30 Ocak 2013 Çarşamba

Rüya

Dün gece geç bir saatte yaptığımız güzel üniversite zamanı geyiklerinden sonra iddaa ettiğim ve söylediğim  gibi aynen gerçekleşti, rüyamda adeta bir lise goygoyu ile üniversite şebekliğime geri döndüm. Üniversite yıllarımı hep daha çok sevmiştim. Garip hikayeler vardır içinde. Zaten Turizm İşletmeciliği okumak başlı başına bir hayat deneyimi. İnsan faktörünün birinci sırada olduğu bir sektörün, lay lay okulunu elbette küçümsemiyorum ama çevrenizde en azıdan az biraz otelde çalışmış dost arkadaş var ise, normalinden biraz daha farklı; hayatın, bu insanlara yetişmeye çalıştığını görürsünüz. 

Ben, ortaöğretimi, İzmir'de bir turizm meslek lisesinde okudum. Turizim İşletmeciliğini ise; beyni, tek geçim kaynağı olan karpuz tarlasına dönmüş esnafın, ayakta öğrenci sikerek bunu adeta bir yarış haline geldiği Balıkesir'de okudum. Bu enteresan şehri biz yine komik hale getirebiliyorduk. Dört yılımın nasıl geçtiğini anlamadığım gibi, o zamanlar yapamadığım yada yapmaktan sıkıldığım her eylemi şimdi tekrar tekrar yaşamak için çok şeyden şaun vazgeçebilirim. İşte tam da bunu konuşuyorduk ki gece, bir anda bütün eski sınıf arkadaşlarımın olduğu bir yıldızlar karması ile az güneş alan aşırı tozlu 8-F isminde bir sınıfında buldum kendimi. Üniversite yılları demiştik ama fazla geriye gittim ben galiba ama üniversite yada lise, ortaokul hiç umrumda değil, sabah 8.20'de alarm çaldığında,  rüya devam etsin diye, kapatıp sırıtarak yorganı üzerime geri çektim, döndüm uyumaya çalıştım.

Sınıfın içinde tanıdığım, tanımadığım bir sürü insan vardı. Sabah erken bir saat elimde kareli method defter ve zerre anlamadığım ve ölümüne nefret ettiğim bir Matematik kitabı ile derse giriyorum. 10 dakika geç kalmışım. (Burda da geç kalıyorum fark ettiyseniz) Her zaman ki gibi marur bir bakış atarak kendime bir sıra seçiyorum ve oturuyorum. Eğitimin ilk günü. Herşeyim yeni. Dikkatimi çeken ve çok net olan ince detaylar var; mesela, sınıfın aşırı tozlu olmadı, aşırı ama. Her yerde tebeşir ve daha önce kullanılmamış bir sınıfın eski tozları var içerde. Masaların üstü, sıralar, tahtanın etrafı, öğretmen masası. Yoklama defteri bile var. İlk gün olması nedeni ile sıfır bir defter. Masanın üstünde öylece duruyor. Tahta, ağzına kadar rakam ve formüller ile dolu. Zaten hiç de anlamam, kol gibi denklemlerin sonucu taşşak geçer gibi 1 çıkar ya, uykumda da içimi bir huzursuzluk kaplıyor. Bakıyorum ve midem bulanıyor. Defterimi açıyorum, renkli kalemlerim ile yazmaya başlıyorum, defterimin ilk sayfalarının dolu olduğunu fark ediyorum. Acaba dün ders mi varmış, ben mi kaçırdım? diye söyleniyorum. Sağdan soldan selamlaştığım arkadaşlarım var, hoca birşeyler anlatırken eski dostlarıma göz kırpıyorum, vay vay hoşgeldin beşgittin yapıyoruz...

Üniversite'de ise durum gerçekte şöyleydi, "dersler başlamış olm, artık yoklama alınıyormuş e gidelim bari artık" derdik. İlk gün kantine inerdim. Pırıl pırıl bronzum, tiril tiril giyinip gelmişim Ekim ayında. Çünkü bronz gelmiş isen, Akdeniz yada Ege otelinde çalışmışsın, beyaz tenli, sabun gibi dönmüşsen, geçmiş olsun, fotokopi çekmiş ve şehir otelinde yardırmışsındır. Elinde o zaman şartlarında iyi bir de telefon da var ise, gerçekten bahşişin amnkoymuşsun olurdu:) Derse girmek için taa şehir merkezinden tarlaların dışında olan okula geldiğimi, kantinde ekmek arası patates kızartması yiyip plastik bardakta o tadını hiç unutmayacağım çayı içerek kahvaltı yaptığımı, sonra da derse girmeden 1 liraya öğle yemeğini de yiyip, sıfır zeka ile milyon kez eve döndüğümü biliyorum. Eşortmanlar ve Ox çizmelerim ile pat pat kantinde dolaştığımı, langırt turnuvalarımızı, tenis masasında ders çalışmayı, dolmuş sırasında ufak sınıflar ile maytab geçmeyi özlüyorum. Otelde yabancı misafirlerden hediye gelen votkaları mutlaka okula getirdiğimizi, kantinin orta yerinde vişne suyu ile karıştırıp alkollü finale girdiğimizi, Mühendislik öğrencileri ile taşlı sopalı kavga ettiğimizi ve onlardan nefret ettiğimizi hiç unutmuyorum. Bir keresinde koca trübüne, buzdolabı kartonundan yaptığımız ve Mühendislerin rengi ile Sarı-Lacivert ile boyalı "tabut" maketi ile girdiğimizi, eşedüenlailailllah çekip Mühendislik alehine küfürlü tezahuratlar yaptığımızı ve her yıl bu maçlar olurken turizm fakültesinde yoklamaların trübünde alınması da unutulacak bişi değil. Yüzümüzü gözümüzü kırmızı-beyaz BTIOYO renklerine boyar, kantincisi de dahil stadyumlara koşardık. Tez yazmak mecburdu ama internetten indirilen tezler ile binlerce öğrenci mezun etmiştir bu okul:) Tez kim, biz kim abi? Her yıl 1. sınıflara hoşgeldin partisi yapardık kantinde. Davullar çalınır, fotokopi ile çoğaltılan tezahuratlar ezberletilirdi. Karı kız peşinde koşacağını sanarak büyük hayaller ile gelen 1.sınıf ergenlerine, Mühendislere ve Mimarlara beslediğimiz 35 yıllık nefretin geçmişi anlatılırdı bugün. Partinin sonunda ise bütün 1.sınıflar ile (toplam 4 birinci sınıf vardı, ikisi farklı bölümden,örgün ve akşam öğretim) bahçeye çıkılır, meşhur Eshab-Sacide tezahuratı öğretilirdi. Onun hikayesi de ayrı bir mevzu, onu da başka zaman anlatırım...

Neyse, rüyanın böyle enterasan detayları vardı işte, sınıf bodrum katı gibi, konuşsan toz kalkıyor, yarı aydınlık bir koridora bakıyor kendisi gibi. Sınıfa sürekli birileri girip çıkıyor. Arka sıralar bayram yeri, lak lak yapan, hoca ile uğraşan... Hoca ise, tanımadığım bir kadın. Ders arası veriliyor. Kadın çıkıyor. Yerimi beğenmiyorum, başka bir yere geçeyim diyorum. Defteri kalemi topluyorum. Yerimi değiştirirken kendimi başka bir derslikte buluyorum... Bir sıra seçiyorum en arkadan, sağımda solumda yine tanıdıklarım...

Üniversitede de sürekli sınıf değiştirirdik çünkü her dersin sınıfı farklı idi. Ben neden böyle bir şey yapıldığını zerre anlamış değildim, sınıfımız çünkü 62 kişiydi abi, derslikler alabildiğine büyüktü,  bunlardan bazıları gelmezdi, standart 45 kişi ders yapardık. Sınavdan önceki derslerde ise 60 kişi olurdu 100. Alttan alanlar mı dersin, üstten alanlar mı dersin, sanki son dakika hoca soruları verecek gibi... Gerçi sağolsun bazıları verirdi... O verilen soruları bile çalışmazdım, son zamanlarda iyice Grange kitaplarına sarmıştım, komik bir bağımlılıkla Lost seyrederdim, kocaman bir zamanımı bu dizinin aptal bölümleri ile heba ettim üniversitede. Oturup, o enteresan olayları, ders aralarında tartıştığımız zamanları bile hatırlıyorum. Bazı geceler ıssız adaya düşmeli rüyalarımı saymıyorum bile. Yine üniversitede tutarsız ama eğlenceli bir kaç duygusal ilişkim olmuştu. Bir tanesi zaten allahın kadar gider diyordum ama tabi gitmedi :) Paraladık kendimizi, şimdi olsa siktiri basarım dediğim adamlar ile çocuk çocuk işler yapmıştım. Cesaretsizdik. Şimdi üniversiteye gidip karı-koca gibi birbirine tweet atan çiftleri gördükçe acccayip eğleniyorum. Benim şuan bu aptal rüyayı görmeme neden olan o yılları, bu çiftler birbirine kah zehir kah bıkkınlık kah bikbikbik gereksiz sevgi pıtırcıklığı yaparak geçiriyorlar. Sonra anlayacaklar ama bu işlerin öyle olmadığını.

Arka sıraya geçiyorum, yoklama defterine uzanarak , ders programını kendi defterime geçirmek için büyük bir hevesle alıyorum masadan. Hep öyledir. Ortaöğretimde bu defterin arasındadır yeni ders programı. Elden ele dolaşır yazarsın haftayı. Bazen değişir oturana kadar. Lisansta da, cama asılırdı. Okul girişine. En çok da 101 'de derse girerdik. Okuyan dostlar varsa, 101 'i hatırlar. Çok sıkıcı çok ayak altı bir sınıftı. 

Ve ders başlıyor. Bir adam giriyor sınıfa. Tanımadığım hoca. Sıradaki ders neymiş diye bakıyorum. Neee!!?! Futbol Sosyolojisi mi ? O demek ya diye etrafa soruyorum. Öyle bir ders başlamış. Adam 45-50 yaşlarında, karizması kitaplar arasında kalmış ama sesi gür çıkan bir adam. İddalı bir şekilde dersi başlatıyor ve sınıfa bir soru soruyor... "Galatasaray'lı olmak ne demek? Bu takımın formasını giydiğin anda ilk aklınıza gelen ne oluyor?" diye bir soru soruyor. Şaşkınlıktan ölüyorum. Ne işim var lan benim burda diyorum. Sınıfta bir sürü erkek var ama adam gözlerini dikmiş bana bakıyor. Sanki, bu soruyu benim için seçmiş, sorunun cevabını bildiği halde bunu benim söylememi ister gibi. Gülümseyerek istediğini veriyorum. Kafamı sallıyorum ve söz istiyorum. "O bir yaşam tarzıdır, nefes alma şeklidir" diyorum....

Sessizlik.

"Hayır istediğim cevap bu değildi" diyerek götünü bana dönüyor lavuk, başkaları ile konuşmaya başlıyor. "HAYIR!!?!? Bu verilecek en iyi cevaptııııı" diye hocaya sallarken, bir bağrış kıyamet oluyor, hoca "hayırdır mevzumu var?" diyor, sınıfa birileri dalıyor. Herkes ayağa kalkyor. Kafamı çevirdiğimde, omzunda bir laptop çantası, boynunda sarı-kırmızı fuları ve "yıhh-yııhh!" gülmesi ile Hıncal Uluç'un sınıfa girdiğini görüyorum. Millet cebinden telefonlarını çıkartmış video çekmeye başlıyor. Ben de elimi cebime bi atıyorum, ayfon 3s çıkıyor. "Lan orospu çocukları kim çaldı lan benim telefonumu, benim 4s'im var lan, yerine bir de utanmadan 3s koymuşlar" diyorum içimden ama offf sikerler ya, bunu hemen kayda almalıyım diyorum...

Sonra Hıcal' ı hocaya göstererek "al sana cevap !?" diyorum.

Bir sıçradım. Saat 8.20. Telefonumda cevapsızlar, kalk geç kaldın diye mesaj atanlar falan... Sırıtarak yataktan fırladım. Aklıma Eshab-Sacide geldi, bir kez daha güldüm.

Büyüksün be BTIOYO.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder