28 Temmuz 2015 Salı

Kopenhag Gezi Notları (3)

3.Gün
 
En keyif aldığım adresleri bugüne koydum, hip mekanlara bolca zaman ayırdım. Son günü şehirde, lokal bir İskandinav tadında yaşadım.
 
Kahvaltı sonrası ilk adres, şehrin "en hip" kahvecisi The Coffee Collective. Şehirde 3 şube bulunuyor, büyük şubede kahve ile ilgili eğitimler, tadım günleri ve workshoplar oluyor, ben zaman nedeni ile nispeten en yakın olan, Torvehallerne'ın içindekine gittim. Torvehallerne, Türkiye'de henüz çok yaygın olmayan ama aklınıza City's Mahalle'den hallice, daha samimi bir yiyecek-içecek pazarı olarak aklınızda canlanabilir.
 
 

The Coffee Collective, kahvelerini özenle Güney Amerika'dan ve Afrika'daki satıcılardan doğrudan alan; 4 karizma Danimarkalı kahve girişimcisinin kurduğu bir marka. Bence görsel işleri ile de bir PR harikası. Açıkçası ben, Scandinavia Standard sayesinde tanıştım. National Gallery of Denmark'ın girişinde bir tabelada, müze müdürüne sorulan "şehirde sizi etkileyen 7 mekan" cevaplarında, bu kahvecinin ismine rastlamak hiç şaşırtmadı. Mekanda bir El Salvador kahvesi denedim. Kolay içimli, meyveli tatlar bırakan bir kahve. Şu görseldeki tontik Barista kadınla sohbet ettik. İstanbul'dan geldiğimi söyledim.  Torvehallerne ve The Coffee Collective, Vendersgade 17'de.
 
Müze kartımın bitiş süresine yetişmek için, kapısında çılgınca bir kuyruk olan, -saraya doyduğumu düşünerek- Rosenborg Saray'ını elemek zorunda kaldım ve gezide beni eğlendiren diğer adreslerden biri, Designmuseum Denmark'a geçtim. Yol üstünde, tamamen tesadüfi rastladığım Krusemyntggade 'den yürüdüm. 2. Dünya Savaşı'nda hasar almadan kurtulmuş bazı lokal yapılar var. Eşsiz Danimarka mimarisi. Açılsın VSCOcam'larrrrrr kdhsajkhs.

Rosenborgslot
Random bir apartman ve sokak


Krusemyntggade
Designmuseum Denmark, yine geniş bir zaman dilimi içinde, İskandinav merkezli sanatçıların yarattığı endüstriyel eşyaların, akımların, projelerin, değerli ürünlerin sergilendiği kronolojik bir müze. Şehirde 2 adet görünüyor ancak biri kapanmış. Bu, güncel ve bilineni. Çok ama çok keyifli gezmesi. Misal "Oha bu sandalye çok tanıdık" dediğinizde, altında 1930 tarihini görüyorsunuz. Fashion & Fabric sergisi mutlaka ziyaret edilmeli. Her şey öyle yaratıcı ki, İskandinav ırkına büyük saygı duyuyorsunuz. Çıkmadan, bahçeli cafesi Klint'de çikolatalı kek ve kahve denedim, ikisi ortalama 60-70 Kron yani 25 Lira. Müze mağazası çok geniş seçenekli. Bir file çanta aldım. Bildiğiniz alışveriş filesi. Hem de bok rengi. I love bok rengi. Bredgade 68 'de.
 
 
1930 yapımı bir sandalye
1855 ipekten gelin ayakkabısı

 
 
Danimarka Ulusal Güzel Sanatlar Galerisi, National Gallery of Denmark, yani Statens Museum for Kunst'a ulaştım. 1900'lü yılların Avrupa ve Uluslararası sanat eserleri, 1750-1900 yıllarına ait Norveç-Danimarka yağlı boya ve heykeller, Kraliyet tabloları, 1300-1800 arası çok eski tablolar ve yine çeşitli sanat eserlerini ziyaret edebilirsiniz. 2. binada ise Modern Sanat, deneysel projeler, günümüz eserlerinden parçalar görmem mümkün. Ben, Jens Juel olduğunu keşfettiğim Danimarkalı ressamın 1797'de resmettiği bu tablosunu, yerlerde yatarak izledim. Renkler için oturulup ağlanabilir. Bir diğer masterpiece'i "Running Boy". Solvgade 48 'de.
 

1797, Jens Juel'in resmettiği tüccar aristokrat Niels Ryberg, oğlu ve gelini
 
Bir diğer mimari harika, Marble Kirke, yani Mermer Kilise, halk arasında Frederik Church. Bu kadar yoğun mermerin kullanıldığı bir kilise ilk defa görüyorum. Genelde kızıl tuğla kullanılıyor, tabi dönemine göre. Geçen sene Münih'te gördüğüm cam kiliseden sonra, köşeyi dönünce karşınıza çıkan bu yapıya, Ohannnnes! diyorsunuz arkadaşlar. Roma'yı andırmıyor mu?  Frederiksgade 4 'de.
 
 
 
Geç bir yemek için, yine Scandinavia Standard'ın ekmeğini yedim arkadaşlar, bence bu site artık bana para ödemeli. 42Raw, vegan ve vejeteryan bir mutfağı olan, en az kahveci kadar hip bir lunch bar. Playlisti çok güzel. Her gün değişen sağlıklı salataları, vegan pizzaları, smootieleri var. Küçük, orta, büyük boylarda tabak seçimleriyle bir menü oluşturabiliyorsunuz. Orta boy servis, içinde incir, lahana, brokoli, bulgur olan değişik 3 salata ve ananaslı bir pizza denedim. Fiyatlar biraz yüksek ama ortam ve lezzet için çok fazlasıyla değer. 116 Kron -48 Lira civarı ödedim. Her mekan gibi cumartesi de olsa 7'de kapanıyor. Pilestraede 32 'de.


 
Roundtower'a yakın olan bir kaç tasarım mağazası var. Yemekten sonra alışveriş yaptım çünkü maalesef 6'da kapanıyorlar. Kendim için bir kaç hatıra aldım buralardan. Notre Dame Design ve HAY Design'ı sadece gezdim, oldukça popüler olan HAY'a Instagram'da rastlamak mümkün. Harika mutfak eşyaları var. Sostrene Grene'den defter, kahve matarası, olmazsa olmaz bez çantalar ve kalemler aldım. Irma'da lezzetli cookie'ler buldum.  Sostrene Grene, Danimarka 1976 kuruluşlu Stationary dediğimiz ürünler üreten, yiyecek de bulunan, high class "1Milyoncu". Başka türlü açıklayamıcam. Instagram'da 173k takipçisi var.

Bunların hepsi birbine benziyor. Notre Dame Design ve Sostrene Grene yanyana, Kultorvet 2 'de. HAY Design Minishop, 42Raw'ın tam karşısı. Irma ise sanırım Macrocenter ayarında pahalı butik bir market, Vesterbrogade'de.

Random bir fırın-cafe

Notre Dome Design Store, aynen sağdaki sepet 300 DKK, yanlış görmediniz.
Otele dönmeden son lezzetli kahvelerden içmek için Baresso'ya oturdum. Kahveler 25-30 Kron, take away yapacaksınız karton bardak 3 Kron daima fazla... This is çevrecilik. Bernstorffsgade 'de. Tivoli karşısı.

Çeşitli oyun ve yürüyüş parkurlarının olduğu Tivoli Bahçeleri, şehrin zengin mimarili sokaklarını ve galerilerini tercih ettiğim için, son planda felan kaldı, gitmedim. Açıkcası çocukların içerde viyak ciyak cirit attığı bir bahçeye zaman ayıramazdım. Kanalda boş boş oturup bira içmek bence daha eğlenceli. Aslında her dakika eğlenceli ve değerliydi burada. Bir Avrupa şehrine daha hayran kalarak geri döndüm. En az 3 güne daha ihtiyacım var. O kadar çok şey geri de bıraktım ki, bir gün gelip hepsini fazlası ile yapacağımı hayal ederek pazar günü uçağa bindim.

İndiğimde İstanbul tam 1 tuvalet terliği gibi yan yatmış, 36 derece sıcakta kavruluyordu. Ertesi gün de 30 insan öldü. Öyle. Bir anda.

Ne güzeldi sabahın 7'sinde güne başlamak, güzel sokaklarda, dükkanlarda yerli halkın sakin hayatlarını izlemek ve hala o gençlerin yaşıyor olması. Grönland'ın ve İzlanda'nın bu ülkeye bağlı olması, hayatımda önemsediğim diğer bir hayalin dipnotu olarak kaldı. Onedio vari sitelerde okuduğumuz "en mutlu ülkeler-insanlar" istatistikleri çok haklı arkadaşlar ve ülkemizin neden sondan 3. sıralarda felan olduğu da bir o kadar pislikçe ve gerçek.

Umarım notlar sizi mutlu etmiştir ve bir yerlerde ufak da işinize yarar. Herkese güzel bir yaz diliyorum. Hayallerinizin peşinden gitmeyi bırakmayın. Hayatın bir yağmur gibi üzerinize yağmasına izin verin ve size getirdiklerinin kıymetini daima bilin.


Hayat ve ben. Aşağıdaki fotoğraf ben.

4 yorum:

  1. Barista hanım kıza tontik dediğin andan sonra ben iptal. O kız tontikse ben bildiğin bir kara deliğim :( yenilebilir ne varsa içimde ayrı bir evren oluşturma yolunda :( tontik :(

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ya aslında tontiklikten kastım, tatlı şirin anlamındaydı, yani yine sana uyarladığımızda anlamından bişi kaybetmiyor :* ^.^

      Sil
  2. Böyle gezip tozup güzel güzel fotoğraflar koyuyorsun ya bloga, ben çok kıskanıyorum biliyor musun? Vegan tabağa ve bardak delisi olarak kupaların olduğu o fotoğrafa uzun uzun bakmaktan keyif aldım resmen :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sevgili kedi, o senin bakış açının güzelliği, yani aslında bana sorsan da , kap kaçak fotoğrafları efendime söyleyim design shop'lar en birinci. ^^ Böyle güzel şehirlerden, uçakta, hak etmediğimiz bir ülkede yaşadığımızı düşleyerek dönüyorum, içim acıyor sevgili kedi.

      Sil