31 Mart 2013 Pazar

Şehrin Yükü

Aynı anda birden fazla kalp kırıklığı yaşamak, bu şehir için fazla ağır. Fazla çok. Taşıyamaz kollarında. Bırakır gider o kadın, bir sabah, hiç eşya almadan yanına. Bırakır gider ve hiç yaşayamadığı özlemleri içinde üzülerek ölür. Adamın elleri kirlenmez. O'nun için, bu gidiş temiz bir sondur.

http://www.youtube.com/watch?v=Y0CU4H99PtA

Bir Mektubum Var^^

Ayşegül ile Chris'in güzel ziyaretinden sonra, sabah evden ayrılırken bana bir mektup bırakmışlar.  Uyandığımda buldum. Çok hoşuma gitti ve sizlerle paylaşmak istedim. Herkes güzel dostluklar hak ediyor, uzak olsun-olmasın...

"Silvia Beybi,
Kalemim senin gibi güçlü,akıcı değil ama giderken sana bir mektup yazmak istedik.Doğum gününü beraber kutladığımız için pek çok mutlu olduk- ki bu ilk doğum günündü beraber olduğumuz. Bizi misafir ettiğiniz için sizi (Tarçın'ı da) kocaman öperiz. Almanya, Nevşehir neresi olursa her zaman bekliyoruz. Aslında hayatının erkeğini bulursun, mutlu olursun diyeceğim ama senin hayatını böyle dinlemek daha eğlenceli sanki:)) Full aksiyon, full macera bir şeyler oluyor hayatında. Ben çok eğleniyorum sanırım:)) Anyway, umarım hayatta her şeyi elde edersin. Kendini bu şehirde sakın yalnız hissetme. Her zaman bir e-mail, bir sms'e bakar. Kendine dikkat et ve iyi ol. Çok öperiz.   Ayşegül 29.03.2013"

Ali'nin Ceketi

Arkadaşlar, Ali'ye geçen haftalarda alması için cesaretlendirdiğim 2.el ceket yüzünden başım dertte. Ceketi, Ali'nin annesi giymesini istemiyormuş.Ceket bayan ceketiymiş, başka şeyler düşünerek korkmuş. Ben bunu duyunca çok üzüldüm. Ali tabi ki de ikna etmiş ama anne, ceketi saklamış, vermiyormuş. Sen söyle ben istediğin ceketi alacağım, o ceketi beğenen kız arkadaşın da kim? Getir bir tanışayım diyormuş.

ALLAHIM BEN NAAPCAM?

29 Mart 2013 Cuma

Teşekkürlerimle

Güzel dilekleriniz için teşekkür ederim... Sosyal medya kutlamaları güzümüzde çok yeriliyor. Bazı arkadaşlarım sırf o gün sosyla medya duvarını ya da doğum günü tarihini görünüme kapatıyor ve ilginç bir şekilde onlara kim ulaşacak, kim ulaşmayacak görmeye çalışıyorlar. Bu bence daha komik bir durum, o yüzden zaman ayırıp yazan, soran ve kutlayan herkesin teşekkürlerini çok sevdiğim blog'um üzerinden yapmak istedim. Her ne kadar bu blog bazen bazı kişilerin tadını kaçırmış olsa da, bu gün iyi bişiye vesile olsun. Sevinç, Ayşegül ve Christian ile Nişantaşı'nda eğlenceli bir akşam yemeği yedik ve kafam şuan adeta bir İngilizce-Türkçe sözlük kıvamında. Çok iyi bir konsantrasyon gösterip bu akşam ve Pazar akşamı köşe yazıma çalışmam gerekiyor. Ayşegül'ün doğum günüm için Nevşehir'den getirdiği güzel kırmızı şarabı dolabıma kaldırdım. Toplamda 3 şarabım oldu. Şarap güzeldir...

Bu yaşıma mutlu girdim diyebilirim. Bunu da, hayatımda ne olursa olsun vazgeçemediklerimle paylaşmak istiyorum artık^^

ps.güzel doğum günü çiçekleri için iş ortağım Kuartet Reklam'a teşekkür ederim. Bu şehri her şeye rağmen seviyorum o yüzden Ekvador'a göçmekten vazgeçtim.

27 Mart 2013 Çarşamba

Single In The City (*)

(*)Şehirde tek başına

İki hafta üst üste Cuma gününe yağmur denk geliyordu. Ben mükemmel şanssız bir insan olduğum için bu kaderin üzerine gitmeye karar verdim ve Eminönü'nde Buğra'nın bahsettiği kahveciye gitmek için O'nu iki gün boyunca darladım. Ben darladıkça Cuma hava iyice bozdu, sanki "otur oturduğun yerde sabırsız hatun" dercesine habire yağmur gönderdi İstanbul'a. Cuma günü bir mucize eseri bitirdiğim raporlamalarım sayesinde 7ye doğru otelden çıktım ve tramvaya bindim. Bayadır binmiyordum, ben tramvay ile Sultanahmet tarafına gitmeye bayılan bir insanım^^. Tam Eminönün'de inecekken yağmurun çok hızlandığını fark ettim ve çıkmak konusunda biraz pişmanlık yaşamadım değil. Vardığımda Buğra durakta bekliyordu, bişiler atıştırdık ve anlattığı mekana geçtik. Legacy Ottoman otelinin altına açılan Brew Coffeeworks, Dünya'da Cape Town, Zurih ve İstanbul'da bulunuyor, harika kahveler yapıyorlar, bunları çok yakışıklı çocuklar ile sunuyorlar :) Çalan müzikler çok güzel, biz ordayken Guns n roses çaldı, daha çok sevdim. İçerinin güzel apliklerini ve kahve kokan atmosferini saymıyorum bile. Bir kaç güzel kare sizin için paylaşıyorum ama Latte'sini için ve benim yemeye yerim olmayan seksi cupcakelerinden deneyin! 


Brew, 9 gibi kapanıyor arkadaşlar, sanmayın ki elalemin starbaksı gibi bilmem kaçlara kadar açık. Biz Buğra ile elektronik müzik hakkında tam da lak lak yaparken kapatıyoruz dediler ve üzülerek hesabı istedik. Eminönü'nden çıktığımızda hala yağmur atıştırıyordu, hava da biraz yumuşamış, e bari Galata Kulesi'ne doğru yürüyelim dedik. Bir Balat değil tabi ama merdivenlerden Galata'a çıktık ordan da Tophane'nin bir kaç sokağını ziyaret ettik. Street Art'lara rastladık. İnternette görmüştüm bazılarını. Resim çekerken çok eğlendik. Şu yapamadığımız Balat yürüyüşüne Termos getircekmiş Buğra, beni de heveslendirdi ama önce kendime bir kahve termosu almam gerekiyor ^^ Bu sokaklardan birinde Ekvador Büyükelçiliğini bulduk. Akabinde benim geçen yazıda bahsettiğim sadece güneşin olduğu bir ülkeye göç etme fikri terkar aklıma geldi. Açıkcası gülmedim de değil. Neyse, kafamın sigortası atar, bu şehire küfür etmekten bir gün vazgeçersem, nereye gidip sığınma talebinde bulunacağımı artık biliyorum...


Hava gece soğdu biz de plansız Galata yürüyüşünü bitirdik ve Cihangir Kahve'de birer çay içtikten sonra evlere dağıldık. Bir sonra ki gün zaten The Hall konseri için tekrar buluşacaktık.

Cumartesi günü, WWF'in düzenlediği ve tüm Dünya'nın aynı anda katıldığı bir uygulamayı gerçekleştirdik otelimizde. Ben çevre ile ilgili sosyal sorumluluk projelerini iş yerimle birlikte desteklemekten büyük keyif alıyorum. Çevre koruma uygulamaları ve sürdürülebilirlik günümüzde reklam ve marka prestiji için kullanılıyor ve hak ettiği yerde kesinlikle değil. Dünya Saati uygulaması ile iklim değişkliğinin neden olduğu kayıplara dikkat çekmek için her yıl aynı gün aynı saatte ışıklarımızı kapatıyoruz. İstanbul'da bir çok önemli ikon bina ve şirket de ışıklarını kapatarak bu harekete destek verdi. Otel olarak biz de bu harekete katıldık ve ışıklarıımızı kapattık. Ben de, Cumartesi günü bu önemli etkinliğin resimlerini otelde çekmek için, bizimkiler ile buluşmadan otele uğradım ve bir kaç keyifli kare aldım.


İşim bittikten sonra Buğra ve Ali ile buluştum. Küçük Beyoğlu'na geçtik. Söz verdiğim gibi hafta içinden Oliver Koletzki performasına giriş ayarladım. Performans öncesi Yeşilçam Bronx'a uğradık, Emre'ye selam verdik, The Hall'un sokağında oturup bi kaç bira içerek goygoy yaptık. Ne zamandır sokakta oturup sevdiklerimle eğlenip soğuk havayı umursamamıştım. İzmir Kordon'da işsiz işsiz oturup bira içtiğim zamanlarım aklıma gelince, yine hafiften bir memleket hüzünü çöktü bana. Kordon bu konuda iyi bir arkadaş.


Gece yarısını geçtikten sonra The Hall'a geçtik. Oliver'den önce başka bir çocuk warm up yapıyordu. İçeri girer girmez tepinmeye başladık zaten. Ben geceye fenomen bir tshirt ile girdim. Twist'den aldığım Single in the city konsepti ile mekanda kendimi iyi yansıttığımı düşünüyorum:))) Gece saat 4'te programın sonunda bir çocuk bize dönerek "aabi siz sabahtan beri burdasınız ve hiç oturmadınız! hiç mi yorulmadınız?" dedi. Bilmiyordu ki günlerdir bu performansı bekliyorduk ve oturduğumuz 1 dakika bile bizim için zaman ölümüydü:))) Oliver Koletzki, Polonya asıllı bir DJ ve Fran diye bir kadın sanatçı ile harika işler yapmış. O işlerden bir tanesi ve benim favorim olan parça, o akşam da çaldı ve biz gerçekten çok çok eğlendik. Oliver ocağın yansın oliver. Sabah 5.30 da ben yastığıma anca kavuşmuştum. Bayılmadım, direkt öldüm.

Pazar günü, artık azalan inşaatın da sesi ile biraz uyumuşum. Kendime geldiğimde saat öğlen 1.30'du. Akıl almaz gereksiz bir enerji ile uyandım ve evde yiycek bişiyin olmadığını fark ettim. Akşamdan kalma kıyafetleri üstüme geçirip dışarı attım kendimi. Ağrı kesici ile temiz hava birleşince kafam açıldı ve yemek için mekan aradım. Yarı öğle yemeği yarı kahvaltı için karnımı doyururken annemlerle konuştum, gereksiz enerjimi itunes listeme vermeye çalıştım ve "her Pazar 1 film" aktivitem için salon baktım. İstediğim filme hemen Fitaş'ta yer buldum ve saatine karar verdim. Asla Tarantio repliklerinin yerini tutamayacak ama benzerliği hafiften hoşuma giden, abzürd komedi "7 Piskopat"'ı seyrettim ve aklıma hemen Barış geldi. Pat diye "monita yoptım artık goroşomoyoz yoooo ama bön Eskişöhir'e toşonıyom" modunda takılıyor kendisi şu sıralar ama buraları okuyacağına adım gibi eminim. O yüzden Barış, bu filmi seyret adamım:))) Filmi götüren cümlenin "Rüyalar ibne işidir" olduğunu düşünürsek, absürd komediyi sevenler kaçırmamalı. Christopher Walker'ın oyunculuğu ve ses tonu Gerçekten!!! çok iyi. Ses kayıt cihazından anlattıklarını iyi seyredin.


Filmden hemen sonra Ali aradı ve bir işini hallettikten sonra Semerkant'a geçtik. Birer bira içtik, Enis geldi ve ordan Beyaz'a bişiler yemeye geçtik. Yemek sonrası her ne kadar artık Brew'in altında kalacağını bilerek Starbucks gittik. Laylay yaparak kahvelerimizi içtik ve yine bir haftasonum gırgır şamata ile geçti.

Haftasonu diyorum, eğlence diyorum, blog diyorum, yazmak diyorum, yarın doğumgünüm felam filam diyorum ama canımın sıkılmasına da engel olamıyorum. Hayatımdan çıkarttığım insanlar, hayatıma hala dolaylı yollardan zarar veriyorlar ve ben çok üzülmeye devam ediyorum. Bu o insanların sorunu belki ama Blog'ta bahsini ettiğim ve şahsen iyi tanıdığımı düşündüğüm bir arkadaş için yazdıklarım, kız arkadaşını rahatsız etmiş. Şimdi durumu şu yönden ele alırsak, bu site, şahsi, samimi ve detayını hiç bir zaman anlatmaktan sıkılmayacağım sosyal bir blog. Gireni çıkanı ben bilmem. İsteyen okur, isteyen yerer ama müdahale edemez. Burada bir müdehale yok ancak dolaylıda olsa birilerinin özel hayatına etki etmiş. Bunun çıkış nedeni elbette benim yüzümden değil, o arkadaşın dangozluğu yüzünden ama kız ile henüz tanışma fırsatım olamadığı için, bu çok farklı bir boyut gibi algılanmış ve geçmişte yanlış tanıdığım ve geçen seneden ilişkimi bitirdiğim adamlar yüzünden kızımız beni de aynı kefeye koyarak bir güzel yargılamış. Tabi arkadaş ile bu durumu konuştuk, ben 27 yaşında bir adamım, cahil değilim ve bu duruma muhalefet olamam. Anlayış gösterdim. O kız beni tanır ya da tanımaz bu saatten sonra bu benim umrumda bile değil ama çiftimiz çok farklı 3.cü kişileri araya "elçi" gibi sokarak benim onlarla arkadaşlığımı bitirmemi söylettiriyorlar. Bana ergen muamelesi yapıyorlar, beni geçmişteki yanlış adamlarla aynı kefeye koyup orospu muamelesi yapıyorlar ve bu durum benim bugün inanılmaz canımı sıkıyor. Benim kalbimi kırmayın arkadaşlar, geçmişini sktiğim adamlar yüzünden arkadaşlık değerlerime karışmayın, benim kalbimi kırmayın arkadaşlar. Bir sıkıntınız varsa bana gelin, benim kalbimi kırmayın...

Bu sıkıcı durumun üzerinde durmamaya gayret edicem çünkü bu haftanın anlam ve önemi başka. Yarın doğum günüm. Dün akşam eski dostlarım Metin (@miskinkalamar) ve Fati (cokacayibim) ile Kanyon'da yemek yedik. Geçen haftadan niyetimiz vardı görüşmeye ve hafta içi iş temposuna moral olsun diye Salı'yı seçmiştik. Bana minik birer hediye de getirmişler. Çok çok mutlu oldum, kendilerine çok teşekkür ediyorum.

Almanya'dan Ayşegül ve Christian gelmişti. Nevşehir'den İstanbul'a da bu sabah geldiler. Sonunda kavuştuk birbirimize. Ben bunca yoğunluğun arasında köşe yazısını nasıl yazıcam bilmiyorum ama söz verdim, yazıcam ^^ Geçen sene ki doğum günümde ev taşımış, Can Uzun ile tekrar denemiş, olmamış ve geri kalan yılı enteresan kararlarla geçirmiştim. Geçen seneden bu zamana hayatımda büyük değişklikler var aslında.

Bunları da başka yazıda yazarım belki. Beni 27. yaşım ile başbaşa bırakın. Bu rakama biraz alışmaya ihtiyacım var :))))

Sevgiler...

http://www.youtube.com/watch?v=cqm-K-1v3Eo

21 Mart 2013 Perşembe

Şehir, Bira ve Müzik

Sanki bu soğuk hava dalgası bizim Balat'ta yürüyüş yapacağımız günü beklermişcesine Cuma günü hava bok gibi bozdu ve araşarak 1 haftadır benim hayalimi kurduğum Balat yürüyüşünü iptal ettik. Zaten ben Cumartesi günü biraz daha kassam full mesai yapacaktım. Çünkü 2383 tane giriş ve çıkıştan sonra eve saat 4'te vardığımda henüz anahtar deliği ile bakışırken kapının eşiğinde uyuyordum.


Bilmem anlattım mı ama Cumartesi günü öğlen işten çıkıp eve gelerek yaptığım şekerlemeyi dünyalara değişmem. Cuma günü otelden tamı tamına 21.55'te çıktım ve raporlamanın allahını yaptım. Yorgundum bir gün önceden. Bu cumartesi hava soğuk da olunca, yağmurun sesi ile 2-3 saat uyumuşum, Ali aradı, uyandırdı. Taksim'e çağırdı. Şip şak hazırlandım, çıktım. Şansıma yine çıkınca yağmur başladı. Beyaz'da yemek yedik. Şu Beyaz olmasa bizi kim doyururdu bilmiyorum:) Beyaz'da Enis'i bekledik. O da geldi, Tektekçi'ye gittik. Ne zamandır gitmiyordum, iyi oldu...

Bişiler içtikten sonra Küçük Beyoğlu'ndaki Bronx Stage'e geçtik.  O sırada bir sonraki programın sahibi Cekin grubu ile tanıştık. Cekin ile birlikte onlara eşlik eden Emre Can ile de tanışmış oldum. Emre Can Radyo Mood'un kurucusu. Radyo Mood'u hiç duydunuz mu? Ben bir süredir takip ediyorum. Özellikle hafta içleri 00.00'den sonra çok severek dinlediğim online bir adres oldu. Son zamanlarda cıvık cıvık 3 şarkıda bir reklam arası veren ve App'lerinden habire atan popüler radyo uygulamalarından kat be kat keyifli bir radyo.  Emre'nin de online programı oluyor ve keyifle tavsiye ediyorum O'nu dinlemenizi. İsminde olduğu gibi her modunuza göre çalıyorlar. Bense yakalarsam chill-out ve ambient biraz da 80'ler Rock sevenlerdenim. Cekin'den önce bir grup çıkmıştı. O abla güzel şarkılar söylerken birer bira içtik. Ben iki grubu daha önceden seyretmemiştim. Cekin'den de 1-2 şarkı dinleyip mekandan ayrıldık. The Hall'a baktık, pek sarmadı. Belki Bronx'ta kalmaya devam edebilirdik. Eski Beyrut'a geçtik. İyi de yaptık aslında. Saat belki 2'yi geçmişti, zaman nasıl geçti anlamadım bile, ordan Kasette'e baktık. Cihangir'e geçecektik ki, hava cidden çok soğuktu. Tostumuzu yiyip dağıldık :))) Yerken Ali'ye dönüp, "böyle güzel zamanlar çok hızlı geçiyor ama iyi ki geçiyor. Geçtiğimiz haftalardaki halim kalmadı. Öyle çok kafam oyalanıyor ki dostum, insanın üzülmeye bile vakti olmuyor" demişim. Ali de "aynı şeyi ben düşünüyordum şuan" dedi. Ali ile Enis sağolsun beni her seferinde eve kadar bırakıyorlar, o soğukta aklım onlarda uykunun yolunu tuttum. Saat 4'müş...

Pazar sabahı belki bir ara telefonun alarmı otomatik çalmış olabilir çünkü ben normalde haftaiçi çok sık işe geç kalan biriyim ama Pazar'larımı erkenden kalkarak değerlendirmeye çalışırım. Malak gibi bir Pazar geçirmiyorum eskisi gibi. Yıllar önce Fethiye'de yaşarken izin günlerim gerçekten anlamsızlığın dibinde geçerdi. Artık yaş ilerleyince ve izin günü kavramını iyi anlayınca Zınk! diye uyanıyorsun. Ama tabi bu Pazar öyle olmadı. Baş ağrıları ile öğleden sonra Cancan'a bir mesaj atmıştım, okumuş dönmüş ama duymadım. Geri uyuyup kalmışım. Saat 3 buçukta beni aradı, otelden çıkmış, hadi Vera'ya akızla dedi. İşte pazar gününün en en en sevdiğim saatleri! Çünkü Galatasaray'ın Kayseri ile maçı vardı. Vera'nın birası ve maç kafası ile bir gün gerçekten evleneceğim ve beni engellemeyeceksiniz. Ben tabi kahvaltı yapmamış ve eşşek kadar bir kafa ile Vera'nın yolunu tuttum. Büyük nimetti ki, maç 4 buçuktaydı. Evimin İstiklal'e 15dk yürüme mesafesinde olmasına aşığım. Böyle zamanlarda bu yakınlık tam bir kurtarıcım oluyor. Bastım gittim. Kahvaltıyı Vera'nın kapısında yaptım. Maçı izledim. Çeyrek Final eşleşmesinde Real Madrid'in çıkmasından sonra hepimizden ayrı düşünceler çıkıyor şu aralar. Mourinho'nun Kayseri'ye takımı seyretmeye gelmesi ayrı bir detay maçtan.  Ama henüz daha dakika 3 iken. Sneijder harika bir gol attı. İkinci yarı düdüğü çaldığında ise skor 0-3'dı. Keyifliydi maç ama bana sorarsanız da karşı takımın kolaylığından rahat bir oyun çıkardık. Özetlerden seyrederken farkettim ki Sneijder, eski hocası Mourinho'ya sahadan takılmayı unutmamış...


Hemen arkasından Karşıyaka - Göztepe maçı başladı. Çok güzel iki tane gol atan Karşıyaka'yı Vera'da yakışır bir şekilde temsil ettim ama tahamül edemediğim halde Fener - Antalya maçını seyretmeye geçmek zorunda kaldık. Maç 0-1ken KSK maçının 3-2 bittiğini öğrenince kahroldum, meğersem bir sürü olay çıkmış. Oyuncularımızdan biri hakemi tartaklamış. Cezası bugün belli oldu. Belki bir rekordur. 14 Maç!

Bu hafta doğumgünüler haftası. Ön büro ekibi olarak 4 arkadaş, ben dahil, pasta kesik, akabinde akşam bütün otel hatunları Midpoint'te toplaştık ve güzel yemekler yiyip ne zamandır yapmak istediğimiz "Girls in da haus" etkinliğini gerçekleştirdik. Bunun fikir babası benim. Aysi'nin de doğumgününe denk gelmesi çok hoş oldu. Tabi ben deniz de bu dinner party ile birlikte kendi kutlamalarımı başlattım. Beş parasız neyin kutlamasını yapıcam tabi orasını da bilmiyorum ama haftaya Ayşegül ile Chris'in bizde olacak biraz morel oldu bana.



Buna ek olarak, hafta içi internet üzerinden rezervasyon yapan eğlenceli bir business grup vardı. İyi bildiğimiz bir markanın mühendisleri. İşim gereği bir kaç sıkıntı çözmeye çalıştım. İlgi önemli tabi. İlk defa İstanbul'a gelmiş bir traveller için çok daha önemli. Bende zaten goygoy bol, güle eğlene gitmeleri beni ekstra mutlu etti. Hepsine eğlenceli resimler için teşekkür ederim^^



Şuan öyle çok istiyorum ki yaz mevsiminin gelmesini, gerçekten bir gün çok param olursa, sadece güneşin olduğu bir ülkeye göç edeceğim ve arkama bile bakmıycam. Böyle komik ergenler gibi bir cümle kurdum ama sanırım annem beni Güneş'te doğurmuş. 3 çift çorap giyindiğim halde ayaklarım altı görünmeyen bir iceberg. Yok yani. Yaşamıyorlar. Ceset gibiler kesip atacam dibinden. O akşam da öyle üşümüştüm ki, iyi ki hasta olmadım. Bir an önce yaz mevsiminin temennisini geçerek minik bir haber ile hafta yazısını bitiriyorum. Otelin basın işlerini takip ettiğim bilinir. Sektörel bir portal kurucusu bugün oteli direkt arayarak, portalda otelcilik sektörü hakkında yazı yazar mısınız? diyerek siteye davet etti. Benim şu zamana kadar yapmadığım bir şeydi ve çok mutlu oldum. Gerçekten ilk defa mesleğim ile ilgili yazılar deneyeceğim. Benim için 28 'inde olan doğum günüme alacağım en güzel hediye bu olabilir. Umarım iyi işler çıkartırım ve sizler buradaki sosyal güncenin haricinde sektörel deneyimlerimi de okuma şansınız olur. Turizm ilgililerini ve otelciliği merak edenleri beklerim... "sehirveotel.com"

Soldan sağa : Takım-Başarı-Marka:)
Herkese şimdiden iyi haftasonları. Gelecek haftasonu The Hall'da olacağız. Oliver Koletzki geliyor. Her zaman ki gibi sponsor otelimiz. Geçtiğimiz hafta bize katılamayan Buğra'nın eşliği ile elektronik müziğe ve şehre doyacağız. Etkinliğin yazısını hafta içi yayınlamaya çalışacağım çünkü portalın yazısını biraz öne alacağım.

Haydi esen kalın.
Ve sakın gitmeyin... Gittiğiniz zaman kendinizi çok özletirsiniz.

http://www.youtube.com/watch?v=49Kh1mS4Fhs

İyileşiyorum

Kızıyorum çok kızıyorum, üzmek istiyorum seni
Canını yakmak istiyorum, sonra yatışıyorum.
Ama iyileşiyorum ya. 

http://youtu.be/nOo5U-IT_OU

15 Mart 2013 Cuma

Ego Değil Meslek

Şu zamana kadar yani bu mesleğe başladığımdan beri (2002) hiç bir misafirden; ismimi travel bloglarına yazın demedim. Bu memnuniyeti ben zaten sağlamak zorundayım. Alayına nefret ederim write my name'cilerden. Ha illa okumak isterseniz de Silvia zaten bir marka, aratır bulursunuz ismimi. Çıkanları da okursunuz.

14 Mart 2013 Perşembe

AYAR

Neden anlamak istemiyorsunuz arkadaşlar? İlla kanırta kanırta acı mı çekmek istiyorsunuz? 

SEVEN İNSAN, OTU BOKU BAHANE EDEREK KARŞINDAKİ ADAMIN DURUP DURURKEN CANINI SIKMAZ. AKLINIZI BAŞINIZA ALIN, BENİ TAA BURDAN AYAR ETMEYİN.

Ceket Sevdası,Maç ve Rüya

Yine efsane günleri ardımda bırakırken, sırtımı evimde sıcak peteklere yaslamış bu yazının taslağını düşünürken ve az önce eve gelen damacananın bile adapazarıdan geldiğini düşünürken, tek gerçek şeyin sadece yaşadığım hayat olduğunu farkına vardım ve Tarçın'a baktım. Sandalyenin üstünde sıcağı hissederek sırtı bana dönük uyuyor şuan. Lana Del Rey tırnaklarım ile kelimelere doğru vuruşlar arıyorum klavyede. Abi anasktgm damacanası adapazarından geliyormuş ya, haberimiz yok, evimde yılan besliyormuşum. Sktr git amkodugm fakiri, almııcam bi daa bunu eve.


Ev boş. Sessiz. Günlerden Çarşamba. 
İstanbul'da yaşamaya devam ediyorum görüldüğü gibi. Konuya nereden gireceğimi merak ediyorsunuz biliyorum... O halde başlıyorum.

Hoşuma gitmeyen ama sonlandırdığım için sonradan çok mutlu olacağım bir duruma şahit oldum geçenlerde. Bu yazıları takip ettiği için kendisine her hangi bir yorumda bulunmuycam çünkü haksız olduğunu bildiği için, ben ne kadar yorum yaparsam yapayım, o zaten hiç bir zaman bana cevap verecek erdeme ulaşamayacak. Akabinde biraz kafa dağıtmak ama aslında benden ziyade dostumun kafasını dağıtmak için Ali ile Beyoğlu-Eminönü-Karaköy-Kazancı hattında hırpaladık kendimizi. Cumartesi günü hava o kadar hak ettiğimiz gibiydi ki, her pazar şaşmadan gittiğim sinema biletini, açığa aldırmaya ikna etti beni. Cihangir'de hemen hemen her Pazar gittiğimiz Yımırta'yı yine Sevinç ve Can ile ziyaret ettikten sonra Ali'yi aradım. Yeni kalktığını ve öğleden sonra yanıma gelebileceğini söyledi. Onu beklerken Terkos 'u ziyaret ettim, İstiklal'de kitaplara baktım ve Tünel'de dolandım biraz. Bu arada Yımırta'da hesabı beklerken çocuklardan o günün son servis günü olduğunu ve artık Cadde'ye taşınacaklarını duydum. Üzüldüm. Yımırta iyi bir mekandı ve şimdi pazarlarımıza alternatif aramak zorunda bıraktı. Akşam üstü Ali geldi ve güneş batmadan Galata Kulesi'nin ordan Eminönü'ne sallandık. O ara sokakları ve eski silüeti öyle çok seviyorum ki, her hafta sıkılmadan hatta günlerce yürüyebilirim oralarda diye düşünüyorum.. Yolda giderken yine herşeyden konuştuk. O'da bir gece öncesinden pek tatsız olaylar yaşamış, onu Cumartesi akşamı Nevizade'nin girişinde bırakırken aklım kalmış ve Erol Alkan'a gelmesini deli gibi istemiştim. Başka bir programı olduğu için katılamamıştı. Ben de otelin sponsor olduğu Erol Alkan konserine gittim. Performans gerçekten çok iyiydi. Erol abi ve Aslı Köse iyi eğlendirdi. EYV.


Bazen aklıma geliyor yaptıklarım ve Ali'nin de bahsettiği gibi "her acı çektikten sonra insan acıyan yerlerini kontrol ederek yaşamaya devam ediyor". Hep kontrol altında tutuyorsun kendini. Ancak böylelikle güvensiz ve huzursuz bir birey elde ediyorsun kendinden. Vurdum duymaz oluyorsun. Sonrası malum... Artık sadece seks için yaşayan boş kafalar meydana geliyor yavaş yavaş. Truva atı gibi oluyor hisleriniz. Birini sevmek istediğinizde, bu yavşak yönünüz birden bütün kalbinizi ele geçiriyor. Kadınları ve adamları üzüyoruz. Sonra bir başkası , ve başkası ve başkası, başkası... Yeni trend bu ilişkilerde. Arkaaşlar sizin bu trendinizi sikerim.


Bunları konuşurken Eminönü'nden dönmüş Karaköy'e doğru yol alıyorduk. Hava hala mükemmel, güneş battı batacak, Kazancıdan mı çıksak derken konu Chill-Out Festival'e geldi. Büyük ihtimal orda bulunacağız. Tanrıma bazen beni az biraz anlayan, az biraz insanlar olduğu için şükretmiyor değilim. Geçen sene Uzun ile birlikte gitmiştim ve birlikte olduğumuz süre boyunca yaptığımız tek adam akıllı event bu festivaldi. Ne zaman bir festival konusu açılsa, aklıma hep onunla gitmek istediğim ama gidemediğimiz festivaller geliyor ve Afrika'da bir fakir çocuk ölüyor. O'nu da özlüyorum, siktiğimin festivallerini de. Neyse, bu sene başka planlarımız var neyse ki.


Kazancı Yokuşu'ndan yukarı çıkarken enteresan eğlendik. Yolumuzun üstünden bir hostel ve 2. el kıyafet satan bir dükkan keşfettik arkaaşlar. Kapısında yüzlerde yapışkanlı etiket olan bir mekan gördük önce. Ali, "aaa bizim radyoya bunlar gibi sticker bastırmamız gerekiyor" dedi ve kapının ne kapısını olduğunu sordu bana. Baktık. Bilemedik. Kapının ardında loş bir ışık vardı. Korktum. Gelmem ben dedim. Ben sorucam dedi. İçeri daldı. Kapı arkasından kapandı. 1-2 saniye geçtikten sonra kafasını dışarı uzattı, ":D Burası hostelmiş Silvia" dedi. İçeri daldım ve gerçek bir interrail İstanbul hosteli ile karşılaştım. Kişi başı 9 euro felan konaklama. Eski eşya kutusu, geri dönüşüm kutusu, kendin-al kahve köşesi, külüstürün ötesi bir internet masası, eski posterler, sticker'lar, gözlüklü ve ses tonu harika ötesi olan hippi bir resepsiyonist, herşeyi ile tam bir hosteldi. İsmi de Neverland'miş. Gerçekten de harikalar diyarı gibi... Bir kaç eğlenceli resim çektikten sonra mekanın kedisini sevdik ve çıktık.

Galatasaray yokuşunun altında sağ tarafta bir dükkanda daha durduk. Pera Pachavra, 2.el giysi dükkanı. Giysi almıyorlar, satıyorlar. Bir kaç enteresan şey beğendik ve tam çıkarken Ali bir cekete aşık oldu :) Giydi, denedi, bir daha aşık oldu. Sonra almadan çıktık. Yolda giderken ağzından düşürmedi ceketi. Pazartesi günü iş çıkışı koşa koşa geri gitmiş ve ceketi almış. Arkaaşlar, BAKIN! Bu çocuğun eline ceket felan vermeyin bir daha, zaten 1.90 boyu var, böyle 1976'lerden kalma eski şeyleri de giyince çok güzel oluyor ve benim başıma bela olucakadkjakjnsaasddd. Beyoğlu turundan sonra Hazzo Pulo'da oralet içtik, kafamız yerine geldi. Biraz soluklandık ordan da Kanyon'a Buğra'nın yanına gittik. Buğra, bana 30'unda erkeğe dönüşeceksin biliyorsun değil mi? diyen arkadaş :) Bişiler yedik birlikte, muhabbet ettik. Tabi ceset gibi olduğumuz için Buğra'yı geri ofisine bıraktık ve evlerimize döndük. Kendisiden de öteki haftaya Balat turu sözü aldık, bir sonraki yürüyüş kısmetse Balat kankeytolar. Başka sözler de aldık ama nazar değmesin, yazmıcam.

Hafta; ofiste biraz monoton, hiç girmeyim oralara. Salı günü ofiste hepten saldım, maç var diye. ŞL'de son tur maçımız vardı ve çeyrek final heyecanını yaşadık. Saolsun, sarı diyice kırmızı diye cevap veren dostlarımız Nevizade'den seslendi ama benim kalbim götümde attığı için bu seferlik biraları alıp eve geçtim. Baktım olmuyor annemle konuştum, o da olmadı TRT3 arşividen eski maçları seyrettim. Sonra Selçuk İnan'nın son çıktığı programa baktım biraz. Saat 21.45 oldu, o müzik, o atmosfer... Ben biraz uzak kaldım son günlerde canım sıkkın olduğu için maç yorumlarına, belki de bu yüzdendi umutsuzluğum, kaldı ki eve kapanmamda bir nevi totem oldu. Ama asıl bomba Hamit'in de Umut'unda golünü görememiş olmamdı. İkisinde de wc'deydim. Çok mu konuştunuz arkamdan wc 'li yazıdan sonra bilmiyorum ama ben gerçekten büyük bir bedeviyim dostlar. Büyük. Turu geçtik. Bu büyük bir başarı. Beni de artık wc'ye felan kitleyin gelecek maçlarda hatta Cuma günü kurayı seyretmiyim diyorum.


Fark etmişsinizdir belki. Keyfim yok. Yazıya da yansıyordur. Şimdi üzerimde parçalı forma, günlerdir üstümden çıkartmadım, yatıcam onunla. Maçtan 1 gece önce, ağladığım Tuna'nın olduğu kabuslar gördüm. Uzun zamandır rüya görmüyordum ve dönüşüm muhteşem oldu. Ertesi günü Tuna ile konuştum hemen. Uykuda bir ara Sevinç'e ve Tuna'ya köpekler gibi yalvardım beni uyandırmaları için diye hatırlıyorum ama gelen kimse olmadı. Bir kediyi taş bir havuza atan Tuna'ya hem kızıyor bir yandan da temiz olan bu sudan kediyi kurtarmaya çalışıyordum. Bir yandan deliler gibi ağlıyordum. Kendi sesime kendi nefessizliğime uyandım. Kedi düşmandır, huzur kaçıran insandır. Ben böyle birini hayatımdan çıkarttım, sanırım bunun çabası rüyalarıma yansıdı.

Daha iyim. Hafifledim.
Kedi öldü, kavga bitti.
İyi geceler.

13 Mart 2013 Çarşamba

Yaşasın kadın olmak!

Kafama koyduğum herşeyi keşke bu aksesuar huyumda olduğu gibi hemen yapsam, büyük adam olurum. Bu ay da kendimi şımartmayı bir şekilde becerdim ve 1 haftalık uzun yazıyı yazmadan önce 8 Mart'ta gelen siparişimin notunu buraya düşeyim dedim. I LOVE BAGS! Yaşasın kadın olmak!!!!!!!



7 Mart 2013 Perşembe

Canım,WC'nin kapısını kapatır mısın?

Artık sonuna geldim.

Yaşamak istediğim ilişkinin nasıl bir ilişki olduğuna cevap veremez duruma geldim. Olmak istediğim yeri tayin edemiyorum. Bulduğum insanın kıymetini bilmiyorum, bildiğimi düşündüklerim ise orospu çocuğu olmayı beceriyorlar. Sonra kıvranıyorum. Çünkü içinde kalp olduğunu, beyin olduğunu sandığın insanlar bana öyle güzel sonlar yaşatıyorlar ki; mantıklı bir cevap bile veremiyorum kendilerine. O anda telefonu artık yüzüne mi kapatırsın, kapı varsa, kapıyı çekip mi çıkarsın, ne yapacağını şaşırıyorsun. Tüm bu nedenlerden dolayı artık gerçek bir ilişkinin niteliğini ezbere söylemeyecek hale geldim. Yani.... Beni tükettiler.

"Kadın Yazıları" diye bir yazı yazmıştım geçtiğimiz yıllarda bu blog'a. Hala söylerim kendi kendime, çok sevdiğim bir yazı. Oradan bir alıntı yaparak bağlayacağım konuyu. O yazıda, neye benzer ilişkiler yaşadığım anlatırım. Mesela, biri çok hoş sohbetti. Acayip espirili ve çok sosyaldi. Üstelik dehşet zengindi. Çok da cömertti. Mükemmel bir yakışıklılığı yoktu ama karizmatikti. Bir kaç jest yapmıştı benim için ki ben pek oralı olmamıştım. Her yıl iki kez 5 yıldızlı otellere tatile giderdi. Bir kaçında ben de vardım yanında. Uzun'dan ayrıldıktan sonra rüya gibi ilişki yaşamaya başlamıştık. Burda malesef söyleyemeyeceğim, çok bildiğimiz bir tekstil markasının iş geliştirme müdürüydü. Benim o markadan alışveriş yaptığımı, üstümde görünce fark eder, her seferinde fırçalardı "neden para veriyorsun bunlara ya" diye, ki benim ondan istemeyeceğimi de bilirdi. Markanın olduğu her şehri gezer, yer içer, oralarda yaşadığı komik olayları anlatması bile yeterdi kendini dinletmeye. Gerçi, markanın sahibi zaten kendileriydi. Ama adam WC'nin kapısını kapatmıyordu işini görürken. Gayet rahat bir şekilde, sizin kapalı kapı ardında yaptıklarınızı, o açıkken yapıyordu. O yazıda şundan bahsetmiştim, kadınlar kafalarındaki erkeği yaşamak istiyorlar buldukları güzel adamlar ile. Ancak maalesef böyle adamların enteresan yönleri, siz güzel hayaller kurar iken, bir WC kapısı ile yerle bir olabiliyor.

Hayalleri size yaşatan O. Jestleri yapan O, güzel iltifatları yapan yine O. Size bir şeyleri "hayallemeye" iten, ee yine O ? Geriye ne kaldı. Geriye bu ilişkiyi yürütecek duygusal karşılığı vermek kalıyor. O karşılığı siz zaten vermeye hazırsınız. Ama adam WC'nin kapısını kapatmıyor abi. Kapatmıyor. Sonra bu adamlar, bu ayrılıklara anlam veremiyor. Aradı durdu. Hala uzaktan stalkerlık yapar, fark ediyorum. Whatsapp'tan felan yakalı bir kaç kez,kaçtım. Olay bir kapıdan ibaret olabilir ama kapının ötesi gerçekten çok enteresan. Size güzel şeyler düşündüren adamın yaptığını yüreğiniz kaldıramıyor bir yerde. Beni anlamanızı istiyorum yaa. Orada olay aslında yani kapı sembolik. Tüm güzel şeyler, birlikte yaptığınız sohbetler, güzel sözler, güzel yüzü, sesi, mimikleri, yaşam tarzı, olgunluğu, karizması. Herşey bitiyor... 

Öyle işte. Bitiyor. İçinizdeki adam kaçıp gidiyor bilmediğiniz insanlara. Bir WC kapısının buna neden olmasını anlamaya çalışıyorsunuz, sonuç bir hiç. :)

Bir İnsan ve Bir Kedi

Saatlerce kapının eşiğinden içeri girmedi, sanki odanın içinde bir şey var gibi gözleri kocaman korku içinde ordan kalkmadı, nedenini bütün akşam anlayamadım. Sonra öteki odada uyudu. Sanırım parazit oldu yada sindirim sıkıntısı başladı yine. Tüy de döküyor. Bütün akşam mır mır mır. O böyle olunca ben de çok huysuz oluyorum. 

Acaba ölüp gitsek mi birlikte Tarçın yaa? Yani kim farkedecek ki bir insan ile bir kedinin bu şehirde olmayışını? Kimse.



Tebrikler!

GÜVENİMİN ANASINI SİKTİNİZ. 
GÜVENİMİN ANASINI SİKTİNİZ, BRAVO!


6 Mart 2013 Çarşamba

I m blind

As a child I knew
that the stars could only get brighter
then we would get closer
get closer.

Now that I'm older
the stars shed light upon my face
but when I found myself alone
I feel like I, I am blind.

*bu şarkı ile evlenebilirim.
http://www.youtube.com/watch?v=7zW9R9sj894

Sümük

Sümüklü bir sokak kedisi bile beni, senden daha çok düşünüyor,saol.

Feedback

aşk :)
Evet, geri bildirim önemlidir benim mesleğimde. Fikir ve geri bildirim alamazsam neyin iyi neyin kötü olduğunu bilemem. Az önce İtalyan erkek bir misafirim bootilerin çok güzel ve çok seksi dedi. Çok teşekkür ederim, siz de öylesiniz dedim^^

Mesleğimde geri bildirim önemlidir.
Evet.

ÇILDIRDIM!

Bir çılgınlık yaptım ve beğendiğim o Nine West çantayı da aldım. Bu sayede üniversite harç kredimi nah ödeyeceğim de tescillendi. Şampiyona merhaba deyin. Ama beni bu ay mazur görün, ay başı sendromlarını ağır atlatıyorum ve kendimi çok mutsuz hissediyorum. İstediğim hiç bir şey yolunda gitmiyor, sinirliyim, gerginim ve hepinizin ağzına sıçabilecek bir potansiyeldeyim.


5 Mart 2013 Salı

fazla gerilim yaramıyor bana...

Az önce çantama attığım maaş kartımı bulamamam ama çantanın sökük kenarından çıkması ve o arada yaşadığım gerilim, pc başında yapacağım çiğdem ve çay keyfinin anasını sikti, kapattım döktüm bütün çayı. SA

Yakma ışıkları...

Yakma ışıkları,böyle daha iyi, herşey yolunda.

Zaman'ı gören var mı?

Geçen ay kendime hediye ettiğim Nine West bootilerden burada bahsederken bir yazının sonunda, ciddiyetsizce yazdığım acaba bir de çanta mı baksam lafı gerçek oldu ve ben şuan ciddi ciddi Nine West'de ayakkabıma uygun bir kaç çanta kovalıyorum. Yani bir kaç haftadır kovalıyorum çaktırmadan. Bu arada aldığım bootiler düşündüğümden daha rahat çıktı. Yüksek topuk boyuna rağmen İstanbul havalimanından İzmir havalimanına gitmiş olmam, ayakkabının konforunu bana göstermeye yetti. Sonra düşündm ki; dolabımda iyi bir tane de çanta olmalı, e madem olacak bootiye takım olsun. Fiziksel uyum şart:)  Beğendim bir kaç tane. Seçeceğim birini bugün. Bu arada W şekildeki Celine çantalar çok moda olacak, haberiniz olsun.


Şubat 21-24 arası kısa metraj bir İzmir ziyareti yaptım. Bana İzmir dilencisi diyen bazı arkadaşlar var ama kendileri İstanbul gibi sikimsonik bir şehirde yaşamayı beceremeyecekleri için ancak İzmir'de oturdukları yerden "amma dilenci çıktın sen de yahu" diyebilirler, bunun hiç sakıncası yok,söyleyebilirler :) Bu sefer ki ziyaretim kardeşimin doğum günüsü içindi. Arkadaşları ile Bostanlı'da takıldık. Mekan: Black Jack. Yaş ortalaması 19. İçilebilen maksimum 2 adet 30.cl Efes Pilsen. Uzun uzun yıllar sonra 90'lı tayfa sayesinde ilk defa bir cumartesi gece 23.00'de eve döndüm. Antioksidan hareketler. Tuna'ya hediye, eski bir alışkanlık olarak Jack & Jones'dan harika bir yelek almıştım. Kız arkadaşı da Store'dan sweat almış. Yine aynı hafta aldığım Nike kramponlarına ben döndükten sonra, kargodan gecikmeli kavuşmuş. Orada olduğum süre boyunca boğazdan da geri kalmadım, Boyoz'lar, annemin mutfak şovu felan hiç bitmedi. Biraz değişiklik yaparak Cumartesi sabahı IKEA'ya kahvaltıya gittik. Gitmişken mutfak için bir kaç parça bir şey satın aldım İstanbul'daki evime. Pazar akşam üstü ise İstanbul'a geri uçtum. Benim şu uçak korkum ne olacak ya? 

Geçtiğimiz hafta Almanya'dan kuzenim geldi. En son canım dedemiz henüz vefat etmemişken, 2011'de Yalova'da teyzemlerde buluşmuştuk. Görüşemesek de kendisini Youtube kanalından sıkı sıkı takip ediyoruz. Tatil demişler ve soluğu İstanbul'da almışlar. Bizim de görüşmemiz şart oldu ve arkadaşı ile İstiklal'e geldiler. Nihan çok bakımlı ve çok eğlenceli bir hatun. Bizim ailenin genlerinde olan yaratıcılık ve mükemmel iletişim yeteneği, O’nu Youtube kanalı açmaya ve blogger olmaya kadar götürmüş. Ufacık da olsa gelir elde eden bu işten büyük keyif alıyor. Duesseldorf’ta üniversite okuyor ve Haziran'da mezun olacak. Geldiklerinde akşam yemeği yedik ve Midpoint'te bişiler içtik. Dedikodu yaptık ve aile büyüklerini çekiştirdik. Her ne kadar araya zaman ve mesafe girse de bir araya gelince hepsi bitiyor ve yıllardır birlikteymişiz gibi sohbet edebiliyoruz. Acaba bana alman bir koca mı bulsak napsak? ^^Böylece O'na yakın bir yerlere yerleşebilirim:P


Pazar günü Lincoln'ü seyrettim. Oscar'a değermiş. Makyajlar, jestler ve sesler  harikaydı. Daniel Day-Lewis için bile seyredilebilir. Sonra Ali ile buluştuk Galatasaray Lisesi'nin önünde. Ayak üstü organizasyonlardan dolayı görüşmeye hiç fırsatımız olmamıştı. Cihangir'in o mükemmel lahmacunundan yerken biraz kafasını şişirdim. Hani bazen bir tane lahmacun yersin ve tüm dünyanın adaletini skesin gelir ya, orda lahmacunlar öyle güzel yapılıyor işte. Hava bok gibi soğuktu. Kafam yine güzel olduğu için hiç birşey giyinmeden çıkmışım evden. Buluşmadan önce Mango'ya uğrayıp ucuz bi kazak aldım giyindim ceketimin içine. Ona rağmen Galata Kulesi'ne yürüdük. Lavazza'ya girdik ve güzel sıcak çikolatasından içtik. Biraz benimle konuştu, açık açık anlattı bazı şeyleri. Bazen zor konuştu ama güzel konuştu. Beni anladı, biliyorum. Ben de onu anladım sanırım. Sonra bir kaç fikir söyledi bana. Söyledi ama sonra "beni boşver, umursama" dedi. Sanırım gerçekte de hiç birini umursamayacağım. Ama O'nun dediği gibi bu öykü hiç bir zaman mutlu sonu göremeyek olanlardan. Lavazza'dan çıktıktan sonra ikimizin bu sıralar duyduğu ama kimin söylediğini bilmediğimiz güzel bir şarkı hakkında konuştuk Galata'nın yokuşunda. Şarkıda sürekli One Day diyor. Bir gün...

Gece şarkıyı bulup yollamış. Dinledim. Bir daha dinledim. Gece de dinledim. Sonra anladım ki; bir elektronik müzik bile benim gibi bi adamı hüzünlendirebiliyormuş. Ve şarkıda diyor ki; "Ah sevgilim, bir gün, bir gün yaşlanacağız ve birbirimize anlatmış olabileceğimiz hikayeleri düşüneceğiz."
...
Hayatınızda hiç bir şey yapamadığınızda, eliniz kolunuz anlamsız şeyler yüzünden bağlandığında; zaman, resmen geriye geriye işler. Öyle geriye gider ki, güzel herşeyi beraberinde götürür, size kalan ise bir bok yığınıdır. Kalan bu bok yığını ile tekrar bir akıl düzeni kurmaya çalışırsınız. Artık ne kurarsınız, orası bahtınıza. Bana şu an o bok bile kalmış değil. O yüzden bu şehrinde, bu düzenin de bu insanlarında ta amına koyayım. 

4 Mart 2013 Pazartesi

Vazgeç dedi, çok üzüleceksin...

Dedi ki; "Vazgeç. Ne dersem diyeyim sonunda çok üzüleceksin."

Dedim ki; "Üzülücem biliyorum. İşte bunu bilmek bana koyuyor. Ayaklarım çıplak camlara basıyorum, mağdem basıyorum, kanasınlar."

http://www.youtube.com/watch?v=KRAMNWzfjcg


Tavsiye

Benle dalga geçiyorsunuz.
Benle dalga geçmeyin.

Bataklık

Kalbim katran bir bataklık gibi. Bir bir içine gömülüyor sevdiklerim. Kıyısında tutunacak bir dal bile bırakmadım. Ne güzel değil mi? 

Gelsene?

Papatya

Ne yani, papatyada bir yaprak daha olsa beni sevecek miydin?

(SUNAY)