31 Temmuz 2015 Cuma

Davetiye İsteyen?

Blog ahalisi sever, 5-6 Eylül'de Haliç Kongre Merkezi'nde ArtInternational var, elimde davetiye var, gitmek isteyen?

28 Temmuz 2015 Salı

Kopenhag Gezi Notları (3)

3.Gün
 
En keyif aldığım adresleri bugüne koydum, hip mekanlara bolca zaman ayırdım. Son günü şehirde, lokal bir İskandinav tadında yaşadım.
 
Kahvaltı sonrası ilk adres, şehrin "en hip" kahvecisi The Coffee Collective. Şehirde 3 şube bulunuyor, büyük şubede kahve ile ilgili eğitimler, tadım günleri ve workshoplar oluyor, ben zaman nedeni ile nispeten en yakın olan, Torvehallerne'ın içindekine gittim. Torvehallerne, Türkiye'de henüz çok yaygın olmayan ama aklınıza City's Mahalle'den hallice, daha samimi bir yiyecek-içecek pazarı olarak aklınızda canlanabilir.
 
 

The Coffee Collective, kahvelerini özenle Güney Amerika'dan ve Afrika'daki satıcılardan doğrudan alan; 4 karizma Danimarkalı kahve girişimcisinin kurduğu bir marka. Bence görsel işleri ile de bir PR harikası. Açıkçası ben, Scandinavia Standard sayesinde tanıştım. National Gallery of Denmark'ın girişinde bir tabelada, müze müdürüne sorulan "şehirde sizi etkileyen 7 mekan" cevaplarında, bu kahvecinin ismine rastlamak hiç şaşırtmadı. Mekanda bir El Salvador kahvesi denedim. Kolay içimli, meyveli tatlar bırakan bir kahve. Şu görseldeki tontik Barista kadınla sohbet ettik. İstanbul'dan geldiğimi söyledim.  Torvehallerne ve The Coffee Collective, Vendersgade 17'de.
 
Müze kartımın bitiş süresine yetişmek için, kapısında çılgınca bir kuyruk olan, -saraya doyduğumu düşünerek- Rosenborg Saray'ını elemek zorunda kaldım ve gezide beni eğlendiren diğer adreslerden biri, Designmuseum Denmark'a geçtim. Yol üstünde, tamamen tesadüfi rastladığım Krusemyntggade 'den yürüdüm. 2. Dünya Savaşı'nda hasar almadan kurtulmuş bazı lokal yapılar var. Eşsiz Danimarka mimarisi. Açılsın VSCOcam'larrrrrr kdhsajkhs.

Rosenborgslot
Random bir apartman ve sokak


Krusemyntggade
Designmuseum Denmark, yine geniş bir zaman dilimi içinde, İskandinav merkezli sanatçıların yarattığı endüstriyel eşyaların, akımların, projelerin, değerli ürünlerin sergilendiği kronolojik bir müze. Şehirde 2 adet görünüyor ancak biri kapanmış. Bu, güncel ve bilineni. Çok ama çok keyifli gezmesi. Misal "Oha bu sandalye çok tanıdık" dediğinizde, altında 1930 tarihini görüyorsunuz. Fashion & Fabric sergisi mutlaka ziyaret edilmeli. Her şey öyle yaratıcı ki, İskandinav ırkına büyük saygı duyuyorsunuz. Çıkmadan, bahçeli cafesi Klint'de çikolatalı kek ve kahve denedim, ikisi ortalama 60-70 Kron yani 25 Lira. Müze mağazası çok geniş seçenekli. Bir file çanta aldım. Bildiğiniz alışveriş filesi. Hem de bok rengi. I love bok rengi. Bredgade 68 'de.
 
 
1930 yapımı bir sandalye
1855 ipekten gelin ayakkabısı

 
 
Danimarka Ulusal Güzel Sanatlar Galerisi, National Gallery of Denmark, yani Statens Museum for Kunst'a ulaştım. 1900'lü yılların Avrupa ve Uluslararası sanat eserleri, 1750-1900 yıllarına ait Norveç-Danimarka yağlı boya ve heykeller, Kraliyet tabloları, 1300-1800 arası çok eski tablolar ve yine çeşitli sanat eserlerini ziyaret edebilirsiniz. 2. binada ise Modern Sanat, deneysel projeler, günümüz eserlerinden parçalar görmem mümkün. Ben, Jens Juel olduğunu keşfettiğim Danimarkalı ressamın 1797'de resmettiği bu tablosunu, yerlerde yatarak izledim. Renkler için oturulup ağlanabilir. Bir diğer masterpiece'i "Running Boy". Solvgade 48 'de.
 

1797, Jens Juel'in resmettiği tüccar aristokrat Niels Ryberg, oğlu ve gelini
 
Bir diğer mimari harika, Marble Kirke, yani Mermer Kilise, halk arasında Frederik Church. Bu kadar yoğun mermerin kullanıldığı bir kilise ilk defa görüyorum. Genelde kızıl tuğla kullanılıyor, tabi dönemine göre. Geçen sene Münih'te gördüğüm cam kiliseden sonra, köşeyi dönünce karşınıza çıkan bu yapıya, Ohannnnes! diyorsunuz arkadaşlar. Roma'yı andırmıyor mu?  Frederiksgade 4 'de.
 
 
 
Geç bir yemek için, yine Scandinavia Standard'ın ekmeğini yedim arkadaşlar, bence bu site artık bana para ödemeli. 42Raw, vegan ve vejeteryan bir mutfağı olan, en az kahveci kadar hip bir lunch bar. Playlisti çok güzel. Her gün değişen sağlıklı salataları, vegan pizzaları, smootieleri var. Küçük, orta, büyük boylarda tabak seçimleriyle bir menü oluşturabiliyorsunuz. Orta boy servis, içinde incir, lahana, brokoli, bulgur olan değişik 3 salata ve ananaslı bir pizza denedim. Fiyatlar biraz yüksek ama ortam ve lezzet için çok fazlasıyla değer. 116 Kron -48 Lira civarı ödedim. Her mekan gibi cumartesi de olsa 7'de kapanıyor. Pilestraede 32 'de.


 
Roundtower'a yakın olan bir kaç tasarım mağazası var. Yemekten sonra alışveriş yaptım çünkü maalesef 6'da kapanıyorlar. Kendim için bir kaç hatıra aldım buralardan. Notre Dame Design ve HAY Design'ı sadece gezdim, oldukça popüler olan HAY'a Instagram'da rastlamak mümkün. Harika mutfak eşyaları var. Sostrene Grene'den defter, kahve matarası, olmazsa olmaz bez çantalar ve kalemler aldım. Irma'da lezzetli cookie'ler buldum.  Sostrene Grene, Danimarka 1976 kuruluşlu Stationary dediğimiz ürünler üreten, yiyecek de bulunan, high class "1Milyoncu". Başka türlü açıklayamıcam. Instagram'da 173k takipçisi var.

Bunların hepsi birbine benziyor. Notre Dame Design ve Sostrene Grene yanyana, Kultorvet 2 'de. HAY Design Minishop, 42Raw'ın tam karşısı. Irma ise sanırım Macrocenter ayarında pahalı butik bir market, Vesterbrogade'de.

Random bir fırın-cafe

Notre Dome Design Store, aynen sağdaki sepet 300 DKK, yanlış görmediniz.
Otele dönmeden son lezzetli kahvelerden içmek için Baresso'ya oturdum. Kahveler 25-30 Kron, take away yapacaksınız karton bardak 3 Kron daima fazla... This is çevrecilik. Bernstorffsgade 'de. Tivoli karşısı.

Çeşitli oyun ve yürüyüş parkurlarının olduğu Tivoli Bahçeleri, şehrin zengin mimarili sokaklarını ve galerilerini tercih ettiğim için, son planda felan kaldı, gitmedim. Açıkcası çocukların içerde viyak ciyak cirit attığı bir bahçeye zaman ayıramazdım. Kanalda boş boş oturup bira içmek bence daha eğlenceli. Aslında her dakika eğlenceli ve değerliydi burada. Bir Avrupa şehrine daha hayran kalarak geri döndüm. En az 3 güne daha ihtiyacım var. O kadar çok şey geri de bıraktım ki, bir gün gelip hepsini fazlası ile yapacağımı hayal ederek pazar günü uçağa bindim.

İndiğimde İstanbul tam 1 tuvalet terliği gibi yan yatmış, 36 derece sıcakta kavruluyordu. Ertesi gün de 30 insan öldü. Öyle. Bir anda.

Ne güzeldi sabahın 7'sinde güne başlamak, güzel sokaklarda, dükkanlarda yerli halkın sakin hayatlarını izlemek ve hala o gençlerin yaşıyor olması. Grönland'ın ve İzlanda'nın bu ülkeye bağlı olması, hayatımda önemsediğim diğer bir hayalin dipnotu olarak kaldı. Onedio vari sitelerde okuduğumuz "en mutlu ülkeler-insanlar" istatistikleri çok haklı arkadaşlar ve ülkemizin neden sondan 3. sıralarda felan olduğu da bir o kadar pislikçe ve gerçek.

Umarım notlar sizi mutlu etmiştir ve bir yerlerde ufak da işinize yarar. Herkese güzel bir yaz diliyorum. Hayallerinizin peşinden gitmeyi bırakmayın. Hayatın bir yağmur gibi üzerinize yağmasına izin verin ve size getirdiklerinin kıymetini daima bilin.


Hayat ve ben. Aşağıdaki fotoğraf ben.

23 Temmuz 2015 Perşembe

Kopenhag Gezi Notları (2)

2.Gün
 
Avrupa'nın sağlam bir kahvaltı kültürü yok, ama Danimarka'nın Danishleri hakkında tartışmaya girmem.  Kahvaltımı otelde hızlıca çözdüm ve bu bana çok vakit kazandırdı. Bed - Breakfast yani oda kahvaltı konaklamanın en çekilir yanı bu sanırım. Zeytin, domates, meyve, sebze çeşitleri yoktu, çoğu ürün kapalı, salam - yoğurt - tahıl açık. Danishleri ise gezerken her köşe başı şehir merkezindeki fırınlarda rahatça bulabilirsiniz.
 
Halkın % 60'ı ulaşımda bisiklet kullanıyor. O nedenle şehrin her noktasında bu manzara ile karşılaşabilirsiniz. Kiralama noktaları var. Ben yürümeyi tercih ettim. Bisikleti adamlar kullanmıyor arkadaşlar, resmen yiyor. Aşağıdaki gibi, tren garına bisikletini bırakan, şehrin başka yerine aktarma yaparak seyahat ediyor.


Müzeler sabah 11.00'de bazıları ise 10.00'da ziyaretçi alımı yapmaya başlıyor. Tek kuyruk Rosenborg Sarayı'ında vardı, ona da başka bir nedenden giremedim. Çoğu mekanlar geç açılıyor ve erken kapanıyor. Bu biraz da devletin çalışan politikası ile ilgili. Bu nedenle ziyaretlerimi müzelerin saat akışına göre planladım.
 
2. günde, ilk durağım şehrin belediye binası ve meydanı "Kobenhavns Radhus" ve Jens Olsens Saat Müzesi oldu. Beni pek cezbetmedi, minnoş bir müze, giriş ücretsiz, mekanik ilgisi olanlar 5 dakikasını ayırabilir. Ulaşım için ünlü Hans Cristian Andersens Bulvarı üzerinden yürüdüm. Koreli bir çift, Andersens heykeli önünde fotoğraf çekinmek istediler, onlara yardımcı oldum, o zaman siz de benim için bir iyilik yapın dedim. Meydan; City Hall Square yani Radhuspladsen.


Ardından Ny Carlsberg Glyptotek. Tüm gezim boyunca beni en etkileyen atmosfer kesinlikle buranın bahçesiydi arkadaşlar. Bir süre burada kaldım. Bahçede japon balıkları var. Cessie görse çıldırırdı. 2 binadan oluşuyor ve bir salonunda ise, gezilerimin bir klasiği mozaikler mevcut.  Müze, Bira Carlsberg'in kurucunun oğlu Carl Jacobsen'e ait koleksiyona istinaden kurulan bir sanat galerisi. Yunan, Danish, Norveç ve Avrupa sanatçılarının güzel eserleri var. Çok manidar, burayı kurarken Carl Jacobsen, Münih'te, geçen sene gezdiğim Ludwig's 1 Glyptotek 'ten etkilenerek aynı ismi vermiş. İyi bok yemiş.  Dante Bulvarı 7'de.

 

Müzedeki bedava kahve standından aldığım latte, ahh tanrım öyle güzel ki



Lara Favaretto'nın "We Are All Fall Down" konfeti odası. Bu oda, misafir bir eser. İçinde 1,500 kiloluk yeşil konfetiler. 4 pervane çalışıyor. Uçuşan konfetiler küçük tepecikler oluşturmuş ve  yer değiştiriyor. Bu değişimlerin bir başı ve bir sonu yok, yerküre üzerinden yaşarken, aynı zamanda içinde aktığımız hayat gibi, bir salınım ve dalgalanma içindeler. Oradan Milli Müze'ye geçtim.

 
Danish National Museum. Danimarka'nın bir çok zamanını, geniş bir şekilde eşyalarla ve eserlerle anlatılıyor. Derli, toplu, aydınlık ve gezmesi keyifli. Ücretsiz.  1500'lü yıllardaki ev eşyaları, 1600'lü yıllardan kalma bir Danish odası, hippi hareketinin geleneksel imgeleri, 1970'li yılların reklam afişleriyle, güzel detaylar izleyebilirsiniz. Bazı mobilyaların ahşap kokusu beni çok etkiledi. Vestergade 10 'da.
 
 
1800'lü yıllara ait bir Danimarka'lı evin Parlour'u yani oturma odası. Çok etkileyici.

1600-1660 yılları arası bir yatak odası. Ohannes.
 
1973'e ait bir ailenin oturma odası.
 
 
Soldaki Hansen'e ait bir tablo, yapım yılı 1832. Sağdaki ise, Skovgaard'a ait bir tablo, Frederiksborg Saray'ından bir görüntü.
 
Buradan sonra Royal bir havaya girmek için, Kraliyet'in hala bazı toplantıları için kullandığı, Başbakan ofisinin bulunduğu Christiansborg Sarayı'nı ziyaret ettim. Şuanki saray 3. kez inşaa edilmiş hali. 300 yıl öncesine dayanıyor kuruluşu. Efendim premmsesler gibi yetiştirildiğim için atmosfere uyum sağlamakta gecikmedim, şaka bir yana renkler, dekor, eşyalar, işlemeler, merdivenler, sizi inanılmaz etkiliyor. Mermerler korunsun diye haşır huşur galoşla geziyorsunuz. 150 sene öncesinden bahsediyoruz. Kraliyetin soy ağacını, üyelerin portrelerini, ziyaretlerde kullandıkları salonları, hepsini görebiliyorsunuz. Prins Jorges Gade 1'de.
 



Sevgili arkadaşlar, hayatımızdaki bir çok gelenekselleşmiş eşya, marka ve obje İskandinavlardan çıkmış. Bunlar biri de Lego. Çocukluğumda koskocaman bir logo kovası, dedemden doğum günü hediyesi almıştım. Yıllarca oynadım. Ben de buradan hatıra olarak pembe bir su matarası aldım. Ruhsal gelişimde doktorların bile tavsiye ettiği Lego, Vimmelskaftet 37 'de.


Ziyaretlerimin olmazsa olması, şehir kiliseleri. 1209 yılından bu zamana hep bir kiliseye ev sahipliği yapmış olan For Frue Kirke , savaş dönemlerinde zarar görse de,tekrar onarılarak kilise olmaya devam etmiş. Şehrin merkez katedrali olarak diğerlerine öncülük ediyor. Norregade 8 'de.


Diğer bir adres ise Galata tadında bir şehir kulesi; Rundetaarn yani Round Tower, 1642'de yapılmışİlk üniversite kütüphanesinden öte, Danimarka'nın sınırlarının belirlenmesinde sıfır noktası olarak kullanılmış. Şehri 360 derece görmek isteyenler, merdivensiz, sarmal bir rampadan yürüyerek yukarı çıkabilir. Rampa 209 metre yani kulenin etrafını 7,5 kez dolaşmış oluyorsunuz. Arada durup soluk alabileceğiniz ve sigara içebileceğiniz 2 tane tarihi hücre var. Bunlarda dönemin ünlüleri kütüphanede çalıştıktan sonra oturup sigara felan içmişler. Bu localar kullanıma hala açık ve bana biraz ürkütücü geldi. Kobmagergade 52 'de.





Nyhavn kanalına, oradan da Christianhavns kanalına yürüdüm. Nyhavn, Cuma olması nedeni ile biraz curcunaydı. Kanal çevresinin mimarisi harika. Yeni köprü henüz açılmadığı ve kanal otobüsünü sormadığım için Street Foods yakasına geçemedim. Çok yürümem gerekecekti. Siz giderseniz bu yemek standlarının olduğu Papiroen'i ve çok enteresan bir tarihi olan, esrarın serbest olduğu, kavga gürültünün olmadığı, polisin yasak olduğu, evet yanlış okumadınız, devletin karışamadı Free Town Christiania'ı ziyaret edin, zamansızlıktan olmadı. Dönüş yolunda bişiler atıştırdım ve yaz yağmuruna yakalandım. Güzel şehirde kocaman 1 günü daha yedim.

3.gün : "Şehrin en hip kahvecisi" The Coffee Collective,  Torvehallerne, Krusemyntg Gade, Danish Design Museum ve Klintcafe, Staten Museum For Kunst, Marble Kirke , 42Raw, Notre Dame Design, HAY Design, Sostrene Grene, Irma, Baresso Coffee, ve dönmeden biraz alışveriş.

Müzikli Minik Mim

Kopenhag gezisinin 2.gününü geçmeden araya biraz magazin ve spor haberi koyuyorum. Sevgili -istanbula habire gelip bana yazmayan dayaklık blogger- Zihin mim yapmış, ben de ne zamandır hiç mim yazmıyorum, e hadi ne duruyorsunuz oturmaya mı geldik? 

1) Haziran'da en çok dinlediğin şarkı hangisi? - Sapıkça Kylie Minouge, Into the blue dinliyorum, bir de Oh Land! Wolf and I playlistimde çok çaldı. Bir tane de bonus yazayım hadi size; Rihanna - Bitch Better Have My Moneyyyy!

2)Kitap okurken genelde hangi tür şarkılar dinlersin? Eskiden dinlerdim, 70'lerden 80'lerden çok kafa yormuycak şarkılar eşliğinde ama sonra yaş ilerledikçe odaklanamamaya başladım.
 
Staten Museum For Kunts - Modern Sanatlar Müzesi, Kopenhag
 
3) Rock mı caz mı? Rock. Ama böyle The Rolling Stone - Anybody Seen My Baby kıvamı hani böyle Guns n Roses - Don't Cry, Aerosmith - Crazy 'imsi yada şimdilerde Foals - My Number gibi. Rock'ı geçmişime saygı duyduğum için arada hala dinliyorum ama şimdi bu Rocknroller kimliğim pek devam etmiyor.

4) Hangi şarkı seni huzura çağırır? Ay nolur gülmeyin, Mustafa Sandal'ın Denize Doğru'su beni anlamsız bir rahatlamaya sokuyor. Şöyle bi sahne geliyor aklıma her seferinde. Benim bilinç altım çok deniz-kum-sex-güneş arkadaşlar.

5) Bu yaz ayını hangi şarkıyla anlatırsın? This is a big wow. Bence efsane soru. Galiba Barnt, Cherry Red - Tale Of Us remixi. Özellikle Cherry Red'i geçen performanslarında Suma Beach'te dinlediğimde kafam yüksekti, o sabah benle mezara kadar gidecek.

Küs uyumayın, sevdiğinizin kıymetini bilin ve cesur olun. Herkese şimdiden iyi hafta sonları. Bu haftamı, ofiste biriken mesailerime harcayacağım, yogaya ara verdim. Haydin sevgiler.

21 Temmuz 2015 Salı

Kopenhag Gezi Notları (1)

1.Gün.

Elbette Kuzey'de yaşam hakkında detaylı yazabilmem için daha uzun kalmalıydım. Bu şehre gitme hikayem çok farklı, onu da belki başka bir yazıda anlatırım, bunun teması yine şehir deneyimim olacak. Münih gibi bolca gezemedim, 3 gün çok az geldi, gerçekten çok eksik kaldım. Zamansızlıktan elediğim yer ve mekanlar oldu. Ama işin özü, şehir bir "mükemmellik."
 
Perşembe 15.00'te olan uçağa işten çıkıp koşarak yetiştim. Giderken 2 saat 15 dakika sürüyor. Direkt bir çok havayolu gidiyor buraya. Biletler döneme göre değişiklik gösteriyor. Ben THY'yi tercih ettim. Gitmeden önce internet üzerinden kapsamlı bir araştırma yaptım, göreceğim yerleri tespit ettim.  Tüm yazı boyunca Scandinavia Standart'ın ismini anacağım. Buradan rotama çok adres aldım. Ve beni çok şaşırtarak, gezi sırasında Instagram hesaplarında, izinli görselimi paylaştılar, huge thanx! 
 
En önemlisi ise gezi öncesi bir "Cophenagen Card" edinmek. İnternet üzerinden satın aldığım kartın çıktısını havalimanındaki ofislerine götürdüm ve dijital kartımı teslim aldım. Turistlere yönelik bence Dünya'nın en sağlam uygulaması. Müzeler, saraylar, metro-otobüs-tramvay ulaşımı ve çeşitli indirimler tek kart ile çalışıyor. 1 günlük sınırsız kullanım 360 Kron yani 145 lira. Saraylara giriş 100 Kron'dan başlıyor, düşünüldüğünde oldukça karlı.
 
Koben Havn; tüccar limanı demek. Kanallar şehri. Birbirine köprülerle bağlı alanlar üzerinde yaşıyorlar. Kaldığım yer "Wake Up Copenhagen" oranın uygun bütçeli ve tasarım harikası bir oteli. Kongre bölgesinde, şehre 15 dakika yürüme mesafesinde. Hayatı kolaylaştıran endüstriyel tasarımda iyi oldukları için binalar ve kullanılan teknoloji insanı yormuyor. Odalar kapsül konseptte. Minibar vs. yok. Şehrin çeşme suyu çok temiz ve içiyor. Çay-kahve ve atıştırmalıkları lobiden satın alabiliyorsunuz. Fiyatlar 15-50 Kron yani 5-40 Lira arası. En önemli ihtiyaçlar düşünülmüş ve çevreci. Küçük ama çok kullanışlı bir otel. Temiz, sessiz ve güvenli bir bölgede. Şehrin geneli güvenli ve çok sakin zaten. Tipik bir Türk olarak sebze ve meyve aradı gözlerim açık büfe kahvaltısında, elbette çok maliyetli o işler burada. Ama kalışım boyunca güzel kahvelerinin tadını çıkardım. Karşılama ve giriş işlemleri inanılmaz hızlı, güler yüzlü ve süper İngilizce konuşan bir ekibi var.  Carsten Niebuhrs Gade 11'de.
 
Uçaktan sonra havalimanı metro ile merkez istasyon 15 dakika, istasyondan otel de yürüyerek 20 dakika. Ve bulması çok kolay. Valiziniz varsa biraz pahalı olan taksiyi kullanabilirsiniz. Ben backpack yaptım. Otel- havalimanı arası transfer de var, 235 Kron, yaklaşık 95 lira. Metro istasyonu, Bernstorffsgade üzerinde.
 
19.00 gibi otele yerleştim. Sonra etrafa göz atmaya çıktım. THY'nin flying chef "uçan şef" konspeti havada gerçekten süper yemekler servis ediyor. Akşam yemeğini şehir içinde atlamış oldum. Soft bir tura vaktim kaldı. Resepsiyondan bir harita aldım. Stroget caddelerine yani merkezi alışveriş ve kafelerin olduğu bölgeye yürüdüm. Oradan Ved Stranden'e. Kanal kenarında oturdum biraz. 5-7 arası çoğu dükkan kapanıyor. Bu saatten sonra işten çıkan halk, şık şaraplarını ve plastik bardaklarını alıp kanal kenarlarında sohbet ediyorlar. İçkilerini içiyorlar. Taşkınlık, gürültü, kirlilik yok, sokakta barım barım halay çekenler yok, "şiir kitabı yazıyorum satın almak ister misiniiiiiz?" diye önünüze atlayan yok, "engelli çocuklar için gazete satın alın!" diyen dolandırıcılar, efendim "biz kradi kartı satmıyoruz" diye size çöken bir green peace'ci efendim bir WWF'ci hele hiç yok!
 
Bir süre oturdum. 
 
Sakince etrafı dinledim. Harikaydı. Tek ses kanalda gezen motorların şıpırtısı ve kilise çanları. Kuzey ülkesi olduğu için geç kararıyor hava, ben de otele geçerken bir teneke yerel bira aldım. Sadece 12 Kron yani 4,5 lira. Royal Danish Beer. Ülkenin 2. büyük bira markası. İlkini yazmama gerek yok galiba? :)

2. gün; Koreli turistlerle bayramlaşma ve Jens Olsens Saat Müzesi, Radhus, National Museum yani Milli Müze, Christiansborg Sarayı, Lego Store, Vor Frue Kilisesi ve Rundetaarn bildiğimiz Şehir Kulesi yani "Round Tower".
 

Ved Stranden ve platformda keyif yapan ablalar.
 
Amagertorv

Saat 21.45 : Borsgade