22 Ocak 2013 Salı

Ye,İç,Gez,Seviş,Eğlen ve Yaşa!

Bekledik, bunu çok bekledik. 

Çok daha fazla düşünmeden, aklımı bulandırmadan, bastım Fatih'in showroom'u. Yapalım şunları dedim. 6 saat sürdü , büyük acılar çektim ama bu hareketle acı eşiğimin çok yüksek olduğunu anladım. Şimdi lazerdi, sikimsonik ağda işleriydi, yok küçük parmağımı sandalyeye çarptım, bilmem ne, onların acısının yanında bu dövme iğnesinin acısı gerçek bir sikici ya da bir çeşit master degree diyebilirim. Güzel sarı-kırmızı Gülbaba'nın güllerini artık ömrüm boyunca vücudumda taşıyacak olucam. Her dövme yaptıran gibi ben de seksen saat anlamını açıkladım her sorana tek tek. Retro olması zaten ayrı bir güzel ama tarihi olması çok daha başka... Adres burası , siteleri tekrar yenilecekmiş.


Sonucu aslında belli olan ama taraftara çok sıkıntı yaşatan son transfer de yapıldı takımımıza. Gerçekleştikten sonra bu sürece öyle alışmıştık ki, "ufffss adam geldi, bu sabah neyi peşliceeez" diye boşluğa düştük. Ha indi ha inecek, geldi, öptü, selam verdi, hop çikilop derken adam bugün imzaladı. İmza yetmez dedik, derbiye çıksın, o da yetmez ceza sahasından çaksın güzel goller dicez, dicez, bitmeyecek, o yüzden, kısa kesip hayırlı olsun diyorum ve Kasımpaşa maçına dönüyorum.


Bizi seven dostlarımız sağolsunlar, bizi sevmeye devam ediyorlar. Biz toplanır gideriz diye bir kaç fazla bilet talep ettik, gelen biletler de Kasımpaşa kapalıdan geldi. Eee şey abi ben atkımı nerde sallıcam diye düşünürken, kendimi bir an Cuma günü tribünde buldum. (Tribün kelimesini doğru mu yazdım? :P) Nasıl bir kalabalık, nasıl bir izdiham. Buruk bir şekilde kendi taraftarımın olduğu tarafa baka baka maç seyrettim ne yalan söyleyim. Size sırf taraftarı olduğum için söylemiyorum, inanın başka maçlarda seyrettim farklı tribünlerde ama bir taraftar, 94 Dakika, hiç mi susmaz arkadaş, hiç mi yorulmaz, hiç mi boğazı ağrımaz yada hiç mi bir nefes almaz? 

Tamamen deplasmana yakışır bir davranış ile 94 dakikayı bitirdik ama biz de bittik. Gönül isterdi almayı maçı ama hiç de alınması hak edilen bir maç değildi bana kalı. Takım sanki, sabahtan akşama kadar ultra all inclusive'in turuncu bilekliklerini takıp, konsantre makinasından portakal suyu içmekten, havuz başına ayran taşımaktan, pide sırasında heder olmuş türk erkeği gibi maç oynadı. Sanki bütün kamp boyunca bir Sabri çalışmış diğerleri yemiş, içmiş, yatmış gibiydi. Tabi takım içinde neler olup bittiğini az çok biliyoruz ama maç sonrasında Fatih Terim'in medyaya "bi susun amkoym iki dakka dallamalar" diye naifce serzeniş yapması, bu malubiyetten sonra, gelecek maçta neler olabileceğine beklemeye itti beni. Ben, tam maça konsantre olmuşken, önümde arkamda oturan (yıllık bilemedin yüz elli lira) kombineli godaman Kasımpaşa abilerinin aptal saptal laflarına kulağımın kayması da ayrı bir olay. Türk futbolunda cahil cühela vizyonsuz seyirci ile ilk defa karşılaşmam değil elbette ama insan, ne biliyim, ne işim var benim lan burdaya getirdi. Adam durmuş, Burak Yılmaz'ın az farkla dışarı çıkan topuna "Yeahaha, o pozisyon gol olsa sen zaten Real Madrid'de oynardın diyor. Be dallama, o çocuk zaten Burak Yılmaz olmasa, Kasımpaşa'da oynardı...

Maç sonrası bitik bir halde koca bir Kasımpaşa-Harbiye yolunu saat gece onda yürüyerek döndüm, eve vardığımda suratıma çarpan kaka kokusu ile kendime kızdım. Söylenirken daha ayakkabımı çıkartmadan uyukladığımı gördüm. Bayılmışım...

Geçen hafta keşfini yaptığımız Mahalle'de bu Cumartesi yine mükemmel bir yemek yedik 3 ev fatihi. Benim bu kıymalı ve yağlı yemeklerden büyük nefret ettiğim biliniyor ama güzel bir biftek yada bir antrikot için gerçekten mücadele edebilirim. Her ne kadar gecenin sonu kötü bitsede- öğlen yediğim bir şey mideme dokundu ve ordan erken kalıp eve gelmek zorunda kaldım- Tuborg Gold ile harmanladığım Sosa'nın güzel bifteklerini mutlaka yemelisiniz. Mutfak ekibi ile yemekler pişerken sohbet ettik. Antakya'dan gelen yeşil zeytinlerini ve kendileri yaptıkları zeytinli ekmeği yemek için bile Sosa'ya oturun arkadaşlar ve Mediterranean mutfağın keyfine varın. OK, Bu kadar reklam yeter :)


Gerçekten bir gün bu garip sosyalleşme yollarından kendimi kaybedicem:) çünkü geçenlerde Postcrossing olayına da el attım. Mephisto'dan güzel İstanbul kartları seçtim bu uğraş için. Bu web sitesine üye oluyorsunuz, tamamen ücretsiz bir uygulama. Size, Dünya üstünden random bir adres ve bir kod veriyor. Bu adrese dilediğiniz bir kartı kodu yazmak şartı ile atıyorsunuz. Kart teslim alınıyor ve kod, kişi tarafından siteye işleniyor. Böylece siz de başkasından bir kart almak için adresiniz Dünya üstünde dolaşmaya başlıyor. Çok eğlenceli değil mi? İlk kartlarımı, Polonya, Rusya, Finlandiya ve Singapur'a gönderdim! Heyecanla teslim alınmasını bekliyorum...

İstanbul'da yaşamın sadece Ye,İç,Gez,Seviş,Eğlen'den ibaret olduğunu düşünenlere inat ben sanırım fazla çiçekli ve naftalin kokulu davranıyorum bu sıralar. Ama mutlu muyum? Evet. Çok ama çok sevdiğim bir parçayı koyuyorum bu yazının sonuna. İçindeki heyecanı kaybetmek istemeyenlere ve tutkunun ne olduğunu iyi bilenlere gelsin.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder