31 Aralık 2015 Perşembe

2015, Amortisi ve Tüm Diğer Şeyler

"Ben nerede değilsem orada iyi olacakmışım gibi gelir."
2014 yılından belliydi aslında. 2015 yılının girişi kötü olacaktı. Beklentilerimi çok yüksek tutup, mutlu olmaya endeksledim kendimi. B planım yoktu. Öyle sürmedi. 2015'e Hayal kırıklıkları ve üzüntülerle girdim. Şanssızdım. Her zamanki gibi çok vefalıydım. İlk çeyrek ayrılık sancıları ile geçti. Alışamadım. Hiç alışamadım. O sırada yeni bir işim vardı. Yeni bir iş çevresi. Dostlarıma zaman ayırdım. Yoga yaptım. Biraz daha hayata dönme çabası verdim.
 
Bahar ve yaz için iyi dilekler dileyip, 1 Mayıs'a kadar yeni bir sokak, yeni bir kapı aradım hayatımda. Bulamadım. Almanya'ya gittim. Annem ile. İyi ki de gitmişim. Destek oldular. Cesaret verdiler. Kangren kolu kesip attım. 1 Mayıs sabah 3'tü. Bir arabanın içinde ön koltukta 2 kişi, bir market otoparkında  kısa şeyler konuşuldu. Ve, hayatımda bir sayfa kapattım.
 
Bahar geldi, festivaller başladı. İstanbul'u çok sevdiğim söylenemez ama festivaller için doğmuş olduğumu felan düşünüyorum. Bu şehire festivaller çok yakışıyor. Bir sırt çantası, bir bikini, bir hırka ile ofisten kendimi dışarı atıyorum. En sevdiğim insanları orada görmeyi, onlarla eğlenmeyi çok seviyorum.
 
O sırada şampiyon oluyoruz, atın intikamı formatında resmen, tokat gibi bir sezon ile kupa kaldırıyoruz. Onca üzüntümü silip götürüyor takım. Seçimdi vs hiç o konulara girmicem, benim blogta siyaset okumazsınız, bilen bilir.
 
Eğlenceli bir yaz geçiyor, güneşli festivaller, Suma Beach, Lifepark. Çok güzel müzikler dinliyoruz. Techno müzikli kutlamalara doyuyoruz. Kopenhag'ta bir tatil yapıyorum. İskandinav toprakları görüp geliyorum. Muhteşem sokaklar geziyorum. Sonbahara son üzüntü kırıklıklarını atarak giriyorum. İçimde şişerek büyüyen dertlerden kurtuluyorum, 1 Eylül'de yıl resmen kendini amorti ediyor. Stabil çizgi yukarı kayıyor. Eski dostları hayatımdan çıkarmamak üzere sabitliyorum. İyi düşünmeye gayret ediyorum.
 
Yeni bir bilet alıyorum Amsterdam'a. Hayalini kurduğum güzel kanalları geziyorum, kayboluyorum köşelerde. Legal drug moments yaşıyorum. Aşık oluyorum şehre! Tonla müze geziyorum.
 
Ardından bir bilet daha alıyorum. Kendime geç yeni yıl hediyesi veriyorum. 21 Ocak'ta Berlin'deyim. Yılın son haberini sizinle paylaşmış olayım. Yeni yazılar ve yeni şehir notları ile yıla başlıyorum. Güzel Berlin'e hazır mısınız?
 
Düşünsenize sonbahar resmen 30 Aralık'ta bitti İstanbul'da. Şuan her yer beyaz. Ofisten 1 saate çıkacağım. Yeni bir sırt çantası ile. Hayatı "long weekend" tadında yaşıyorum. Annemlerle buluşacağız. Sanırım elimde şarap, yeni bir yıla daha her zamanki gibi alkollü gireceğim. Tüm yılımın bol alkollü yerlerde ayılıp bayılmalı, bol kahveli, gülmekten ağlamalı, çok techno müzikli, bol festivalli, kafası güzel, ve saymadığım ne kaldıysa ondan bir yıl diliyorum. Size de aynı şekilde. Gezin, görün, okuyun ve asla küs uyumayın. Mutlu seneler...
 

30 Aralık 2015 Çarşamba

Dayancak Gücüm Kalmadiiiooo

Yilin son yazisini ve degerlemesini yarin yazacagim cunku suan bir miktar alkolluyum. Yeni yilda Yalova'da teyze evinde, annemlerle giricem. Bu yilin acilinden bitmesini istiyorum. Yarin birazcik yil hakkinda yazip nokta koyucam. 32 Aralik olmasindan korkuyorum. Yeter dayancak gucum kalmadiiiiioooo yeter aldjsksjsj.

Amsterdam Gezi Notları ve Dönüş (3)

Sabah Adriano'nun kırık İtalyanca aksanı ve mutfaktan gelen kahve kokuları ile uyandım. Güzel ekmekler, peynirler ve reçeller ile kahvaltı yaptık. Dapperbuurt'in içinden geçerek yürüdük. Bölgeyi anlattı biraz bana. Bit pazarına vardık.
 
Amsterdam-Oost, 19.yy sonunda işçi sınıfının yerleşmesi ile büyüyor. Semt isimleri halen eski Hollanda koloni isimleri, çok nostaljik; Javastraat, Sumatrastaat, Borneostraat... Bölgede şimdi çoğunlukla Türk, Hintli, Faslı öğrenciler ve aileler yaşıyor. Bölgenin en popüler mekanı Maxwell 'e gitme şansım olmadı ama yapılcaklar listesinde yer alıyor. Mekan, tüm gün açık. Sahibi Fas'lı bir genç. Oranın yüzünün değişmesinde büyük rolleri var. Gençlerin ve yerlilerin çok sevdiği cafe Beukenplein 27 'de
 
 

Gezinin en merakla beklediğim yeri Waterlooplein bit pazarı. Açıkçası beklentimin çok üstünde çıktı. Erken bir saatte gitmekte fayda var. 09.00'da açılıyor. Eşe dosta alıncak hediyelikleri mutlaka buradan alın. 2.el kıyafet, dekorasyon ürünleri, süsleme, aksesuar, sigara aparatları, antikalar, hurda, bisiklet ürünleri, plaklar, cd, poster, parti aksesuarları aklınıza gelecek bir sürü şey. Gezdim, alışveriş yaptım, bir yandan sigara içerken inanılmaz eğlendim. Annemin koleksiyonu için antika 2 tane porselen tabak buldum, ikisi 5 Euro. Şans eseri hangi yıla ait olduğunu bilmediğim bir palto aldım. 10 Euro olduğunu öğrenince pazarlık bile yapmadım. Eve geldikten sonra paltonun "Batı Almanya" üretimi olduğunu fark ettim. Batı. Almanya. Üretim. Batı Almanya yok olm. Giyinip Taksim metrosuna indim, bakışlara alışamadım ilk gün, şimdi pek sallamıyorum. Palto çok havalı. Bit pazarı Waterlooplein 2'de.



Buradan sonra bi 3 saat yok arkadaşlar dljsakdsa.

Adriano'dan beni Hermitage'a bırakmasını istedim. Müzeye nasıl gittik, bileti nasıl aldım ve içeri girdim, wc'leri bulamadım, içerisi sıcacık, tatlı bir uğultu var, pencereden dışarı izlerken 2 saat geçmiş, harika bir bahçe, şekerim düştü, bir kahve-muffin aldım içeriden, biraz kafam düştü, sergiyi gezeyim dedim, tersten girmişim, güvenlik görevlisi çıkardı doğru kata. Oralar biraz karmaşık.
 
 

Hermitage Amsterdam, Altın Çağ'ın portrelerinin toplandığı müze. St.Petersburg'ta olan orijinal Hermitage'ın resmi şubesi. Ben içerideki "Amsterdam'ın Portreleri" sergisini  görmeyi çok istiyordum. İspanyol ressamların olduğu özel bir de süreli sergi var. Goya güzeldi. Girişe bu da dahil. Amsterdam Card geçerli.




 
Ana salona vardığımda kafam hala iyiydi, birden ışıklar söndü! Meyersem salonun kendine ait bir ışık showu varmış. Tabloların üzerinde yanan kafalar!!! Eyvah. 5 dakika felan kendime gelemedim. Harika bir anlatım, çok güzel bir atmosfer! Kahvesi de çok lezzetliydi, Amstel nehrinin hemen kıyısı, 51'de.


video
Dışarı çıktığımda yönümü bulamadım. Yarım saat bina etrafında dolandım. Niyetim Rembrandt'ın müze evine gitmekti.  Artık niye diye sormayın. Tam o sırada yağmur başladı.

Rembrantplein'e yürüdüm. Flying Tiger, oraların 1 milyoncusu. Evet, burada da buldum bir ucuzcu! Renkli, ucuz ve işlevi çok şeyler var. Şemsiye, pofidik çorap, iphone kablosu, glitzli törpüler, kalemler, defterler aldım. Rembrantplein 2'de.

 
Yağmur hızlandı. Munttoren, bir Galata Kulesi formatında. Ama tadilatta olduğu için üzerinde çöp poşeti gibi mavi bir naylon vardı. Ya da ben öyle hayal etmiş olabilirim. De Oude Kerk şehrin kuzeyinde, Albert Cyupmarket güneyde kaldı. Gidemedim. Şehrin merkezine dönmeye çalıştım, 2 saat Dam Meydanı'nda tramvay durağı aradım. Adriano, "galiba çok sigara içtin" diye whatsapptan yazıyor bi yandan, bi yandan elimde yamulan şemsiye ile savaşıyordum. 9'du eve vardığımda. Kapıyı açtığında bana "Pooorrr" diye seslendi! Sıcak bir kahve aldım, kalan sigaramı içtim. Goygoy yaptık. Kıyafetlerimle uyumuşum...


Sabah çantalarımı hazırladım. O'na 100&1 'de bir kahvaltı ısmarladım. İçi çok tatlış bi cafe. Mauriskade 100'de. Muiderpoort istasyonuna yürüdük.  Böyle iyi niyetli bir yabancıya rastlamak ayrı bir şans. Herşey işin teşekkür ettim ve vedalaştık. Schiphol Havalimanı için farklı bir hatta bindim. Tek biniş kartı 5 Euro. 25 dakika sürdü. Havalimanı içinde indim ve hızlıca check-in'e gittim. Uçaktan önce Heineken içmeyi unutmadan.



Dönüş yolunda; yanımda ve arkamda görgüsüzce bağırıp, sarhoş olan türk kocişkolarla, "ayh ben ot içmem korkarııımm" diyen kezban eşlerle geldim. Kafam açıldı yemin ederim. Keyifsizce eve vardım. Galiba bu dönüşlerin tek güzel yanı kendi yorganım ve minnoşko Tarçın'a kavuşmak.
 
Umarım keyifli bir 3 gün okumuşsunuzdur. Valla ben ufak bir kısmını CTRL + DEL yaptım ama acayip eğlendim. Yakın zamanda kalan adresler ve içemediğim güzel sigaralar için geri gidicem. Daha artık ne içeceksem kshajsgda. Herkese güzel bir kış diliyorum ve gelecek adreslerde, gelecek tatillerde görüşmek üzere diyorum!


28 Aralık 2015 Pazartesi

Amsterdam Gezi Notları (2)

2. gün sabahı, bir koşu hostelden çıktım. Kaçtım desem yeri. Çantamı Couchsurfing vasıtası ile evinde kalacağım ev sahibim Adriano'nun muhteşem manzaralı ofisine bırakıp, tüm gün hafif bir şekilde gezebildim. Sen gez, ben çantanı akşam eve getiririm dedi! Bunun için ona sonsuz minnettarım.
 
 
Çantamı hızlıca bıraktıktan sonra yol üzeri güzel bir kahveci buldum. Kahvaltı ettim. Kartlarımı yazdım, postaladım, yine güzel kareler yakaladım. Hava gri, benim ise Amsterdam Müzesi'ne yetişmem gerekiyordu. Kahve gerçekten çok güzeldi, 2.yi içtim. Ces't Magnigique, Leidse Straat 18'de. 
 
 
Amsterdam Müzesi, şehrin DNA'sını izlemek ve öğrenmek için çok hoş bir müze. İçeride süreli sergilere rastlamak mümkün. Ben Grafiti ve Transeksüellik konulu 2 sergiyi daha gezme şansım oldu. DNA'yı daha çok sevdim çünkü kronolojik çalışmalar daha çok hoşuma gidiyor. En çok ilgimi çeken, 1625'te New York henüz bulunmuşken, bu adamların ticarette 1. olduğu ile ilgili çalışma. Işıklı deliklere burnunuzu yaklaştırıp, ticaretinin yapıldığı kahve, karanfil vb.ürünlerin birebir kokusunu alıyorsunuz. Ayrıca birer canlı örnekleri ile.
 



Amsterdam'ın en eski çizim haritası yine burada. Ancak güneyi yukarıda, kuzeyi aşağıda, bu da ilginç bir detay. Sarı bir koridordan triplere girerek çıkışa gidiyorunuz. İyi ki kafam boştu, yoksu sarılarda kafayı yerdim. Ama Hermitage'da başıma gelenleri 3. gün anlatıcam. Amsterdam Museum, Kalverstraat 92 'de.


 
Anne Frank... Aslında bu isim için ayrı bir yazı bile yazılabilir ama şimdi değil. Nazi işgali sırasında 8 kişi ufacıcık bir evde Alman askerlerinden saklanıyorlar. Bu isimlerden biri 12 yaşında bir Yahudi kız çocuğu. 1943 yılında tuttuğu günlüğüne tüm yaşanılanları kendi penceresinden harika bir dille yazıyor. İspiyonlanan evden, toplama kamplarına gönderilen 8 kişiden biri de babası. Tek kurtulan baba, kızının anısına bu günlüğü saklayan isimlerden teslim alıp, kitap olarak bastırıyor. Ev, müzeye dönüşüyor. Yılda 1 milyon ziyaretçisi var. Kitabı okuduktan sonra, Prinsengracht'da müze ev Anne Frank Huis 'i ziyaret etme konusunda acayip hevesliydim ancak kapısındaki 1 km kuyruktan ve başlayan yağmurdan dolayı elemek zorunda kaldım. İçeri girmek yerine güzel Anne heykeli ve evinin dış görseli ile yetindim. Huzur içinde uyu sevgili Anne, Dünya senden sonra pek de değişmedi. Prinsengracht 263'te.
 
 
Hemen aynı sokakta olan Westerkerk'e de uğrayın. Amsterdam'ın en yüksek yapılarından biri. İçi de çok güzel. Ben her gezimde mutlaka 1-2 sembolik kilise ziyareti yapıyorum. O da bunlarda biri. Ayrıca beni sağanak yağmurdan kurtardı. Çıktığımda hava gayet dönmüştü.
 

Anne'den boş kalan zamanı biraz sokaklarda gezerek doldurdum. Buranın Cihangir benzeri, Jordaan tarafından yürüdüm. Güzel 1-2 kare yakaladım. Dam Meydanı'na geçtim.
 

Sokakların ve evlerin hepsi birbirine benziyor. Küçük, renkli, sıcak, huzurlu... Akşam için, Breda'da yaşayan arkadaşım Yener ile buluşma saati ayarladık. Açıkçası 2009'dan beri tanıyoruz birbirimizi, bir samimiyetimiz var ancak hiç görüşme şansımız olmamıştı. Bu gezi, güzel fırsat oldu. Akşam yemeği ve güzel sigaralar için sözleştik.
 
 
Dam Square 'in tam ortasında çok önemli adresler var. Amsterdam Royal Palace lokal ismi Koninklijk Paleis Amsterdam yani kraliyet sarayı, 15.yüzyılda yapılmış bölgenin en eskisi kilisesi De Nieuwe Kerk, bir demirören avm formatında De Bijenkorf, Taksim Meydanı Takı gibi bir sembol National Monument ve bol memeli, popolu, döşlü balmumu müzesi Madame Tussauds. Sadece saraya ve içinde süreli bir sergi olan De Nieuwe Kerk 'e girdim arkadaşlar. Amsterdam'da yapılacak o kadar başka güzel şeyler var, diğerleri bu yüzden NO!
 
Amsterdam Royal Palace / Koninklijk Paleis Amsterdam 
Saray hakikatten saray. Amsterdam Card geçmiyor. 10 Euro giriş. Kapıdaki hostes kız nereden geldiğimi sordu, İstanbul'u duyunca "Merghağğğba Hojgeldiniz" dedi. Ne alaka dedim yav, 2 ay İstanbul'da yaşamış. Çok seviyorum, my dream city dedi. Allah allah, mesai saati, çalışırken, uyuşturucu kullanmak yasak, bu niye böyle dedi acaba? diye düşündüm. Yani "ehe tişikirlir , dream tabi evet very nice tink yiu" dedim. Ben samimi bulmuyorum bu İstanbul'u sevenleri yaa. "You call dream we call hell dedim :( Bastım yukarı çıktım. Dam Meydanı'nda takılırken, "aloooo nerdesiniz? ben damdayım! diye bağıran görgüsüz köylü türklerden bolca görebilirsiniz.
 
Koninklijk Paleis Amsterdam
De Nieuwe Kerk ise çok haysiyetli bir yapı. 1649'da yapılmaya başlanmış. Need to connect! deyince bilgilendirme masasında duran 78 yaşındaki teyze çok harika bir ingilizc ile bana kilisenin staff wi-fi password'unu verdi. Ayakta alkışladım. İçinde süreli sergiler var, bana Roma temalı Constantine's Dream diye bişiler denk geldi ama cezbetmedi. İçinde kalabalıktan anladığım kadarı ile özel bir kaç tablo sergileniyor. Yav Constantines olsa noolur, ben oranın merkezinden geliyorum zaten. Girişi de 15 Euro ama ben 5 Euro verdim because Amsterdam Card.
 

Saat 16.00'da Yener ile buluşup hemen Vapiano'ya akızladık. Çok güzel çorba, çok güzel İtalyan makarnaları, harika bir inside design, çok pratik ödeme sistemi, efendim, Remprandtplein'e azıcıcık yürüyorsunuz, Amstelstraat 2'de. Biz toplam 22 Euro felan ödedik, çok güzel sunumlar, lezzetli yemekler bulabilirsiniz, tüm gün.
 
100 beygir gücünde kafalar
"Like a local" bir mekanda sigara içmek istiyorsanız, kesinlikle avamlık yapmayın ve Bulldog'a felan gitmeyin çocuklar. Tonla mekan var, tavsiyelere uyun. Ben Greenhouse Namaste'yi duymuştum. Ama Yener'in mekanı Abraxas. İçi harika! Fiyatlar 5-18 Euro arası, çeşite ve grama göre değişiyor. Sarmasını biliyorsanız paket alıp kendiniz yapın, yoksa tek dal yani joint alın. Jonge Roelenstreeg 12'de. Nasıl bir şeyler denemek istediğinizi söyleyin. turistlere karşı açıklayıcı ve anlayışlılar. Bu deneyimi es geçmeyin.
 
 
Orada olduğum süre içinde 2 çeşit içtim. Pure ve Lemon Haze. Pure çok sakin yapan ve sizi mallaştıran bir çeşit. Haze ise Amnesia idi. Çok az hayali görüntüler, biraz enerji, konuşma isteği, dalgınlık, gece sonu az terleme vs. hafif etkileri vardı. Şu ana kadar denediklerimin yanından bile geçmez. Tertemiz, hasarsız sigaralar satılıyor, sonuçta devlet kontrolünde. Üzerinde ziraai veya kimyasal maddeler yok.
 
 
Bir ara haritaya bakarken kaybolduk. Artık ne haldeysek. Çok fazla eğlendik. Kanallarda yürüdük. Yağmur başladı. Leidseplein'e geldik. Vedalaştık. Tramvaya bindim. Kalacağım ev Dapperbuurt 'daydı.
 
 
Gece sonunda Adriano beni duraktan aldı, çok nazikti. Köpek gibi yorgun olduğum için güzel bir sigara daha içtim, bebek poposu gibi uyumuşum. Sabah 8'de Adrino beni uyandırma ve gezdirme sözü verdi! Çok ponçik bir ev sahibi. Sabah uyanınca yukarıdaki muhteşem manzara ile karşılaştım.
 
3.gün; Dapperbuurt yürüyüşü, Waterlooplein Bit Pazarı, bebek poposu kafalara devam, Hermitage Müzesi, Amsterdam'ın Portreleri ve sönen ışıklar, Flying Tiger, şehir merkezinde kaybolmam, fırtına, yağmur, iptal adresler, gece eğlencemiz
 
Warmoerstraat, De Bijenkorf'un arka sokağı.

Amsterdam Müzesi'nden bir tablo
Amsterdam Müzesi girişi

26 Aralık 2015 Cumartesi

Amsterdam Gezi Notları (1)

Amsterdam... Sabahın köründe (3.30?) evden çıkıp uykusuz uçağa gittim. O yorgunluğun üzerine 3 adet müze gezdim. İspanyol 2 çocukla, pis bir hostel odasında 1 gece geçirdim. Couchsurfing yaptım. Kayboldum. Köpek gibi eğlendim. Kanallara aşık oldum. Yağmura yakalandım. Kafam leeeşşş, yolculuklar. Ama bir saniyesini dahi unutamam.

Bilgiler, rotalar, adresler, kısa kısa sizinle. Uçakta giderken de gelirken de, paçoz türklerin Avrupa ziyaretlerini görgüsüzce ima etmeleri dışında canımı sıkan bişi olmadı. Hayalini kurduğum Anne Frank Evi'ne gidemedim, çok üzüldüm! Onu 2.gün anlatıcam. O halde iyi okumalar.

Sabah afyonum patlamadan Amsterdam polisinin, "ne yani, hiç mi arkadaşın yok, yalnız mı geldin, ne zaman dönüceksin, biletini göster, hostelin nerde bilmem ne " sorularına şapşik gözlerimi sonuna kadar belerterek cevap verdim. İstiyorsan verme. Sorunsuz gümrükten çıktım.

Rijksmuseum Interior
Efendim 1-2-3 günlük alternatifleri olan IAmsterdamCard tam bir hayat kurtaran. Çılgınlar gibi tasarruf edebilirsiniz. Şehiriçi ulaşım dahil. Gerçek bir turist olduğum için şuradan 72 saat kartı edindim, 69 Euro. Rezervasyon numarasını göster, kartını teslim al. Havalimanında 1. terminaldeki Amsterdam Card ofisi var, orası olmazsa şehir içinde var. B11 durağından kalkan 197 numaralı otobüs ile doğruda müzeler adasına ulaştım.  
Rijksmuseum - Stadhouderskade
Önemli bir bilgi; Amsterdam'da hangi toplu taşıma olursa olsun, kartınızı bir binerken ve bir de inerken okutuyorsunuz. Hiç pratik değil ve 3 kez hata yaparsanız kartınız iptal oluyor, ben ilkinde gözlemledim. İzleyince çözdüm. Bir anlam veremedim, sordum, yerliler de cevap veremiyor. Otobüs konforlu, sizi Museumplain'de bırakıyor.  
Soluğu sabahın köründe Rijksmuseum'da aldım. Ünlü Amsterdam şehri yazısı karşıladı beni. Salak kola arabası bozuyor biraz kusura bakmayın. Amsterdam kart 1-2 adreste geçerli değil. Birisi de burası. Size önerim burayı netten satın almak. 18,-€ ama Rembrandt'ın Night Watch 'ı karşısında dizlerimin bağı çözülünce, buna değdiğini anladım. Resimde dönüm noktası olan çalışmaları çok seviyorum. 1642'de biten tabloda, Rembrandt'ın kendisinin olduğu sanılan bir karakter gizlenmiş. Dutch Altın Çağı'nı yansıtan milatrik bir tablo aslında bakarsanız ama detayların işlenmesi, boyama ve gölge oyunları o yılların en iyisi. Maskot kızın beline taktığı baş aşağı sarkan tavuğu görmelisiniz! Böyle bir kart var, trick'leri de okuyorsunuz.
 
Gece Devriyesi "Night Watch"
Meşhuuuur inci küpeli kızı yapan Hollandalı Vermeer'in sütçü kadın resmi. Efendim, inci küpeli kız maalesef Amsterdam'a yakın başka bir bölgenin müzesinde sergileniyor. Vermeer'in tablolarına Rijks'da rastlamak mümkün. 1660'da sütçü kadını çizmek için, bu manyak, usanmadan her gün süt süzen kadını gözlemlemiş. İçerde süt hariç her şey "hareketsiz". Bunun nedeni ışık. Gün ışığının her bir obje üzerinde bıraktığı oyunları anlayan Vermeer'in, çok yetenekli gözleri var. Pofidik ceketim nasıl? Bence muhteşem.
 
 
Beni heyecanlandıran bir diğer bölüm kütüphane. 1881'de yapılmış ve göze çarpan ilk şey sağ köşedeki dönerli merdiven. Karakteristik bir yapısı var. Amsterdam'ın en büyüğü. Kapıdan içeri girince burnuna gelen aşırı yoğun eski kitap kokusu, acaba suni mi şüphesi uyandırdı. Aşağı katta insanlar çalışabiliyor hala, asma kat ise ziyaret alanı.
 
 
Şansıma, Anish Kapoor'un 3 çalışması sergileniyordu. Akbank Sanat ile gelmişti hatırlarsanız SSM'ye. Bu 3 çalışmayı sabah sabah görünce burnuma mangal kokusu geldi. Rembrandt'ı içine alan kapsül bir sergi. Üffffffff! Çalışmanın amacı rahatsız etmekmiş.  6 Mart'a kadar silikon etleri görebilirsiniz.
 
 
Her müzenin vestiyeri ücretsiz ve sonuna kadar kullandım. He bir şeyimi bırakarak rahatça gezdim. Müzelerin içi hep çok samimi, anlaşılır, sıcak, çalışanlar mükemmel. Bir tanesi bana "Merghağğğba, hoshgeldınizz" dedi, onu 2.günde anlatcam. Günler öncesinden attığım bir emaile bile Rijks üşenmeden cevap yazmıştı. Neden hep ödüller aldıkları anlaşılıyor. Burada bi topkapıya git de bak, trip çeşitlerinden koleksiyon yap. Neyse, yerliler Rayk diye okuyor. Başka bişi derseniz anlamazlar. Museumstraat 1 'de.
 
2 müze arası, 1 gecelik kalacağım hostele yerleştim. Overtoom 80'de. İsmine aldanmayın, pek de piremses değildim Geceliği 9 yuuro olan yatak haricine bir beklentim yoktu. Giriş yaptım, odada tamirat vardı ve Rus bir tesisatçı(!) "i will finish the repair during the day, sent some one to buy more stuff, sorry for messed up" dedi. Başka eşyalar vardı, umursamadım. Ortam leş. Çantamı bıraktım, çıktım ve 2. adrese yetiştim. Döndüğümde garip şeyler gördüm, yazı sonunda anlatırım.
 
Van Gogh Müzesi'ne geçtim. Amsterdam Card geçerli. Efendim bilmeyeniniz yoktur, Vincent kafayı yiyince kulağını kesmiş. 
 
Yüksek sezonda anasının nikahı kadar sıra olan bu müze için online bilet satın alabiliyorsunuz. Kapıda 17,-€.  Kuyruk olsa da hakkını veriyor. Şansıma hiç sıra yoktu, şekildeki gibi, 3 saniyede felan içeri girdim. Amsterdam Card'a dahil ve işe yaradı. Bir diğer detay, içerde fotoğraf çekmek yasak, saygı duyarım. Ama ben bir türküm ve ilk kareden sonra uyarı aldım muhahahaha. Mekan 3 katlı. İçeride çok şanslıyım ki, meslek partneri, bizim dilimizde kankeytosu, meşhuuur "Çığlık" tablosunun sahibi Norveçli ressam Edvard Munch ile birlikte olan sergisi gezilebiliyor. Ayol Çığlık da oradaydı, onu da gördüm! Efendim bu ikisi birlikte dağ tepe gezip resim yapmışlar. Ruhsal bir birliktelik yaşıyorlar. Edward ona terapi gibi geliyor. 

Vincent kendini manyak gibi yaptın Vincent
Vincent V.G'un tabi İbrahim Tatlıses ağlaklığı gibi bir hayatı var.  Çocukken kardeşini ve annesini kaybettiği için ölene kadar anksiyete bozukluğu ile yaşıyor. Kronolojiye göre tablolarını görüyorsunuz. Kardeşi Theo'ya mektupları, bu mektupların saklandığı ve yengesinin bunları bulduğu yazı masası, kült resimler oda ve badem çiçekleri, boya paleti, gençlik resimleri, ünlü patates yiyenler, Asylum tarlaları, bir sürü self-portreleri  vs. müthiş. Benim en sevdiğim Vincent ile Edvard'ın aynı manzarayı ya da objeleri resmettikleri ortak çalışmaları. Tahmine göre, Vincent'in anksiyete bozukluğu için verdikleri yüksük otu bir teoriye göre de içtiği absintte onun etrafı çok sarı görmesine neden oluyor. Bu arada ünleniyor ama sikinde değil. Sarı papatyalar, odasının resmi, yaşadığı sokak tabloları, sarı tonlarında. Bu herif hakkında çok yazasım var, bitmez. Sonra iyice kafayı yiyor, kulağını felan kesiyor. Düzeldi diyorlar, eve geliyor. Bir gün tarlaya resim yapmaya çıkıyor, kendini vuruyor o şekilde otal odasına geliyor, evde kardeşinin kucağında ölüyor. Ölmeden önce yatağındaki son sözü ise, "hüznüm her zaman sonsuz kalacaktır" oluyor. Kulaklarımda Goldfrapp'ten Clay yankılıyor. Biraz ağlıyorum. Huzur içinde uyu koca paletli adam. Müzeden minnoş bir yağmurluk aldım. Çıktım. Museumstraat 6 'da.
 
Perşembe olması nedeni ile Stedelijk gece 10'a kadar açıktı, bu çok iyi oldu, sona bıraktım ve günü burada bitirdim. Amsterdam Card geçerli. Öncesinde Stedelijk Cafe'de güzel vegan bir burger yedim. Ekmek bayattı ama  köfte fena değildi. Domates çorbası çok iyiydi. Toplam 17,-€ ödedim, tüm gün açtım ve yeni bir müze öncesi iyi geldi. Sonra yakışıklı bir çocuktan beni çekmesini istedim, havalı bu poz için cıvık cıvık teşekkür ettim! Mina'ya buradan kart aldım. Museumstraat 10 'da.
 

Modern sanat, grafik, dizayn vs. severleri buraya alıyoruz efendim. Üstelik Alman çağdaş sanatlar artisti Isa Genzken'in kişisel koleksiyonu var şu sıralar. Mach Dich Hübsch! "Hep çılgın, yanlış şeyler ve imkansızı yapmak için cesaretim olmasını isterdim." demiş. Yaşlanınca Isa Genzken olucam.

Isa Genzken - Mach Dich Hübsch! sergisinden, kontent kapağı
Bu müzede bir diğer güzel tesadüf Kirchner'in bir çalışmasına rastladım. Kirchner'i hatırladınız mı? Hani şu kanvas tuvale değil de tuvalin arkasına resim yapan Münih'teki hasta manyak herif? Ashadjahagahh.


Gün sonu, yürüme mesafesi olan hostele geri döndüm, dönerken ışıklı binalar çektim, ve ayaklarımı hissetmeyerek bu yorgunluğun tadını çıkartmaya karar verdim. Odaya döndüğümde 2 İspanyol çocuk, jilet gibi giyinmiş dışarı çıkıyorlardı. Gülümsedim, iyi eğlenceler dedim, aynı şekilde gülerek teşekkür ettiler. Buraya kadar okey. Uyumuşum. Gece kaçtı bilmiyorum, sessizce gelip uyumuşlar. Sabah 8'de uyandım. Bunları ranzanın alt katında birbirlerine sarılmış uyurken buldum.Yaşları küçüktü benden. Tatlış bu çift ile hiç konuşmamış olmaktan mutsuzluk duydum. Keşke goygoy yapsaydım. Çantamı aldım, suratsız sarı kız, check out'umu yaptı, plastik oda kartına aldıkları 1 Euro depozitoyu ölürüüüüüm de bırakmam, aldım.

Yeni adresler ve yeni gün için kendimi Amsterdam sokaklarına bıraktım... Hava gri. Acil kahve. Fonda Moloko - Forever More çalıyor!!!!!!

2.gün : İlk couchsurfing deneyimim ve ev sahibim Adriano, Amsterdam Ulusal Müzesi, Anne Frank, Westerkerk, Dam Meydanı, Amsterdam Kraliyet Sarayı, Nieuwekerk, biraz alışveriş, yıllar sonra Yener ile buluşma, Abraxas ile bebek poposu kafalar.