulundukları cadde doğrudan merkeze çarşı pazara çıkıyor. Oradan St. Michael ‘e ulaştım. Hemen yanında da en büyüğü ve Münih’in en eski şehir siluetinde bile kuleleri hiç eksik olmayan Frauenkirche’ye girdim ( hemen alttaki 2 resim).



  
St. Michael (sağ üst) ; Rönesans döneminin Barok mimarisi ile yapılmış en büyük kilisesi. 1597’de tamamlanmış. O zamanın Dük’ü yaptırmış. Evet Bavyera Dük’ü.
Hemen 1-2 arka sokakta ise Bavyera’nın sembolü Frauenkirche yer alıyor. En etkilendiğim yerlerden biri oldu. Hayret ediyor insan. Yapının yüksekliği sembol olduğu için şehrin merkezinde daha uzun bir bina yok. Kuleler 98 metre. O sırada bir tanesi restore ediliyordu. İçerde, hikayesine istinaden Şeytan’nın bir de ayak izi var. Hikayesini okudum ama anlamadım. Katolik kilisesi olan Frauenkirche, ziyaret ettiklerimden en büyüğü olarak aklımda kaldı. Marienplatz’a sadece 3 dakika yürüme mesafesinde ve her yol illa, su basmış ve asfaltlı İstiklal’e çıkar gibi burası da Marienplatz ‘a çıkıyor arkadaşlar. Tek fark görüntünün muhteşem olması ve bu güzellik karşısında belli belirsiz utanmam. Yüz yıllar geçmiş ve şuan insanlar önünde hala resim çekiliyor. Sonra aklıma istanbulun ucuz ve zevksiz peyzajları aklıma geldi, güldüm. Buyrun o meşhur belediye binası (alttaki) ; ve diğer güzel mekanlar.

Bir kaç kat ve iç bahçesini dolaştım. Avlusunda çok ünlü olan Rastkeller Restaurant’ı yer alıyor. Tradisyonel yemeklerini incelemek için bir tane de menü-broşür edindim. Fiyatlar 5 – 25 ,-€ arasında değişiyor, gün boyunca servis ediyorlar. Bir misafiri götürmek için ideal bir mekan. İzlediğim kadarı ile servis ve boş masa bulmak zor. Konseptini Galata Kiva’ya çok benzettim. Meydanın ilerisinde sizi Oyuncak Müzesi karşılıyor (alt-sağ), beni pek cezbetmeti, sadece yapısının resmini çektim ve karşısın bulunan Heiliggeist Kirche’ye girdim. Sanırım o günlerde bir peyzaj sergisi vardı, kilise yeşillenmiş. Ayol resmen botanik kilise.


Hemen diğer yanında ise St. Peter Kirche var. Bunun bir de manzara kulesi var, bütün Marienplatz’ı ve şehir merkezini görebiliyorsunuz. Altta görünen oyuncak müzesi ve kulesi. Diğeri ise Kralsplatz'daki şehir duvarı.

 

Akşam ise Augustiner Braeu ‘ya gitmeye karar verdim. Yerel yemek ve yerel birayı deneyebileceğiniz çok büyük bir bira fabrikası + Restaurant burası. 2 bölümü var. Bir taraf biraz daha samimi blok masalarda karışık insanlarla oturuyorsunuz. Festival ortamı gibi. Diğer bölüm ise biraz daha sakin, ailen ya da dostlarınla bir masada oturabiliyorsun. Yemekler servis aynı. Patates salatasının içinde salatalık dilimleri ve pırasa rendesi var.

 

Birayı resmen Augustiner rahipleri bulmuş. Üretildiği ilk günden beri içindeki karışım oranları aynı. Bu oranların dışına çıkılırsa Münih birası olmuyormuş. Bu konuda çok katılar. Tadı rengi kendine has. Çok açık renkli ve keyifli içimi var. Bir dünya bira mevcut elbette. Münih birası olmak zor iş. Bana miktar olarak tabi ki çok geldi. Damacana ile servis ediyorlar. Şu yuvarlaklar göz oluyor. 4 göz içtiğinizde yaklaşık 1 litre yapıyor. Gerçek bir Bavyeralının ölçü birimi. Fabrika ve Restaurant, Lansberger 32’de. Tarihi resimlerinin olduğu bir de web sitesi var. Şurası tık. 
 
Ertesi günün rotasını geceden yaptım. Şehir güzel.

(Devam) 3. Gün : Arap aile, Odeonplatz, şehrin ortasındaki ormanlar ve sörfçüler ve biraz daha kilise :d

2 Ağustos 2014 Cumartesi

Münih Gezi Notları (1)

Münih.

Herşeyi ile bir şehir. Herşeyi. Neresini yazsam, "ay şurası eksik kaldı yaa" derim.  Tek başıma keşfettim şehri. Gezinin sonunda biraz abartmışım, resmen küçük bir travel guide oldum. 

Ayrılırken Tarçın 'ı 5 gün evde bırakmak zorunda kaldım. Kimse yoktu bayramda buralarda. Geldiğimde yaş alaman mamaları ile göynünü aldım. Gitmeden önce 120 MB Internet edindim. Mekanların hiç birinde wi-fi yoktu arkadaşlar. Genel alanlarda günlük 3o dakika internet olabiliyor. Evde zaten mevcuttu. Kalacağım yeri airbnb.com 'dan ayarladım. Çok tavsiye ederim. Münih'te 5 günüm vardı. Çok tatlı bir çiftti ev sahibi. Kaldığım tarihlerde evde değillerdi. Daire çok merkezi, tramvaya ve havalimanı ulaşımı çok basit. Westend Caddesinde. Merkeze ise tramvay ile sadece 20 dk. Rezervasyon kesinleştikten sonra İstanbul'a tatile geldiklerinde, anahtarı çalıştığım otele kadar getirdiler. Dünya'nın en havalı check-in 'ini yaptım. Evde bir de Münih rehber kitapçığı vardı. Acayip işimi gördü. Guido ve Dana'ya en hisli teşekkürlerimlen. 



Pazar günü sabah 6.20'de uçtum. Heyecandan kalbim boğazımda. Pasaport kontrolden çok hızlı çıktım. Ayağımın tozu ile Odeonplatz'ın tam ortasında kahvaltı yaptım. Caddenin binalarına büyülendim. Oradan benim listemde olan ve çok merak ettiğim, en iyi modern sanat galerisinden birine, Lenbachaus 'a gittim. Münih'li ressamların eserleri sergide, Wassily Kandinsky, Gabriele Münter, Franz Marc, August Macke, Marianne von Werefkin, ve Paul Klee, bu sanatçıların The Blue Rider koleksiyonu en popüler olanı. Sadece bu grubun 80 tane parçası var. Buyrun mavi atımız da burada.
 
  
Benim hoşuma giden çalışmalar tabi ki şaşı-bak-şaşır kıvamındaki işler, birkaç tanesi şöyle heycanlandırdı beni; hıımm yaklaşınca rakam olduğu anlaşılan tablolar. Ay çok eylendim :d



Sonrasında Dachau Toplama Kampı’na geçtim. Korunmuş ve müzeye çevrilmiş en eski toplama kampı.  Kamp, şehrin 16 km dışında, toplu taşıma ile de gidiliyor. Sanki hava, konsepte uymuş gibi kapalı ve kasvetliydi.
Resimlerden de görüldüğü gibi çok hüzünlü bir yer. Her şeyi bir kenara bıraktığınızda, insanın insanı öldürmesi hastalıklı bir durum. Öldürmeden önce deneylerde, testlerde kullanılması, aç ve hastalıklı çalıştırmaları, kıyafetleri, esirlerin özel eşyaları, yaşam alanları –hoş yaşam değil ölüm yeri- hepsi utanç verici.




Dachau Kampı; işçi sağlama ve çalıştırma amacıyla, ilk düzenli toplama kampı olarak 1933’te kurulmuş. Her ne kadar son araştırmalarda fırınların öldürme amaçlı kullanılmadığı yazılsa da, bariz bir katliamın izlerini taşıyor. Sonrasında koşullar ağır olduğu için ölümler artmış. Yakma odası yetmemiş, yenilerini yapmışlar. Fırının bacasına baktığınızda karşınızda ve kafanızı çeviriyorsunuz, eski bir resimde ise bacanın dumanını görüyorsunuz. 45.000 kişi çeşitli nedenlerden ve/veya doğrudan öldürülmüş. Kanım dondu.





Girişte sizi Arbeit Macht Frei yazısı karşılıyor. "Çalışmak özgürleştirir." Bu nazi sözünü diğer toplama kamplarında da görebiliyorsunuz. Dört taraf arklar, kuleler ve tellerle çevrili. Kaçmak imkansız. Çıksanız bile ölüm burun ucunda. İçerde büyükçe bir meydan, sağ tarafta yönetim ofisleri müzeye çevrilmiş, sol tarafta esirlerin barakaları, ufak bir kısmı ziyarete açık, kalanı yok, arazinin biraz dışında tutuklulardan izole edilmiş fırınlar ve gaz odaları ile sonradan anıtlara ve çeşitli mezheplerin kiliselerine çevrilmiş binalar mevcut. Çıktıktan sonra yeterince mutsuz hissediyorsunuz kendinizi. İçiniz nefret doluyor, dilinizden dökülemiyor hissettikleriniz. Gri-siyah duvarlar var etrafta. Moraller bozuldu elleşme.


Yolum üzerinde ufak bir saray vardı, bahçesinde ise bir manzara yeri. Dachau Şehir Terası :d Bölgenin yeşillikten delirdiğini burada görebilirsiniz. İsmini unuttum, yazmamışım. Madem öyle ismi Dachau Sarayı olsun. Hadi bakalım.


Eve öğlen 3 gibi yerleştim, benden önceki sahibi geç çıkmış, ki ben de geç çıkış yapacaktım. Evin öyle güzel bir imkanı var. Çok toleranslılar. Sürekli e-mail attılar, ben onca telaştan ilk gün yazmadım bile adamlara, utandım sonra. Tertemiz mis gibi evi elimizle koymuş gibi buldum. Aynı resimlerdeki gibi. İlerleyen günlerde benim de yorumum sitede yayımlanacak.

48 saatlik uykusuzluğa dayanamadım, biraz dinlendikten sonra akşama çok güzel bir pizzacıya gittim. La Ruota'da "like a local" deneyimi ile pizza yedim. Eskiden minicik baraka gibi bir yer dev fırınlı ve kış bahçeli güzel bir yere dönüşmüş. Lansberger 428’de.
 
Ertesi sabah evin harika kahve köşesinde 7'de kahve yaptım. Balkonda güneşi bekledim. Rotamı belirledim ve Lenbachaus’dan aldığım haritayı detaylı inceledim. Şehiri bölümlere ayırdım.

(Devam) 2. Gün : Biranın rahipler tarafından keşfedilmiş olması!

1 Ağustos 2014 Cuma

Film ve Dizili Mim

Mert beni mim'lemiş,ay çok sevdim, seyehat notlarından önce yazıp bitirmek isterim. Mim'in konusu sıkıcı "ay en sevdiğiniz" film ya da dizi gibi değil, tam tersine sizin hiç sevmediğiniz filmler. Benim şahsen kült olup, yerlere göklere sığmayan filmler arasında sevmediklerim de var. En 2-3 demiş, bendekiler şöyle efendim; dileyen mim'i alabilir. Ölüyom yorgunluktan.

1-İncir Reçeli
Dünya'nın en sümüklü filmi. Aids derneği virali. Beni cezbetmiyor böyle işler.
















2- Hayatımda leke gibi taşıdığım Romantik Komedi.
Filme girip para vermiştim. Gerçi o zaman kafamı dağıtmak istediğim zamanlardı. Rezalet. Amerikan çakması gençlik komedilerine tahamül edemiyorum.












3-Avatar.
Buram buram dijital kokan işler bana mühendislik harikası gibi değil kolaya kaçmak gibi geliyor. Mimikler, monologlar, gerçek oyunculuk ne biliyim ya. Hayatımıza ilerde fazlası ile girecekleri için beni korkutuyor hepsi. Şu iyrençliğe bak -.-













4-Batman ve diğer yancıları (Sıpaydır felan) 
Hepsi de bir amerikan kültürünü övmeler , güçlüler güçsüzler, renkli kıyafetler bilmem ne.


Hellö

Döndüm ben. Bi selam veriyim dedim. Münih gezimin yazıları için heyecanlıyım.