22 Temmuz 2013 Pazartesi

Rüya

Uyandığımda aklımada tek bir şey vardı.
Sen.
Gördüğüm rüya.

Çocuk aklınla gelip rüyalara giriyorsun ya...
O çocuk aklınla. O umursamazlığında. Gelip arsızca geceme giriyorsun.
Tanıdık bir köşe. Önünden çokca geçtiğimiz.
Taksim'den yürürken o köşedeki İtaliano Cafe'nin önünde bir rüya işte.
Neden orası bilmiyorum.
Kareli masa örtüleri gözümün önünde.
Metal ibriklerde zeytinyağ, masalarda bekliyor.














Yağmur çiseliyor, hava ılık. İşten çıkmışım sanırım ama nedense gündüz.
Elimde şemsiye. 
Karşıdan geliyorsun.
Yaklaştıkça gözlerimi sana kitliyorum, beni görüyorsun.
Senin de elinde bir şemsiye. Yanıma iyice yaklaştığında ise, ilk sen soruyorsun hatrımı.
-A naber, nasılsın? 

O ses.
Tını.
O çok sevdiğim tını.
Umursamazlığın yine.
Yuvarlak yüz hatların. 
Beyaz dişlerin.
Yüzündeki o çocuksu ifade.
Gözlerinde ilk gördüğüm pırıltı.
Beyaz tshirtün, bisiklet yaka.
Siyah uzun saçların.
Ellerin. 
Hepsi gerçek gibi.
En çok da buna üzülüyorum.
Hepsi gerçek gibi.
Hepsi.

-İyim sen nasılsın.
-Ben de iyiyim, herşey bildiğin gibi işte. 

Gözlerini kısarak kısa konuşuyorsun. 
Elindeki şemsiyeyi kapatıp, benimkinin altına sığınıyorsun. Çünkü bana sarılıyorsun. 
Sıkıca bırakmıyorum seni. Neredeyse aynı boyda olduğumuz için tüm bedenimle sarılabiliyorum sana.
Dünyalar benim.
Sanki sokaklarda kimseler yokmuş gibi.
Kokluyorum istemsiz saçlarını. Çok özlediğimden belki.
Sarılmayı kesip, suratına bakıyorum, tepkini merak ettiğim için....
Gülümsüyorsun.

Benim soracaklarımın çok olduğunu biliyormuşcasına, buna fırsat vermeden, Neden aramadın? diye soruyorsun bana.

Neden aramadım?
Neden aramadım?
Neden aramadım?
Neden aramadım?
Neden aramadığım umrunda olmadığı için aramadım. 

Diyemiyorum.

Yağmur yağıyor.

Aklıma kaçırıyorum. 
Uyanıyorum.
Çok mutsuzum.
Çok.

16 Temmuz 2013 Salı

Zamanımız Az, Sevişmek Gerek

Zamanımız az, sevişmek gerek. Ben şuan yaz mevsiminin tadını çıkartıyorum. İstanbul'da yaz mevsimi ile ruhumu seviştiriyorum. Bu yalnızlığı sevmeye devam ediyorum. Bu durum yaz mevsiminin güzelliğine doğrudan etki ediyor, güzel ödüllendiriyorum kendimi. Bir kaç haftadır iyi tembellik yaptım ve bunu bozayım dedim. 

Bir önceki Pazar... Galata'ya indim... Yalnız değildim, bu seferlik. Kahve içtik, güzel Galata Kulesi'ni izledik. İnsanlar, hafta sonu sakinliği, düşünmek zorunda olmadığım dertler, İstanbul. Bir kez daha aşık oldum kendime. Cumartesi de nasıl geçti hatırlamıyorum, çabuk geçti, güzeldi. Lavazza'yı seviyorum.


Bu Pazar, çok uzun zamandır yapmayı istediğim ziyaretleri yaptım. Bir akşam önce kafamın çok iyi olmasına rağmen sabah erkenden uyadım. Sırt çantamı doldurdum, Müzik, kitap, gezi notlarım, defterim, kalemim... Kahvaltıyı yol üstünden bir şeyler ile geçiştirdim. En sevdiğim şeylerden biri de Kabataş'tan tramvaya binmek. Tramvay ile Sultanahmet'e gittim ve Eski Şehir'i gezdim. Kışın aldığım müzekartı İstanbul'da kullanmamanın pişmanlığını yaşıyordum. Süresi bitmeden değerlendirmek istedim. Pazar günü o çok sevdiğim yaz güneşinde bir kaç yer dolaştım. Her şey ama her şey tek kelime ile muhteşemdi. 

Bir misafirin bıraktığı İstanbul notlarını elime alarak kısa bir güzergah belirledim. Zaman yettiği kadar gezdim. Saat 7 idi ve ben yine yalnız, sırt çantalı ve müthiş keyifli bitirdim günü. Bu yerleri gezmenin en keyifli tarafı da rotayı kendinizin belirlemesi ve tek başına olmanız. Çünkü bence sürekli size yetişmeye çalışan ya da dikkatinizi dağıtabilecek ihtimali olan birilerinin yanınızda olmasındansa yalnız olmanız daha hoş olacaktır. Gezi esnasında işinize yarayacak bir kaç bilgiyi yazmak isterim. Ama bu mekan gezileri için mutlaka profesyonel bir rehberden yardım almakta fayda var. Bence siz alın. Ben biraz da o atmosfer ile başbaşa kalmak ve eskinin bana hissettirdiklerini tek başına yaşamak için tercih etmedim.

























İlk durağım Ayasofya (Hagia Sofia) oldu. Müzekart geçerli, Kapısından da 1 yıllık Müzekart temin edebiliyorsunuz. Resimde yarısı çıkmış. Minibüsler ile seyyar gişeler kurmuşlar. Fiyatı hala 30 Lira. Ayasofya 9'da açılıyor, 5'e kadar ziyarete açık. İçerisi ise büyüleyici, çok mistik. İkonlar dün gibi duruyor. Sütunlardan başınız dönüyor. Işık harika. Üst katı da var, bir kısmı renovasyon içinde, iskeleler pek hoş durmuyor ama kimin umurunda? Benim değildi. 20 dakika oturdum içerde. Dinledim. İzledim. Yaklaşık 1 saat kaldım. Yıllar arasında gittim geldim. Binlerce yılı aynı anda yaşıyorsunuz. Kusursuz bir yapı. İnsan, insanlığı ile gurur duyuyor. Eğer tekrar ibadete açılırsa üzülürüm. Böyle korunmalı. Biraz da heyecandan sanırım, Enrico Dandolo anıt mezarını ziyaret etmeye unuttum. Bu yaptığım gezinin yakında 2.bölümü olacak, o zaman bu mezarı da ziyaret edip, Dan Brown'nın Inferno'sunu anmış olacağım. İstanbul Arkeoloji Müzesi'ni, Kapalı Çarşı ve Kariye Müzesi'ni, 2. gezinin şimdiden programına aldım.  

Yerebatan'a yani bir diğer ismi ile Basilika Sistern'e geçtim. Hemen Ayasofya'nın karşı kaldırımından girişi var. Çok görmek istediğim Medusa büstünü gördüm. Sarayın içinde, yürüme yolunun en sonunda. Bakıldığı zaman insanlar taşa dönüşmesin diye ters konulmuş (kafaya gel). Gözyaşı sütunu çok enteresan, sürekli su sızan bir anıt düşünün. Yerebatanın dışında kalan, cadde üstünden Milestone 'u da unutmadım. Bizans döneminde mesafelerin ölçümü için referans noktası olarak alınıyormuş.

Sultanahmet Camisi ziyaretim tam da öğle vaktine denk geldi. Bahçesine oturup biraz hocayı dinledim. Etkilendiğimi söyleyebilirim. İçeri girerken standart ibadet yeri kuralları var ve gidecekseniz bunlara dikkat edin mutlaka. Yoksa pek de estetik olmayan ameliyat önlüğü renginde örtüleri belinize kafanıza dolamak zorunda kalıyorsunuz. Neyse ki ben bunu bildiğim için tedbirli gitmiştim. Ayakkabılar mutlaka çıkıyor. Ramazan nedeni ile biraz daha kalabalık ve daha hisli bir ortam var. İçerde de biraz hocayı dinledikten sonra çıktım. Dinlediğim kısımdan aklımda kalanlar islami hayatta 5 S kuralıydı. Teknolojiye de değindi ben tam oradayken. Zaman bilim ve teknoloji zamanı, elbette çocuklarınız da siz de bu dönemin getirdiklerinden sonuna kadar faydalanacaksınız ama iletişim çok önmli ve hiç olmazsa tüm bu getirilere günde 1-2 saat ara vererek ailenizle sohbet edin ve ibadet edin dedi. Konuyu Gezi'ye bağlar şimdi benim şansıma diye düşündüm ama yok, aile içi iletişime biraz daha dini perspektiften baktı, o kadar. Kafa açtım, tamam susuyorum...


Topkapı Sarayı. Burası kesinlikle en az 2 saatinizi alıyor. Düşünsenize 7 kıtaya sahip Dünya'nın en güçlü imparatorluğunun yönetildiği saray burası ve adamlar aç kalsa da kuyruklarını hep dik tutmuşlar, keyiflerinden ödün vermemişler ve o pırlantalı kaplardan su içmeye devam etmişler. Biri de çıkıp, "bir tanesini okutup, önümüze bakalım" dememiş. Arkadaşlar gerçekten boş kafa ile yapılacak şeyler değil bunlar.... Başka dicek bişiyim yok, çok etkilendim. Çıkışta nereden estiyse ve bana önceden çok kıro geldiğini düşündüğüm tuğra motifli, Topkapı Sarayı hatırası Swarovski tasarımı bir kolye aldım. Bu saray ziyaretinde gözüme çarpan ve aklımda kalan tek bir şey var ve hakikatten "koca tarihi gezdin aklında bu mu kaldı" diceksiniz arkadaşlar ama yazmadan edemicem...

Sarayın içinde çeşitli salonlar var ve her salonda farklı şeyler sergileniyor. Hanedan portrelerinin olduğu salonda kitaplardan görmeye alışık olduğumuz tablolara rastlıyorsunuz. Çoğu padişah portresi. Bir takım kaynaklarda üstü kapalı bahsediliyor ama portreleri dakikalarca inceledim ve bu gerçekle yüzyüze gelmek beni bir kez daha şaşırttı. Arkadaşlar bence bu adamların çoğu geydi. Burada cinsel ayrımcılık yapmıyorum tam tersi cinsel tercih açısından saygı duyarak yazıyorum ama müthiş bir tarzları var. Kıyafetler, motifler, eşyalar, yaşam tarzları, zor beğenmeleri, parayı ve toprağı daha çok istemeleri, kaprisleri ancak efemine bir hayatın detayları olabilir. Düşünsenize, marka bir saat yada spor bir arabadan öte ne beklentiniz var şu hayatta? Hanginiz sevdiğinizin giydiği tshirtün rengine dikkat edip, "Aa sen bunu yeni mi aldın hayatım, daha önce giymemiştin" diyorsunuz? Demiyorsunuz. Erkek üç bin yıl öncede davardı özüne baktığınızda. Ama bu ihtişamlı hayattan artık bir beklentisi kalmamış bu devlet adamlarının, sarayın mahsenlerinde oğlan çocuğu kovaladığı fikri bana artık çok sıcak geliyor. Her neyse, uzatmıyorum, tablolar beni çok etkiledi. Tipleri de beni çok etkiledi ve arsızlıkları beni çok mutlu etti. O zamanın şartlarındaki ihtişam bile gözümde ikinci sıraya düştü, acayip hayatlar yaşanmış vesselam. Respect.



Cansu ile baharda İtalya yapalım diyoruz. Bence güzel olur. Venedik, Milano, Floransa, Roma, Napoli... Trenle güzel seyehatlar, güzel İtalya şarapları. Konaklama da ucuz zaten. O yüzden güzel bu rüyayı şimdilik buraya not ediyorum. Tekrar bu rotada görüşmek üzere...

Bu sıralar yapmamam gerektiği halde tatil öncesi çok para harcadım yine. Aslında verdiğim para kitaplara ve kültüre oldu :) Dün D&R'den bi kitap daha aldım ama bir lokmada okuncak bi kitap belli. İsmi "Başkasını seviyorum." Türk bir yazar. Doğan Kitap'tan çıkmış, yazarın ismi bile aklımda değil, ancak giriş cümlesi beni çok vurdu ve hemen aldım. "Başkasını Seviyorum. Bu cümleyi karıma söyledim, yemekten sonra tatlı tabağını hazırlıyordu. Başkasını Seviyorum. Sofrada bardağı uzatır mısın? der gibi çıktı ağzımdan." Bence giriş yapılacak en iyi anlatımlardan bir tanesi olabilir bir kitap için... Hanginiz bu hayatta bu kadar açık sözlüsünüz ki? Hanginiz korkak, güvensiz değilsiniz ki? Hiç biriniz. Hem de hiç biriniz.


Veee, 1 yıldır beklediğim o güzel yaz tatili geldi çattı. Haftaya bugünlerde valiz hazırlıyor olucam. Tuna için geliş-gidiş tarihini bile değiştirdim, 11 Ağustos'ta süper kupa maçımız var. Bu nedenle gidiş tarihi 12'sine aldım. Kardeş birlikte seyredelim diyince biletlerimi güncellettim. Bu yaz Ayvalık'ta Felipe Melo gibi uzun uzun, yayarak tatil yapıcam. 18 Gün. Hıımm. 18.. Aabi ne biliyim ya... Benim 18 günlük bir valizim bile hiç olmadı.

25 Temmuz - 12 Ağustos tarihleri arasında Blog'uma ismini veren Lacivert'te olacağım arkadaşlar. Instagram'dan #egeninlaciverti hashtag'i ile Ayvalık'ın o güzel zeytinyağlı yemeklerini, mezelerini, deniz otlarını, tutkuyu, yaz mevsimini, güneşi, aşkı, kumu ve çektiğim tüm güzel resimleri izleyebilirsiniz. Döndükten sonra "Tatil" yazısı ve tüm notlar burada. Herkese iyi haftalar :) Tatile gideceklere şimdiden iyi tatiller, İstanbul'da kalacaklara ise.... aklıma bişi gelmiyor :)

http://youtu.be/Xmjb1shvqMg

9 Temmuz 2013 Salı

8 Temmuz 2013 Pazartesi

Ölü Yokuşlar

Bugün öyle gelip gitti bir ara. Sadece 1-2 dakika gördüm hayatımda onu. Böyle sitemli olması canımı çok sıkıyor sanki ben kalp kırmışım gibi. Şimdi kendime soruyorum, değdi mi? Yoo, değmedi. Mücadele vermedim çünkü ondan bekledim mücadele vermesini. Ummak çok eskide kaldı. Eskidendi gözlerinin içindeki parıltıları aramak. Aradığım zaman bulduklarım. Onları seviyordum. Cidden. Hafifçe gözlerini kısarak kısa sorular sorardı. O sırada gözlerinin içi bile benimle konuşurdu. Sanırım kendisinden çok, gözlerinin gösterdiği şevkate bakardım, orada mı değil mi diye. Kelimelere dili dönmezdi, dönerdi ama biraz değişik konuşurdu. Hafif omuzları düşerdi yürürken ve sessizdi. Düz renk, baskısız şeyler giyerdi. Ayakkabılarımız aynıydı. Bakar bakar gülerdik. Galata'ya inerken yokuş üstünde, bileğimdeki nazar boncuklu sarı bilekliği tamir ettirmiştik bir dükkanda. Sora sora bulduk yapılan yeri. Yaptırdıktan sonra çok mutluydum. Döndüm, dedim ki, "iyi ki aklıma girdin, bu bilekliği çok seviyorum." O da cevap verdi; "sen mutlu olunca ben de mutlu oluyorum."

Sitem ettiğim şeylerle kaldım o yokuşta. Ne inebiliyorum, ne çıkabiliyorum. Kaldırımda oturuyor saaki ruhu. Arada Galata'ya inip, yanıma gelmesini bekliyorum. Orda olduğumu bilir, "yanına gelicem, seni görmeye" derdi. Şimdi haftalardır Galata'ya gidiyorum. Her Pazar. Tek başıma. Gerçekte var değildi sanırım. Bilmiyorum, aklımı kaybedicem sanırım. Aklımı kaybedicem. Aklımı kaybedicem. Aklımı kaybedicem.

4 Temmuz 2013 Perşembe

2 Temmuz 2013 Salı

Kafamızın Peşindeyiz

https://vine.co/v/haTLVDmIbxj

NET. kafamız, güzel kafalar. mis gibi. oh

Yaktılar Yıktılar Bizi

Hayatımda, her duyduğumda en çok üzüldüğüm cümlelerden biri; " Ben Alevi değilim ama Alevi arkadaşlarım var. Çok iyi insanlar."

Kararsızlıkta 1 Fenomen

Eylül'de iş arkadaşımın düğünü var ve ben farkına vardım, yıllardır bir düğüne gitmiyormuşum.  Gitmediğim gibi, ne giyeceğim konusunu da hiç düşünmemişim. Uzun kol mu, göğüs dekolte mi, omuz mu, bacak mı, sırt mı? Beyaz mı, sarı mı, siyah mı, vanilya mı? Kafalarımı yicem. Arkadaşlar ben ne giycem, allaşkına bi akıl verin :(

Alışmayın

Umutsuzluğa alışmayın. Sokaklara çok yakıştık. 

1 Temmuz 2013 Pazartesi

87.Gazi Koşusu

Hemen yazıya bir açıklık getirerek giriyorum. Hayatımda hiç at yarışı seyretmemiştim. Açıkcası, hayvansever yapım nedeni ile tercihim değildi. Ancak vakti zamanında, bir arkadaşın "aaa çok keyifli, Ata'mızdan bu zaman kadar gelen bu organizasyonu ömründe 1 kez de olsa mutlaka seyret" söylemleri aklıma çok takılmış olacak ki, biraz da şansıma Tyler'ın atları:) biliyor oluşu ile dün için, taa hafta başından sözleştik. Tyler daha önceden çokca at yarışı oynamış ve hatrı sayılır kayıpları varmış. Hava yağar mı yağmaz mı diye konuşurken Pazar geldi ve koşmak için Taksim'de buluştuk:) 

Enteresan bir halk kitlesi var içeride arkadaşlar. Adamlar, kadınlar, çocuklar her yaştan insanın olduğu, çekirdeği birası kucağında, harıl harıl kupon yapan, birbirinin kuponunu yan gözle kesen, koşu bültenlerinin havada uçtuğu, atların bir servet olarak seyredildiği müthiş bir atmosfer ile karşılaştım. Sınıf farklılığı burada da var. Locolar, vip tribün, normal tribün gibi. Koşusu biten ve kazanan jokey çıkıp ödülü ile halkı selamlıyor. Şimdi bunu neden bu kadar abartıyorsun dediğinizi biliyorum. Bunu Veliefendi Hipodromu'nda seyretmeden söylemeyin derim. Bu yarış, benim için asla bir zevk olamaz (çünkü atlar sonucunda sadece yem kazanıyor ve içim acıdı) İnsanlar bu atlara bir kahramanmış gibi yaklaşıyor ve sadece"12 dakikada" ciddi paralar kazanılıyor. Tam bir hastalık. Tyler kaşla göz arası kuponu yatırmış ve ben ortak olamadım. Koşular arası yaklaşık yarım saat aralar oluyor. Saha hazırlanıyor ve yarış saat yönünde sürüyor. Saçmalık derecesinde komik at isimleri var ama bunun mantığı atın akılda kalması ve sempati kazanması. Jokeyler minnacık adamlar. Ortalama 55-56 kilolar. Çeşitli koşu mesafeleri var. Her yarış 1-2 dakika sürüyor. Özellikle son 500 metrede insanlar çıldırır gibi bağrıyorlar. Anlatılan "ağlayan adamları" görmedim ama yaşlı ve sakin amcaların bir anda ağızlarından tükürük çıkararak kendini kaybetmesi görülmeye değer. İçerde alkol var ve bir spor müsabakasını bira içerken seyretmek belki şuan son son. Yakında devletin burada da yasaklama yapacağını düşünüyorlar. Koşular arasında biz de bira içip çiğdem yedik ve atlar hakkında muhabbet ettik. Sıcakta, o kalabalığın içinde otururken, hipodrom birasının keyfini size anlatamam. Tyler ise geçmişte kaçırdığı paraları anlattı. Bir keresinde 750 Bin Lira'yı sadece 1 at ile kaçırmış. Yıllar öncesinin fenomen atları Yavuzhan ile Caş'tan bahsetti. Çok akıllı atlarmış. Gazi Koşusu ise Türkiye'de önemli bir devlet seramonisi. İstiklal Marşı felan okunuyor, düşünün resmi geçit yapılıyor. İstanbul Valisi'nin katılım yaptığı törende sürekli "Taksim Dayanışması" tezahuratları yapıldı ve bu çok hoştu. Saat tam 17.15'te Gazi Koşusu için start alındı. En çok izleyeni olan ve 3,5 tirilyon paranın toplantığı bir yarıştı. Bu kadar para, ganyanı kazananlara bölüştürüyor. Loto'ya yakın bir mantık. Enteresan bir para arkadaşlar. Hangimiz aramızda 3,5 tirilyon toplarki bir günde :)) Hepimiz yeterince fakiriz. 


Koşu başladı ve geçen senenin şampiyonu "Divine Heart" tekrar şampiyon oldu. Kazananları büyük bir ekrandan tekrar seyrediyorsun. Saat 3'e doğru gittiğimiz hipodromdan 6 gibi çıktık. Çıkarken arkamızdan Gazi Koşusu'nda yatan kuponu geride bıraktık. Gazi'den sonraki koşuları beklemedik. Sonuçlarını bilmiyorduk. Yarışlar bittikten sonra diğer ayaklara akşam baktık. Tek oynadığı at bile tutmuşlen, Tyler'ın geçen seneki şampiyonu, kupona yazmaması ve bu atın bu sene de şampiyon olması tam bir komiklikti. Çok güldüm ama içten içe de çok üzüldüm. Kazanmaya sadece "burun farkı" denilen tabir ile veda eden Tyler'ın, tutsaydı kazanacağı para 911 Lira idi. Müthiş. Tek kelime ile üzüntü verici. Ben de ise, güzel bir kaç video anı olarak kaldı. Beni gerçekten etkileyen tek olay ise, son kez çimlere basan bir atın, seyircilere selamlatılmasıydı. At için isimli t-shirt bastıran, üstünde (atın ismi) "Bold Pilot" yazan ve bunu giyinen adamların olması, ata "çocukluk aşkım" diye seslenen küçük çocukların el sallamasını şaşkınlıkla izledim :) Yarışın sonunda Jokey olmaya karar verdim. 43 kiloyum. 10 kilo daha alsam net atsız bile koşarım.


Yarış dönüşü Tyler ile Shadow'a uğradık ve çok hoş bir yazı yazdırdı Fatih'e. Fatih'e götürdüğüm 2. müşteri :) Bu arada büyük bir süpriz yaparak 3. dövme kararını verdim. Büyük ihtimal bir Anchor olacak. Minik bahar çiçekleri ve güçlü bir halat ile sarılı bir Anchor. Yine kışa doğru yaptıracağım. 87.Gazi Koşusu'nda bulunarak bir Pazar'ı bitirdim. Sakin geçen bir haftanın sonuna, eğlenceli bir bitiş koydum. Bana eşlik eden @tylerdurden_ 'a teşekkür ederim. Saol Tyler. Ama kupona müthiş üzüldüm Tyler asdfghjk 


Pazar'dan önce, Cuma günü ise, Kuartet Reklam'dan Cansu ile buluştuk. Önce Fatih'e uğramıştık. Cansu, otelin ajans temsilcisi. Bira sözümüz vardı ne zamandır. Vera'da bira içip, geceye Asude'de Frambuazlı Vodka'ya vurduk. Asude sonradan çıktı. Cansu, Frambuaz şurubunu bizden duymuştu ve bir kişiyi daha Asude fanı yapmış bulundum. 

Güzel kafalar ile Cumartesi işe geç kalarak devam ettim. İşe geç kalışta artık bir Dünya markasıyım. Ufak ufak protestoların hala sürdüğü Cumartesi'ni tek başıma İstiklal'de geçirdim. Cansu'nun tavsiyesi ile aldığım Yusuf Atılgan kitabını yaz tatilime saklamaya karar vermiştim ve bir süpriz yaparak Dan Brown'nın son romanı Cehennem'e (Orjinal adı Inferno) başladım. Kitabı belki Tünel'de bir cafede okurum diye yanıma almıştım ama metronun kapanma ihtimalini göze alarak eve döndüm. Evde devam ettim. Kitap sayesinde Dante'yi de okumaya karar verdim. Romanı okuyan anlayacaktır...


Arkadaşlar. Gördüğüm kadarı ile bazılarınız geçmiş yazıda verdiğim tavsiyelerime kulak asmıyor. Bu saatten sonra benim size tavsiye vermemin artık anlamsız olduğunun sonucuna vardım. Çünkü birazcık yüzünüz varsa ve birazcık erkeklik onurunuz varsa ağlamaktan vazgeçersiniz. Bundan eksik olanlara, benim kalkıp da tavsiye vermem, ters akıntıya kürek çekmektir. Başka bir şey yazıp, blogumda artık uzatmıycam bu konuyu. 

Herkese güzel bir hafta olsun. Bana olacağı kesin, çünkü Dan Brown'nın kitabı ile hafta çok iyi geçecek^^ Sevgiler.

http://www.youtube.com/watch?v=ZwxKYMV7Qxw

edit- Bold Pilot müthiş ünlü bir atmış. Jübilesine denk geldik. Biz de saygılarımızı sunuyoruz.