30 Aralık 2016 Cuma

Bu Seneden Facepalm Yaparak Çıkıyorum

Baştan aşağı Teşvikiye Camii'ne dönüşen bu sene hakkında yazacak aslında pek çok şeyim var ama pc başına geçince omuzlarımda bir yük, iki büklüm oluyorum. Facepalm yaparak bu seneden ivedilikle ayrılmak istiyorum arkadaşlar.




Geçen senenin son günü yine burada yazdığım dileklerin aslında prensesler gibi hakkını verdim. Bol gezmeli, kahveli, gülmekten ağlamalı, alkollü, tekno müzikli, yerlerde ayılıp bayılmalı bir yıl istemiştim. Sanki yazıyı 1,5 ay önce felan yazmış gibiyim.
 
 
 
Ne ara 3 kez Berlin'e gittim, ne ara yine gidicem, ne ara 2 kez Amsterdam yaptım. Yıllardır hayallerimi süsleyen o güzel yunan adası Meis, o Kaş'ta rüya gibi bir tatili, o Yalıkavak kaçamağı. Güzel festivaller, ayyy o Berghain maceraları, orada tanıdığım şahane insanlar, kısa bir Ayvalık ziyareti. Ülkenin çivisinin çıkması, yaşadıklarımdan midemin bulanması. Olaylar ölümler kayıplar. O şahane koylarda, masmavi denizlerde, muhteşem yaz güneşinin içinde kaybolurken, geri döndüğüm şehirden dibine kadar tiksinmen falan. Bu kadar çok şeyi 12 aya sığdırmış olmak, sanki 12 sene gibiydi.

 
Bende bu sene hangi izleri, neleri bıraktı diye arkama baktığımda yine her zamanki cıvıklıkla size cevap verirdim. Ocak ayında Berlin'de orospu çocuğu çingenelere bir iphone kaptırmam, ona rağmen şehire köppekler gibi aşık olmam, 30. yaşım, Alexanderplatz'da yediğim Donut, Hardwax'ın muhteşem merdivenleri, Kilyos'ta bir pazar günü öğleden sonra kumlarda uyumam, Ayvalık'ta yazın o sıcak rüzgarında masmavi Lacivert Ege'yi izleyip, Midilli kıyılarını karşı Edit Select dinlemem, yazın Kaş'ta Derya Beach'in Jack Daniels - Nar'ını içip küçük bir bokçuk gibi sarhoş olmam ve ağlamam. 
 



 
 
Meis ve St. George Adası, tanrım bir cennetti! Yaz başı Balibody'den aldığım efsane güneş yağı, ahahahahha bunu hatırlıyorsunuz değil mi? Avusturalya'dan dünya kadar paraya sipariş ettiğim ve senin gibi bir dijitalciyi nasıl kandırabilirler diyen genel müdürümün sitemi. Ama hakkını verdi ve hayvan gibi bronz oldum ahdgagaha. Berghain'da bir pazar günü tanıştığım ve aylar sonra tekrar gittiğimde içeride buluştuğum Ramsey, Amsterdam'da yediğimiz mantarın kafası, Su ile Enis'in evlenmesi, ve son 3 aydır, işten eve, elimde emekli amcalar gibi siyah poşette teneke bira ile dönmem?!
 
 
Evet son cümle pek oraya olmadı ama vaziyet bu. Siyah poşete bir miktar ölüm korkusu da eklemek istiyorum dostlar. Osmanbey Metro'sundan her çıkışımda, yaşamadığım ama garantisi olmayan, kötü hayaller içinde, kendimi evime kan ter içinde atıyorum. Her olaydan sonra samimiyetsizce "iyi misin?" mesajları, Şişli'nin tam ama tam orta yerinde, Moğollu biri tarafından gasp ve tecavüz edilen kızın hikayesini sabah işe gelince random bir habermiş gibi dinlerken, çoktan öldüğümüzü düşünüyorum. Cansız bir ülkeyiz dostlar.
 
Son aylarda internet üzerinden yaptığım onca iş başvurusu ve gerçekleştirdiğim Skype üzeri iş görüşmeleri ise iki ucu boklu sopa. Ne siz sorun ne ben söyleyim. Artık şirketler bana şöyle cevap veriyor;
 
 
Yeni sene için çok öyle bir abartılı beklentim yok. Yapmak istediklerimin peşini genel olarak hiç bırakmadığım için, yine peşinden gitmeye devam edeceğim heyecanlı bir hayat yeterli olacak. 30 yaşın sonunda heyecan ve merakın güzel şeyler getirdiğine karar verdim. Evet, koca 30 yıldan çıkardığım süper cıvık sonuç bu ahdgshadha.
 
 
Şuan bu yazıyı da, en başta yazdığım gibi güzel müzikler eşliğinde, yılı da yine şahane müziklerin olduğu bir ev partisine katılarak tamamlıyorum. Heyecanın ve kaosun olduğu yerde şu aşağıdaki ayı gibi uyuyan ev halkını bir miktar selamlıyorum.
 
Lütfen sevdiklerinizin kıymetini bilin, kahve için, sevişin ve tabikiiiiii ne diyoduk? :) Küs uyumayın... Kar başladııııııı!!!!!!
 
İyi seneler.
 
 

3 Aralık 2016 Cumartesi

Sene Sonu Mim

Ayy çok uzun zamandır mim yapmıyorduk, Cessie'de gördüm hemen iliştiriyorum şuraya. Bir yıl sonu yazısı yazacağım bu ay. Öyle 2016 bok gibi geçti ama elimi kolumu sallayarak da çıkmak istemiyorum buradan. Iyı hafta sonları herkese. Ben biraz dinlenmeli bir hafta sonu beklentisi içindeyim. Dün gece Doğa ile Asude'de oturup, Ankara ve Jeff Buckley hakkında bol bol sohbet ettik. En son votka shot felan yapıyorduk. Maymun gibi eve gelmişim. Kahve için, sevişin ve küs uyumayın. Sevgiler.
 
1)Kimse mükemmel değildir ama yine de eksikleri düzeltmek mümkün. Huylu huyundan vazgeçmez mi dersin? Yoksa şu huyumu değiştirsem hiç fena olmaz mı? Nedir o huyun? 2017 için kendinde değiştirmek istediklerin neler?

Buraya daha rasyonel şeyler yazmak isterdim, ne biliyim Tarçın'ın kumunu daha sıklıkla değiştircem, bulaşıkları bekletmicem, tahammül edemediğim çok selfie'li - çok bebekli arkadaş hesaplarını şak diye unf edicem, ne biliyim, salladığım ofis işlerime öncelik vericem gibi gibi. Ama huylu huyundan vazgeçmez, körü körüne olmayacak şeylere inanmayı bırakmalıyım. Mesela bu ülkede kadına davar gibi davranan insanların, yeşil yanmadan yola atlayan yayaların değişeceğine inanmamalıyım. Yeter, bitti, umudum kalmadı. Kusmuk içindeyim. Pamuk şeker görünümlü iyimserliğimi bir kenara bıraktım.
 
2)Meşhur Alaaddin'in Sihirli Lambası oldu ya kucağına düştü. Ve tabi ki 3 dilek hakkı verdi. Dikkatli düşün, klavyenden çıkan her cümleyi gerçeğe dönüştürebilir. Ne dilerdin?

Ğğğğğğğğğ 1. Valizimi topluyorum ve kedime pasaport çıkartıyorum. 2. Harika bir iş bulup 3.Berlin'e yerleşiyorum.

3)Şimdi gerçek hayata dönüyoruz, evin, çocukların, kendin, kedin.. için yeni yılda neler yapmak var aklında? Şimdiden düşünelim ki, yeni yıl kapıda hazırlıksız yakalanmayalım :)

Sihirli lambanın yaptıklarını. Ehehehe hayat bende hep ters köşe.

4)Piyangodan büyük ikramiye çıksa hepimiz dünyayı gezeriz değil mi? Sen neler yapmak isterdin? Bir de şöyle düşün, o istediklerin için çok para şart mı? Belki de değildir.

Ahahahahahhahagahaga bok değil. Tabi para şart. İki kuruş kenara koymadığım için mesele tatile Tokyo'ya gidemiyorum anca evropa. Ama hayaller çiçektir. Piyango parası ile evrende unutulmuş bir köye felan yerleşir, teknolojiyi dışlardım hayatımda.

5)Para para para. Para harcamadan da gerçekleştirebileceğin hayallerin vardır elbet. Haydi onları da paylaş, bekliyoruz.

Yağğğğ siz kafayı yemişsiniz, sevgiliye, eşe, dosta yapılan iyilikler dışında böyle bir şey yok.

30 Kasım 2016 Çarşamba

Ülkeye Baktıkça Kakam Geliyor

Meraba.
 
Bloga geliyorum, yeni yazı diye açıyorum sayfayı, 3 kilo küfür ediyorum, save yapmadan ŞAK! geri kapatıyorum. Böyle kaç gün buradan döndüm bilmiyorum. Kafamın içinde default olarak Aşkın Nur Yengi akustikleri çalıyor, sürekli az demli sütsüz filtre kahve içiyorum, üzerimde ilmek ilmek pörsümüş siyah bir hırka, camdan dışarı bakıyorum. Hayatım çıkmaz sokakta ilerliyor ve arkadan da araba geliyor dostlar.
 
 
Haaaaaağ bunca bokun içinde, bir de utanmadan Contemporary Istanbul'u promote ediyordum. Çok hevesliydim. Şirketçe sponsor olduk. Evet, modern sanat, sergi, aynen canım, böyle bir kendini sanatsal ifade etmeler, zaten bizim neyimize, kapıdan elini kolunu sallayarak giren herifler, evet herifler, bir sanatçının eserini, koca fuar alanına nasıl girdilerse, kaldırtıp, ecdatlarına falan sahip çıkıyorlar. 0,5 gram kalan yaşam hevesim, kusmuk oluyor, paralel evrende o sırada yerlerde bayılıyorum, saçlarım pislik doluyor, bu kıymetli sanat fuarında nasıl sanat imajının (tabi o da kaldıysa) Amına koyulur'u aklımdan atamıyorum. Daha iyisi de olamazdı diye düşünüyorum.
 
Prosecco içerek ülke gündemini izliyorum. Artık İç Anadolu ve Orta Doğu konpile çimlik alana dönüşsün ve festival alanı olsun. 
 
Son 3 aydır cep telefonu şirketine toplam 1400 TL para ödedim desem bana kaç ponçik puan?
 
Çıldırmak üzereyim dostlar. Otel gurubumuz başka bir grubun altına girdi. Satıldı yani kısaca. Ardından mekrez ofisten 2 önemli müdür ayrıldı. Dijital yapıda değişimler var. Bize dokanan bir şey yok ama biz de Türkiye'de krizle debelenirken, bir de bu karmaşanın olması, iyice tadımı kaçırdı. Gelmeyecek turistleri düşünürken, what the hell is going on???
 
 
2015 yılı kişisel problemlerin, 2016 yılı global sorunların olacağı bir dönemmiş. 2017 yılı anasının amı gibi bir yıl olacak. Ülkeye baktıkça kakam geliyor.
 
Bu senenin tek iyi tarafı, 2 tane en yakın arkadaşım, aynı gün! evlendi. Birinde nikah şahidi oldum. Teknocuları evlendirdik. Nikah şahidi olduğum bir dost daha. Bir önceki de 8 sene evvel İzmir'de 12 Kasım'dı. Bu da 12 Kasım. Kasım ayını ve 12'leri hiç unutmayacağım anlaşılan. 12 Kasım'da ne vardı yaaavvv diye sormam imkansız. Ahahahaha.
 
Düğün sonrası çılgın partimizin de yarısını hatırlıyorum. Sabah eve dönüp kıyafetlerim ile uyuduğum her partiyi çok seviyorum. Fotoğrafta biraz dj set up'a dahil, minik bir ekipman gibi çıkmışım. Olsun.
 
 
Uzaklara dalıp, Suriye vatandaşlığına acaba nasıl geçiş yapabilirim diye düşünüyorum. O aşamadan sonra kolayca bir göç organize edebilirim. Bence müthiş fikir???
 
Bu sene de domuz gibi olduğum için yine sadece 1 kez grip oldum. Geçen aydı. O da aynen şöyle. Bir sabah uyandım ve hastayım. İşe gittim. Geri döndüm. Günün ilerleyen saatlerinde sanırım enfeksiyondan 2 saatim yok, kendimden geçmişim. Halüsinasyonlar gördüm. Biri yatakta omzuma dokunuyordu. Ehe ehe ehe diye gülüyordum. Güldüren Grip.
 
İzmir'den Diloş geldi yine tatile. Hafta sonu, Cihangir Kahvehanesi'nde soğumuş adaçaylarımızı içerken başımıza son 3 ayda gelen acayiplikleri konuştuk. Acayiplik derken öyle böyle değil. Tanrım 30 yaşındayım artık hayatım ne zaman yavaşlayacak? Ne zaman?
 
Instagram'ı en iyi kullanan maskulen kadınlar: 1-Ruby Rose. 1-Patrizia Bieri. 3.Ben.
 
Patrizia ile Berghain'da yanyana dans etmiş de olabilirim. Olmaya da bilirim. Çok karanlıktı. İbrahim Tatlıses gibi dertliyim dostlar, o karanlığı çok özledim.  
 
Adamlıkta bu hafta: Ender Gökçe. Ender Gökçe seni seviyorum.
 
 
Eski sevgilime, bir zamanlar Kopenhag'tan bir kart postal atmıştım ve o karttan 1 tane de kendim için almadığıma binnn pişman geri dönmüştüm. Heh, o kartın ayyyynısını yıllar sonra Diloş bana getirmiş, elden verdi. Hem de arkasında harika bir el yazısı mesaj ile. Demem o ki, hayat size o çok sevdiğiniz, gönlünüzün kaldığı, tatlı şeyleri nasıl da geri getirmeyi biliyor. Hastasıyım. Boyozlar için de teşekkür ederim Diloş.
 
Pazar günü evde boş boş otururken, random bir formatta bir radyo kanalı keşfettim. Tunein'i hepimiz çok seviyoruz değil mi? Radyo Budapeşte merkezli. Çatır çutur tekno çalıyor. Teşekkürler Tunein.
 
 
Kamboçya'ya kaçıp domates ekmek istiyorum diyerek bu kalbi kırık yazıyı burada bitirmek isterim. Kahve için, sevişin ve asla küs uyumayın.

Ahshahahahahahahyyy SİNİRLERİM BOZULDU.
 

 

24 Ekim 2016 Pazartesi

3. Istanbul Tasarım Bienali ve Yeni Kitaplar

Merhaba.

Bu sonbaharda İstanbul'da bir miktar sanatlanacağız. Contemporary Istanbul yaklaşıyor. 3. Tasarım Bienali başladı. Uluslararası galerilerin ülkeye gelmemesi nedeni ile Art International iptal oldu maalesef ama Istanbul Design Week vardı paralel olarak. Ben tabi işim gereği bir miktar takipteyim ama özel ilgim nedeni ile 22 Ekim açılış günü, 3. Tasarım Bienali'nin 4 mekanından biri olan Eski Galata Rum İlkokulu'na gittim. İnsan ve Tasarım ele alınıyor ve tasarımın insanlık tarihine etkileri tartışılıyor. Çok özel enstalasyonlar var. 1 kez daha gideceğim bu hafta, kalabalık olduğu için çok iyi gezemedim. Beni en çok mutlu eden Norveç'teki Global Seed Bank'in bir ekran yansıtmasını izlemekti. Koridor fotoğrafları çok kasvetli ama harika bir proje. Bir de ölümden sonra estetik kaygısı ve toplumun estetik anlayışına gönderme yapan bir çalışma vardı. En altta göreceksiniz. Mezarlar...
 
Bienal'in bir diğer adresi Arkeoloji Müzesiiiiii! Burada gözlerimden kalp çıkarak Fermina'ya sesimin yankısı gidiyor. Arkeoloji Müzesini seçmelerinin nedeni biraz daha şehire yayılmak ve tabi ki tasarımın eski insanları nasıl etkilediğini konuşmak. Diğer adresler ise Bomonti Alt ve X Studio Tophane. Bienal'i 20 Kasım'a kadar ücretsiz gezebilirsiniz.
 
 
Nadirkitap.com'dan aldığım efso-fantastik kitap "Sınırdaki Ev" geldi. Telefon edip teşekkür ettim. Kitapçı çok şaşırdı. Teşekkür edilecek işler de az etrafta malum. Bir avuç kaldık. İdefix'ten sevgili Birgül'ün 2. baskıya giren "Ev Anası" kitabını geç de olsa artık utanarak aldım, uzun süren kötü perhizimi bu kitaplar ile bir bozacağım. Bir de, çok sevdiğim birinden gördüğüm China Mieville 'nin bir kitabını ısmarlamıştım, "Kral Fare", o da yolda geliyormuş. 3 etti.
 
Görseller, Tasarım Bienali'nden. Kahve için, güzel müzikler dinleyin ve asla küs uyumayın. İyi haftalar. Sevgiler...
 
 

 
 

18 Ekim 2016 Salı

Sonbahar 1080p HD Hemen İzle Hızlı İndir İzle HD Orjinal İzle

Alo iyi akşamlar. Mezarlıklar Müdürlüğü mü?

Bir insanın hayatı bence sadece müzik dinleyip, köppek gibi çalışıp, sadece Pazar günleri uyumayı bekleyerek geçmemeli? Geçmemeli. Günlerden sonra minnoş bedenimi evden çıkartıp, Beşiktaş'a gittim. Oradan da Taksim. Ne zamandır görüşemediğim dostlar ile görüştüm. Ay bir de bir sergiye denk geldik. Pitoresk İstanbul Dijital Sergi. Gidin, Denizcilik Müzesi önü. Böyle sokakta kaldırım üstünde. Yaşasın random rastlanan free sergiler ve sanat. Hey hey de hey hey.
 
İstanbul'da sonbahar 1080p HD kalitede hızlı indir hemen indir izle orijinal alt yazılı. Moruk Ekim ayındayız bir anda nasıl oldu Ekim ya? Bu da HD hızda atkılara kazaklara dolanan ben.

 
BantMag'ın Ağustos-Eylül sayısında -benim eşekliğim geç yazıyorum- Morrissey'in A'dan Z'ye bir yazısı var. Güzel adam. 
 
Doha'ya kosssskocaman bir NO dedim. Hayırlı olsun.

Bana düşmez yorum yapmak, burada benden daha iyi sevenler var ama Bob Dylan, Nobel Edebiyat Ödülü aldı. Hemmen leş Türk basını, Türk Milliyetçiliği yaparak "o aslında Türktü" felanlı haberler yaptı. Benim kalbimi kıran bu samimiyetsizlikler. Hiç haber yapmasa hakkında mesela, oralı olmam. Çünkü haberin haber yapılmamasına alıştım(!) Rica ediyorum.
 
Kendimi, yeni bir gezi rotası öncesi, Gombrinch'in Sanatın Öyküsü kitabına adamaya karar verdim. Olay aslında şu; bu sene sizin başınızı şişirdiğim, hiç bir şey yapmıyorum, bir becerim yok dediğim için, ertelediğim Sanat Tarihi hakkında biraz bişiler okumak, okumlamak, notlar almak, tartışmak istiyorum. Tartışmayı da kendi kendime yapıcam. Neden Gombrich, neden bu gezi, ay nolur sormayın.

Gezi dedim de, evet, gezmelere doyamadım. Özendiğiniz hayatı yaşamaya devam ediyorum asdffgjjkh.


Biliyorum yeterince sıkılmıştır bu sorulardan ama belki Fermina, bu girişimimi görür ve bana Arkeoloji, Sanat Tarihi gibi ilgilendiğim alanlarda 1-2 basit kitap önerir. Haniiii, bakınca eserlere biraz daha kendimi davar gibi hissetmemek adına. Ühü ühü ama zor olmasın. Gombrinch gibi felan.

Değer verdiğim saygı duyduğum biri de, geçenlerde bir sohbet arasında bana, Ulrich Seidl filmlerini izlememi söyledi. Kesin izlerim.

Ankara'nın eski kağıt kokan sahaflarından birinden, -öyle kokmuyorsa bile bence net kokuyordur- Hodgson'un 1908 yılında yayınlanan Sınırdaki Ev kitabını ısmarladım. Nadirkitap.com saolsun. Sitedeki tek kitabı ben almışım. Yaşasın eski kitaplar. Ama beni ilgilendiren yanı, Stranger Thing dizinde esinlenilen eserlerden sadece birisi olması. Umarım yolda başına bişi gelmez.

Tarihinde ilk defa, Türkiye yurtdışına bir dergi ihraç etti. Sokrates, bugün itibari ile Almanya'da raflarda yerini aldı. Almanca yapıldı. Dopdolu. Aşşırı kaliteli içerik ekibi. Çok sevdiğim bir iki güzel insan da içinde yazı yazdı. "Düşündüren Spor Dergisi" mottosu ile. Buna da bir hayırlı olsun geliyore.

Yaaaa özlü sözleri Google görsellerden ekran görüntüsünü alıp, sosyal medyada paylaşıyorsunuz. NİYE?


Proof readingten, content girmekten, görsel resize etmekten 14 Ekim Cuma günü ofiste vefat ettim.

Bu hımbıl Arap ırkı ile aramı hiç düzeltemicem. Keşke Orta Doğu kompile büyük bir müzik festivali alanına dönüştürülse. Dümdüz ve çim.

Müsterih olsunlar. Galatasaray şampiyon olucak. Bu 0-1 skorlar hep şampiyonluk getiren skorlar. Mayıs ayında İstiklal Zara'nın önünde sarhoş olup halay çekicez.

Bakın, bu konuda çok ciddiyim, sikine sahip çıkamayan sümüklü Raif'in Madonna kitabı hakkında biriniz 1 kelime daha yazarsa sessize alıp biloklicam. Yeter. Nefret ediyorum bu öyküden!

Aşure yediniz mi bensiz? Yediniz deyil mi? Ağzınıza sıçıyım bensiz nasıl yediniz yaa?

Lağım gibi bir şehirde yaşıyoruz. Evimizin önünde, Türk abartması değil, gerçekten önünde, penceremin önü felan yani, 1 ayda 2. gasp olayını yaşadık. Harbiye'den aşağı inen sokağın başında bekleyen 2 çocuk, elinizdeki cep telefonunu çantayı çarpıp, Dolapdere Caddesi'ne kaçıyorlar. Dün akşam kadıncağızın biri bağırış çığırış, kafamı pencereden çıkardığımda çoktan kaçmışlardı. Başka bir vatandaş da oradan geçerken, aynı çocuklardan birine bir koyuyor, merdivenlerden yuvarlanıyor, çanta dağılıyor etrafa, hiç bir şeyini çalamıyorlar. Korkunç. Hep sırt çantası takarım, hep.

Sırt çantası dedim aklıma geldi. Sarı klasik bir Kanken'im var artık. Bayaa sarı. Cırt sarı. I love my Kanken.


Yine dertlendim amısına koyiyim, hoşlandığım şehirde başkaları gezerken içim acıyor. Berlin'i çok özledim.

"En sevdiğim Kenan Doğulu şarkısıııı, şişmana sordun muuuu aşkımıza ağlarkennn"

Cuma gecesi, Almanya'dan kalkıp gelen Etapp Kyle'ı dinleyeme gittik, Indigo'da gene peynirimsi bir kitle, oraya hiç değinmicem, sonrasında kapanışı Havantepe yaptı. Etapp Kyle o gece Beyoğlu'nda bok yedi, bok. Havantepe'ye bundan sonra İsmail Beyefendi diceksiniz.


-Haa bir de O vardı, harbiden nooldu o çocuğa Ali???
-O delirdi.
Cumartesi sabah saat 6'da Taksim Bambi'de ucuz tostlarımızı yerken Ali ile aramızda geçen konuşma. Tertemiz diyalog. Konu hiç yormuyor. Delirdi.

Küs uyumayın, sevişin ve kahve için. Çimlik alana dönüşmüş Orta Doğu'da bir gün görüşmek dilediği ile.

11 Ekim 2016 Salı

***Spoiler*** Aşşırı Miktarda Kedili Blog Yazısı, Beyenmeyenler İran'a

Gözlerimi dinlendireyim, iş emailimden 2 dakka uzaklaşayım dedim, buraya geldim.
 
Bir baktım yine bir meydan okumalar, ne güzel şeyler yazmışsınız. Siz tüm bunları konuşurken, çalıştığım şirketin Katar'da açılacak yeni oteli ile görüşme yaptım. Hem de 2 kez. Orta Doğu insanına sövüp yasarken Doha'ya taşıma fikri çok FREAKY değil mi ya ahahahahahahahah. Resmi cevabımı henüz vermedim. Ne diyorduk? Her şey ihtimaller dahilinde.
 
Günün Çorbası yazmış. Arca'yı bir süredir takip ediyorum. Efendim gündem şu sıralar eve kedi istemesi. Çok ilgimi çekti konu. 6 yaşında bir kedim var. Tip olarak patatesli böreğe benzeyen, genel olarak çok soru soran, gürültülü ve devlet memuru statüsünde bir hayat yaşayan Tarçın'a istinaden Arca ve annesine 1-2 satır yazı yazmak isterim. Arca çok tatlı ve bir kedi istiyor. Annesi ise çok kaygılı ve saygı duyduğum bir çok nedenden dolayı ikna olmuş değil. Elbette zor, ben bile hemen "ayyy çınım çık tıtlı hemen eve alın" diyemiyorum.
 
 
Kediler yaşam alanlarına alıştıkları andan itibaren oraya uyum sağlayabiliyorlar çünkü insan O'nu değil, O bir insana ve bir eve sahip oluyor. Karakter meselesi. Tabi bir de ben genel olarak hayvanları insanlardan daha çok seviyorum.
 
Mama, su, kum tazeleme, oyun, ilgi, mıncıklama, tokatlayarak sevme, gözlerinizden kalplerin çıkması gibi olaylara zamanla alışıyorsunuz. Yemeğinize suyunuza patisini sokuyor, huylanma hissiniz zamanla köreliyor.
 
Gece avlanma huylarını bırakamıyor şerefsizler, sabah 5-6 gibi mütemadiyen mama isteyen şişko bir şey ile güne başlıyorsunuz.
 
 
Her yer tüy olduğu için, bazen eve gelen dostlarınız, yemek yiyemiyor, koltuğunuza rahatça yayılamıyor, o yüzden içinizden; "burası bizim evimiz olm, BEYENMEYEN İRAN'A!" rahatlığı ile yaşayıp gidiyorsunuz.
 
Dökülen tüylere aşırı alıştım. Haftalık makine açarak etrafta uçuşanlara çare buluyorsunuz. Kıyafetler için ise bol bol yapışkanlı rulo harcıyorsunuz. Fazlası mevsim geçişlerinde çok oluyor. Ne olursa olsun, dökülen tüylen, kedi besleyen birinin üzerindeki yıldız parıltılarıdır!!!
 
Evde 1,5 aylık bulaşıklar çamaşırlar yıkanmayı beklerken, 1 haftayı geçince, dolu kum kokusundan komşularınız "ayyyyyy evde galibaaaaa ceset var" deyişine gözlerinizin akını çıkartarak belertiyorsunuz. Siz onun bokunu yeyin bokunu! diyorsunuz.
 

Stresli, sinirli, sıkıntılı bir günden sonra eve gelince, Ümit Usta kıvamında bir kedinin yerlerde yuvarlanmasına siz de eşlik ediyorsunuz. Ah o göbekler. Bazı akşamlar iş dönüşü onu pencere kenarında dışarı izlerken buluyorum. Kediler günlerinin %21'ini dışarıyı izleyerek geçirirmiş.
 
Evde sesini duymayınca, çocuğunu peşleyen analar gibi, acaba düştü mü acaba kanatlanıp uçtu mu, kaçırıldı mıııı, acaba kaçtı mı deyip psikopata bağlıyorsunuz. Sonra bir bakıyorsunuz küvette yatıyor. Tasmasındaki çan sesini duyamayınca evde kafayı yiyorum. Kapı bi ara açıktı apartmana kaçmış olabilir mi diyip, eve yarı yoldan geri döndüğüm çoooook oldu.
 
Tüylerini yalayıp, bir kısmını kusunca -ki bu biraz normal ilk gördüğümde ölüyor sandım- ğğğğğğğğğ yavrooomm dur sen kusma ben kusayım diye iç geçiriyorsunuz. Mutlu mesut evin her yerinden öbek öbek kusmuk temizliyorsunuz.
 
Dışarıda çakan şimşeklere, geçen çöp arabalarına verdikleri korku dolu tepkileri kaygı ile izliyorsunuz. -Korktun mu kuşum? Korkma annemm! diye sarılıyorsunuz. Evin bir ucundan bir ucuna bir anda roketleme şeklinde koşmalarına anlam veremiyorsunuz. Boyutlar ötesi hayaletli mayaletli şeyleri görebildiklerine inanılırmış. Görseydi eminim Tarçın onu da mideye indirmek isterdi.
 
Gökçe, ev arkadaşım,  Tarçın'ı zamanla sevdi. Biri ile evi paylaşmak kolay ama kedili bir eve taşınmak hiç bilmeyen biri için zor. Çok garip, şuana kadar eve gelen herkes ile çok iyi anlaştı. Araları gayet iyi. Gökçe uzakta olunca kedisini çok özlüyor.
 
 
Tarçın hiç kokmaz. Kediler iyi beslenip iyi bakıldığında zaten kokmaz. Ama ona has, temiz ve pamuksu bir kokusu var. O kokuya hayranım. Uzaktayken kokusunu çok özlüyorsunuz. Bir de mesela yetişkin bir insan gibi horlar. Evet, horlar. Kurban olduğum neler yaratıyorsun.
 
Hatırınızı sormak için arayan annenize yarım saat kedinizi anlatıyorsunuz. -Bizim tombalak bugün 3 kez kaka yaptıııııııı! Onlar da biraz dinledikten sonra telefonu suratınıza kapıyor. Annem de tabi ki O'nu sever ama uzaktan :)
 
Tatile gidişler çok zor. Çok. İlk zamanlar eşe dosta anahtar bırakırdım. Baktım insanlar hiç yanaşmıyor. 2 gün, 3 gün derken, Tarçın'ı ufak ufak tek bırakmaya başladım. Arada birilerini buluyorum bir kontrol etmesi için. Elektrik-gaz vanalarını kapatıp, yeterli mama ve su bırakarak, tatillerimi kısa tutarak bu hayata devam ediyoruz. Tek sorun özleşmek. Tatil sonu eve koşturarak gelip sarılıyorum, -bir daha bu kadar uzun gitme ağzına sıçtığım! diyor, öpüşüyoruz barışıyoruz felan. Çok özlediğim için eve taksi ile döndüğüm, taksiciye nölur daha hızlııııııı gidin demişliğim var. Tabi bazı tatillerimde Gökçe oluyor, bu bir şans belki de. Kedi pansiyonlarına, uçak yolculuklarına, yolculuk boyunca uyku yapıcı aptal ilaçlar satan paragöz veterinerlere, kafeslerin bagajda gitmesine, hepsine hepsine karşıyım.
 
Zamanla bir veterinere dönüşüyorsunuz. Bir anne, bir baba, bir dost, bir oyuncak parçası, tırmalama tahtası, tarak, köle, bir mama kabı görevlerini layıkı ile yerine getiriyorsunuz. Kılına bişi gelse, ortalığı yakarım, ehe kendimi biliyorum.
 
 
Evin ortasına, yatağın üstüne, mutfak masasına, size minnetini göstermek için çeşitli hediyeler bırakıyor. Genelde ölü sinek, varsa böcek, çöpten çıkardığı domates salatalık parçaları, tuvalet kağıtları vb. organik hediyeler.
 
Buna ister inanın ister inanmayın, zamanla sizinle aynı kelimeleri kullanmaya başlıyor. Tarçın, ses tonunu benim gibi yaparak acıkınca ma-ma ve su istediğinde ise maa diye miyavlıyor. Eşeksıpası.
 
Çantanızda zamanla sokak kedileri için de mama taşımaya başlıyorsunuz. Bir iş görüşmesine gidince, çantanızdan masanıza laaapp lap diye mama parçaları düşüyor. Rezil oluyorsunuz adamlara. Asddfgghhjjj. Dostluk mamaları onlar. Verin, yedirin çocuklara, aç kalmasınlar.
 
 
Kedisi olan dostunuz tatile giderken, sizin hayır demicenizi bildiği için "kedayıma bakar mısın?" ricasını asla kırmıyor, iş çıkışı yorgun argın o kedayın da bir halini hatırını sormaya uğruyorsunuz. Arkadaşlarınızın hasta kedaylarını 80 kez soruyorsunuz. "Naptı sizinki ya? Çiş yapabildi mi bugün?"
 
Çok kötü halde olan yardıma muhtaç hayvanlar için yapılan gönderilere, sahiplendirme çağrılarına daha duyarlı olmaya başlıyorsunuz. Ben biraz fazla hassasım, üzülerek bu tip görüntülere bakamıyorum ama elimden geldiğince kendi imkanlarım ile geri plandan destek olmaya çalışıyorum.
 
Her gece sizden önce gelip yastığınızın kenarına kuyruğunu ve patilerini kıvırıp uyku moduna geçmesini aşkla izliyorsunuz. Youtube'ta içinde kaybolduğum kedi videolarını hiç saymıyorum bile. Ve her gece, usanmadan, ulan neden bütün Dünya'daki kediler benim değil yav? sorusuna yanıt arıyorum. Buyrun, cevap arayan ben, aşağıda.
 
 
Rüyalarınızda onu kaybediyorsunuz, uçuyor, kaçıyor, bazen boğuluyor ve siz uykunuzdan boğularak uyanıyorsunuz. Bir bakıyorsunuz, gecenin karanlığında sokak ışığı üstüne vurmuş, ayak ucunuzda malak gibi uyuyor. 
 
Bunu düşünmesi çok kötü ama hayat bu, bir gün ben nasıl öleceksem O da ölecek. Ancak bu benden önce olursa, yokluğunu psikolojik destek alarak atlatacağımı düşünüyorum. En azından bu yöntemi şimdiden kabul ediyorum. O'nu hayatımda çok özel bir yere koydum. Ben böyleyim.
 
Kendi evim olana kadar bir kedim olmayacağını annem ısrarla bana da söylemiştir. Sokak kedilerini besleyen, evden kaçak yemek götüren benle Arca, çok benzediği için bu yazıyı yazmak istedim. Arca eğer annesini ikna edemez ise, babası ile barınaklara ziyarete gidebilir, mama, eski kıyafet, kulübe yapmak için malzeme vb. şeyler götürebilir diye düşünüyorum. Ne olursa olsun hayvan sevgisi ile büyümesi şahane bir şey. Erteleyebilirler ama asla vazgeçmezler :)
 
Efendim ben de bir miktar daha Katar'a kedi gider mi giderse nasıl gider soruları ile baş başa kalarak haftama devam edicem. Stalklamadığım instagram hesabı ve #catsindoha hashtag'i kalmadı. "Miriba ben Doha'ya taşıncam, evinizdeki kediniz 50 derecede nasıl yaşıyor" diye koca koca adamlara özelden mesaj attım. Hiç biri dönmedi. Bir miktar keyifsizim.
 
Kedilerinizi sevin, birlikte yağmurları izleyin ve asla küs uyumayın. Hoşçakalın.

23 Eylül 2016 Cuma

Bir Kez Daha : Amsterdam & Berlin

Sabah ofise gelince, elim istemsizce şu sözlere gitti; "masal diyarlara göç edip yeniliyorum." Ashhdaffa. Döndüm. Saç baş dağınık, inbox'ım patlamış. Geldiğimin sabahı işe gidemedim. Sonraki gün ofiste sabah kahve makinasının kapağını açık unutmuşum. Genel müdür, hayırdır Berlin'de aşık mı oldun kızım, kahve patates olmuş dedi. Berlin'e aşık oldum. Bir kez daha, evet.
 

Amsterdam...
 
Berlin'den önce Amsterdam'a gittik. Tatil oradan başladı, başladığı gibi de bitti. Bayaa yorulduk.  Hatırlamadığım yerler var. Uydu yayını şeklinde. Karıncalı görseller. Kaldığımız hostelin resepsiyonistlerinden biri kedi. Evet baya kedi. Kocaman bir orange tabby idi. Orange tabbyleri bayaa çok severim. İlk günümüz kavga dövüş koşturmaca geçti. Benim değil ekibin ilk ziyareti olunca, bol bol gezdik, çok güzel sigaralar içtik. 1 günümüzü Vondelpark'ta mantara ayırdık. Benim sanırım 12 saatim hayatımdan kayıp. Garip bir yolculuktu. Geri geldiğimde hostelde yatıyordum. En son hissettiklerim, toprağın altında doğaya ve çimlere karışıyor oluşumdu. Nabzımın durduğunu ve su kadar hafiflediğimi felan hissettim. Sanırım artık hayatımda, bir çok şeye şaşırmayacağım.
 

 
Bu ziyaretimde yine bir fırsatını yaratıp Waterlooplain Bit Pazarı'na gittim. Harika ötesi çok eski bir palto buldum ve aldım. Gerçekten şanslıyım bu konuda. Eski, atılmış, çöplerden, 2.el kıyafetleri, yaşanmışlığı olan bu hayat parçalarını giyinmeyi çok seviyorum. Eski olması; beni hayatın akşına ve zamanın geçişine adapte ediyor. Belki 10-20 sene evvel birini ısıtmış bir hırkayı taşımak beni çok heyecanlandırıyor.
 

Rembrandtplein ve Bloemenmarkt'a vakit ayırdım. Turistik lale soğanları görmek istiyorsanız buyrun efendim. Flying Tiger 'a ve Sostrene Grene'ye uğramayı ihmal etmedim. Yeni sezon ürünler beni pek cezbetmedi. İkisinden de 1-2 küçük şey alıp çıktım.
 
 
Kanallar çevresinde çok vakit geçirdik, biraz popüler ancak Bulldog Coffee Shop'ta oturduk biraz da. Geçen seferden sevdiğim Abraxas'a götürdüm bizimkileri. Cumartesi günü ise, öğleden sonra son sigaralarımızı havalimanında içip Easyjet ile Berlin'e uçtuk. Amsterdam'ı, sonbaharın güzel bir gününde geride bıraktım. Umarım en kısa sürede tekrar gider, Anne Frank'ı ziyaret edebilirim. Kıyamet kadar sırasını maalesef yine bekleyemedim. Üzgünüm Anne.
 

 
Berlin...
 
Bu sefer daha güçlü duygularla döndüm Berlin'den. 1 sene içindeki 3. ziyaretimdi ve her gelişimde yeni hislerle ayrılıyorum. Geçen seferki "garip" şoku hiç yaşamadım. Sadece her ayrıldığımda daha çok bağlanıyorum. Dönüp giderken, uzaktan daha çok gözümün içine bakıyor. Daha çok sarılıyor şehir bana. Amsterdam'dan sonra uçaktan inince, çok yoğun bir home-away-home hissettim. Hemen aynı gece Berghain'a gidip biraz vakit geçirdik ve Pazar öğleden sonra ise upuzun bir eğlencenin içine geri girmek için geri döndük. Buyrunuz efendim bu da ekibin ölmeden önceki son fotoğrafı asdfghjk.
 
 
Line-Up beklenilenden de çok iyiydi. Answer Code Request, Slam, Lucy, Function bizle mezara kadar gelecek şeyler yaptı. Çok özel bir deneyimdi o gece. Hakkını verdiğimiz söylenebilir.
 
Merakla beklenen buluşma oldu ve Ramsey ile Eis Bar'da oturup uzun uzun muhabbet ettik. İyi ki varsın Berghain ve iyi ki böyle güzel insanlar getiriyorsun bana. Ramsey ile Berghain'da tanışma hikayem burada. O da benim gibi parlak bir yaz geçirmemiş. Kıza hala bir Suma Beach sözüm var, gelemediği için bayaa üzgün. Terör olayları O'nu endişelendirmişti. Gelişi iptal olmuştu. Tüm akşam klüpte sadece Club Mate içip sakince sohbet eden 2 tek insandık bence. Sadece Ramsey değil, bu sefer de yeni insanlar ile tanıştım. Teşekkürler Berlin.

Mekandan, Pazartesi sabah 10.00 gibi çıktık. Müthiş bir geceydi. Berlin'de evini bizimle paylaşan Oya ve Keykan'a sonsuz teşekkürler. Ne desek yetmez. Minnoş evlerinde ve Berlin'de güzel bir kış mevsimi diliyorum onlara da.
 
Aadsaggaghahah kekomançi bir şarkı sözü ile yazıya lap diye girip bayaa ağır bir laf ile blogtan şimdilik çıkıyorum.  Ben nerede değilsem orada mutlu olacakmışım gibi gelir. -Baudelaire . Adeta bu yılımı özetliyor.
 
Güzel bir sonbahar olsun. Bir süre seyahatim yok. Belki şehirde olup bitenleri yazarım bir ara. 30'umdan sonra hayatımda ilk defa kış mevsiminin gelmesini istiyorum. Huylarım değişiyor. Kedime sarılıp, yağmurların üzerime yağmasını izlicem. Küs uyumayın, kahve için ve sevişin. İyi hafta sonları.

3 Eylül 2016 Cumartesi

Uzun Bir Yaz : Kaş ve Kastellorizo (Meis Adası) Yazıları

Travel & Leisure International kapağında, şu minnoş renkli evleri görmemin üzerinden 2,5 sene geçmiş. Hayatımda bu sürede o kadar çok şey değişmişken, bir çok şey gidip yerine yenisi gelmişken, bu renkli evleri ve o lacivert suları düşlemem tam 2,5 sene sürmüş. Sonunda geçen hafta Kaş'ı ziyaret ettim ve adaya geçmek için bir bilet aldım. Bu uzun yaz mevsimini ve bu yazıyı, Kastellorizo düşerime adıyorum.
Onca yer gezmişliğim vardır, aklımda tek kalan 90'lı yıllarda uğradığımız bu kasabanın havası çok sıcaktı. Gece 3 gibi İstanbul'dan araba ile yola çıktık ve öğleden sonra vardığımız Kaş, pırıl pırıl, kasabalıktan çıkmış, minik bir şehir olmuştu. Pansiyon çok makul ve merkezdeydi. Kahvaltıları da kalış boyunca güzeldi. İlk gün, yol yorgunluğumuzu Derya Beach'te attık, pizzaları, kokteylleri gerçekten müthiş. Tertemiz denize atladıktan sonra plajda kuşlar gibi uyumuşuz. Akşam gün batımını burada izledik. Nar & Jack içmeden dönmeyin!
2.gün, sabah erkenden dolunca kalkan tatlış tekneler ile Limanağzı Koyu'na gittik. Bir çok plaj işletmesi var ama biz ilk durak olan Bilal'in Yeri'nde kaldık. İyi oldu, hem temiz hem çok gürültülü değil. Bir de tekne ile gidildiği için doğal bir "Adult Beach" aman aman çocuk ve müzik yok. Bu güzel bir tercih oldu. Deniz müthiş ve saatlerce kafası sakin bir koy. Dönüş son teknesi 19.00'da, giderken aşağıda gördüğünüz masaya kişi başı 20 TL ödüyorsunuz, dönüş dahil. Limanağzı dönüşü, Derya Beach'te yine birer kokteyl içtik, o sırada gün batarken Kastellorizo'yu izledim. Elimi uzatsam dokunuyorum. Tek kelime ile muhteşem. Akşamında Kaş'ın en eski mekanı Mavi Bar'da midye bira yaptık. Ayı'da weiss bira içtik.

Adaya geçiş için biz, Kahramanlar şirketini tercih ettik. Sabah 10.00'da kalkan feribot gayet konforlu ama zaten yolculuk 25 dk sürüyor. Beşiktan'tan daha yakın yemin ederim. Schengen vizenizin olması yeterli. Kapıda vize uygulaması da sürüyor. 2 günde adaya vize alabiliyorsun. Ohal nedeni ile, feribot firması bir sgk dökümü istiyor. Çarşamba ve Cumartesi günleri 23.00 feribotu var, diğer günler 16.00 'da dönülüyor. 16.00'da döneceksen 85 TL, 23.00 'te döneceksen liman vergisi ile 100 TL 'ye gidip gelebiliyorsun. Günü birlikçiler de var, konaklayanlar da.  EU pasaportu olmayanlar biraz bekliyor kapıdan geçmek için, orada bile naziktiler. Makedonya damganız var ise oldukça sorun oluyormuş, bu aralar araları çok gerginmiş. 2 Türk kadın, Balkan turunda aldıkları damga nedeni ile bekletiliyorlardı. Makedonların brokratik bir yanlışları olmuş galiba. Evet benim de Berlin'de telefonumu çalmışlardı, doğrudur.
Mediterraneo filmi ile ünlenen ada, Türkiye'ye en yakın minik bir Yunan köyü. Filmde ve dergide gördüğüm o muhteşem evler ve otelleri ziyaret edip fotoğraflama şansım oldu. Ağlayacaktım huzurdan! Sanırım toplam 500 kişi felan yaşıyor. Çoğu güler yüzlü ve Türklere çok benziyorlar. Genel olarak da rahat ve yavaş insanlar. Aynı ben!
Sabah kahvesi için hemen Stratos Cafe'ye gittik ve birer Yunan Frappe'si söyledik. Sokaklarda herkes frappe içiyor. Bunun bir yunan içeceği olduğunu geçmişte öğrendiğimde çok şaşırmıştım. Bir de cheese cake söyledik, gerçekten çok iyiydi. Feribottan ininca deniz kenarı boyunca sıralanan cafelerinden biri, sabah mutlaka uğrayın! Keke ve kahvelere 26 Lira verdik. Hemen hemen tüm adada Türk Lirası geçiyor.

Etraf sakinleşti ve keşfe başladık. Zaten kısa sürede merkezi yürüyüp bitiriyorsun. Tüm limanı yarım saatte gezdik. Harika renkler, lacivert deniz, tatlışko insanlar ve fotojeniklikten ölecek bir köy. Bu sırada akşam için, Tripadvisor'ın 1. sırada önerdiği  Alexandra's 'a rezervasyon yaptırdık. Akşam Ouzo'su için yer yapılmazsa boş yer bulmak biraz zor.
Öğleden sonramızı ise, küçük motorlar ile gidilen St.George Adasında geçirdik. Feribottan inince zaten size motorlar hk. bilgi veriyorlar. Telefon numaralarını bırakıyorlar. Telefonları bile Turkcell. Bizim de telefonumuz orada çekiyor. Gitmek istediğinizde arıyorsunuz, deniz taksisi sizi kıyıdan alıp adaya götürüyor. Kişi başı 5 Euro.

Mavi mağaraya gitmedik, çok rağbet görülen bir yermiş ama benim klostrofobik huylarımdan dolayı olmadı. Onun yerine bolca denize girdik ve nöööfilter fotoğraflar çektim. Plajda dinlenirken sırtınızı bir kiliseye veriyorsunuz, evet adanın tam ortasında. Deniz tertemiz, plaj sanki 80'lerden kalma bir Yunan bohemliği taşıyor. Temiz wc'ler ve duş var.



Ada plajının ve oradaki restaurantın işletmesini Türk bir kız ve Yunan eşi yapıyor. Yemekler taptaze ve kalamar inanılmaz lezzetliydi. Bol bol Mytos birası içip taze mezelerden yedik. Greek Salata denemeden dönmeyin! Biz biralar, salata ve 2 mezeye 80 lira gibi bişi ödedik sanırım. Manzarası yıkılıyor. Tanrım!
Akşam üstü adaya tırmanma fikri olduğu için bu güzel adacığı 17.30 gibi bırakıp, Kastellorizo adasına geri döndük. Ara sokaklarda markette pırlanta bulmuş gibi sevindiğimiz "Alfa Weiss" birası ve bir de Rodos'tan gelen bir beyaz şarabı alıp, tepeye tırmandık. "İçkiler soğumadan mesafesi" kadar bir tepe assdfdfgg.
 
Ada tepesi çok güzeldi, tam bir akşam içkisi yeri. Devam edip St. George Of Horafia Kilise'sine yürüdük. Restauranta geçtik ve adanın ışıklarını izledik. Sanki Dünya bu adaya uğramamış, sanki Agustos 1983 yılı gibi her şey.

Servis, ekip, lezzetler, Ouzo, tek kelime ile harikaydı. Önce Ahtapot ve Yunan Salatası söyledik. Ouzo'da Barbayanni'yi tercih ettik. Sonra ortaya bir tane taptaze balık. Yanında kocaman bir tabak patates ile geliyor. Toplam 65 Euro. Masadan mutlu kalktık ve 23.00'teki feribotumuza geçtik. Duty Free'den Ouzo almayı unutmadık. 1 litresi 12 Euro!
Bu yorgunluğu ertesi gün Hidayet'in Koyu'nda unuttuk. Bu sene Blanca Beach ile birleşmiş ve çok temiz ve modern bir plaj sistemine dönüşmüş. Denizini çok sevdik. Caretta bile gördük! Tüm gün vakit geçen bir yer. Tek sorun çok kötü müzik yayını. Çalışanlara bildirdim. Kaş'ın diğer yerlerinden olduğu gibi plajlarda müzik yayını olmamalı. Akşamında, Aylin Aslım'ın yeni mekanı Gagarin ve Kaş'ın Babylon'u Echo Bar'ı denedik. Gagarin, 1'den sonra yıkılıyor. Playlisti Aylin yapıyor.  80ler-90'lar Rock n roll sevenlere duyurulur.
Beşinci günü, tekne turu yapalım dedik. Ödeme yaptığımız halde yer tutulmaması nedeni ile güne biraz gergin başladık ama denize açılınca geçti. Su, her şeyin ilacı. Kekova, Koylar, Batık Şehir, Simena, hepsi harika yerler. Simena'daki esnaf, siyasi olayların onları çok etkilediğini felan anlattı. Otelci olduğumu söylemeden sessizce dinledim. Tur, bir kerelik yapılabilecek bir şey ama şahsi fikrim, tur yerine Limanağzı'nda vakit geçirmek. Ama Kekova'yı görmediğim için iyi bir deneyim oldu. Batık Şehir'i görünce istemsizce Fermina'yı andım. I love arkeoloji like a hell!!!


Tur sonrası soluğu Derya Beach'te aldık. Saat erkendi ve bok gibi sarhoş olduk. Bikinilerim ve kıyafetimle uyumuşum. Tatilin en sevdiğim yanı, kıyafetlerle sızmak.

Soft bir kapanış için ertesi gün yine Hidayet'e gittik ve çok gece kalmadan son akşam adam gibi bir yemek yiyelim istedik. Retro Bistro, Tripadvisor'da çok ünlü. Klasik Rakı-Balı istemeyenlere rahat bir ortamda, özgün, onların tabiri ile "relax fine-dining" bir akşam yemeği sunuyor. Ravioli, Tagletelli ve Salata harikaydı. Közlenmiş domates çorbasını evde denemek istiyorum. Tatlı olarak "Patlıcanlı Suflesi" meşhurmuş ama bizim ona üzülerek yerimiz kalmadı. Evet doğru okudunuz, patlıcanlı sufle. Arka bahçesi tatlış ve çalışanlar çok güleç. Hepsine 90 lira gibi bişi ödedik, değer mi? Sonuçta bir emek var ama wow değildi. Olsundu. Ellerine sağlıktı.

6.günümüz yolda geçti. Dönüş akşama denk gelince ve ben de yollardan korkunca biraz gerildim. 12 saatten sonra bok çukuru İstanbul'a geri döndük. Bu çukurda, Kastellorizo'nun düşlerini yaşayıp, valla iyi hayatta kalmışım diyorum.

Efendim, böylece güzel fotoğraflar ile Kaş ve Kastellorizo günlüklerimi paylaşmış oldum. Sonbahar biraz hareketli geçecek. Ayol daha ne kadar hareketli olacak, dur bir yerinde dediğinizi duyar gibiyim. Ama, ben, özendiğiniz hayatı yaşamaya devam ediyorum. Sonbahar'da güzel kafalarda görüşmek üzere, kahve için ve küs uyumayın. Antio gia tora!