30 Ocak 2013 Çarşamba

mor yada more

Dalga geçmedim, hakikatten de yazıyorum, o benim taklidimi yapmıştı, aynen uyguluyorum, blog'a yazıyorum ben de.

Doğum günü kutlu olsun, İnci senin gibi fantastik bir yazar görmedi tarihinde. Ne mormuş amk, başladı mor bitti mor, neyse, nice yıllara adslakhdjskah, öpüyorum gözlerinden.

Ya nası okunuyo olm bu? Mor, More?!?  Şşşş biri cevap versin?

https://twitter.com/moryadamore

Rüya

Dün gece geç bir saatte yaptığımız güzel üniversite zamanı geyiklerinden sonra iddaa ettiğim ve söylediğim  gibi aynen gerçekleşti, rüyamda adeta bir lise goygoyu ile üniversite şebekliğime geri döndüm. Üniversite yıllarımı hep daha çok sevmiştim. Garip hikayeler vardır içinde. Zaten Turizm İşletmeciliği okumak başlı başına bir hayat deneyimi. İnsan faktörünün birinci sırada olduğu bir sektörün, lay lay okulunu elbette küçümsemiyorum ama çevrenizde en azıdan az biraz otelde çalışmış dost arkadaş var ise, normalinden biraz daha farklı; hayatın, bu insanlara yetişmeye çalıştığını görürsünüz. 

Ben, ortaöğretimi, İzmir'de bir turizm meslek lisesinde okudum. Turizim İşletmeciliğini ise; beyni, tek geçim kaynağı olan karpuz tarlasına dönmüş esnafın, ayakta öğrenci sikerek bunu adeta bir yarış haline geldiği Balıkesir'de okudum. Bu enteresan şehri biz yine komik hale getirebiliyorduk. Dört yılımın nasıl geçtiğini anlamadığım gibi, o zamanlar yapamadığım yada yapmaktan sıkıldığım her eylemi şimdi tekrar tekrar yaşamak için çok şeyden şaun vazgeçebilirim. İşte tam da bunu konuşuyorduk ki gece, bir anda bütün eski sınıf arkadaşlarımın olduğu bir yıldızlar karması ile az güneş alan aşırı tozlu 8-F isminde bir sınıfında buldum kendimi. Üniversite yılları demiştik ama fazla geriye gittim ben galiba ama üniversite yada lise, ortaokul hiç umrumda değil, sabah 8.20'de alarm çaldığında,  rüya devam etsin diye, kapatıp sırıtarak yorganı üzerime geri çektim, döndüm uyumaya çalıştım.

Sınıfın içinde tanıdığım, tanımadığım bir sürü insan vardı. Sabah erken bir saat elimde kareli method defter ve zerre anlamadığım ve ölümüne nefret ettiğim bir Matematik kitabı ile derse giriyorum. 10 dakika geç kalmışım. (Burda da geç kalıyorum fark ettiyseniz) Her zaman ki gibi marur bir bakış atarak kendime bir sıra seçiyorum ve oturuyorum. Eğitimin ilk günü. Herşeyim yeni. Dikkatimi çeken ve çok net olan ince detaylar var; mesela, sınıfın aşırı tozlu olmadı, aşırı ama. Her yerde tebeşir ve daha önce kullanılmamış bir sınıfın eski tozları var içerde. Masaların üstü, sıralar, tahtanın etrafı, öğretmen masası. Yoklama defteri bile var. İlk gün olması nedeni ile sıfır bir defter. Masanın üstünde öylece duruyor. Tahta, ağzına kadar rakam ve formüller ile dolu. Zaten hiç de anlamam, kol gibi denklemlerin sonucu taşşak geçer gibi 1 çıkar ya, uykumda da içimi bir huzursuzluk kaplıyor. Bakıyorum ve midem bulanıyor. Defterimi açıyorum, renkli kalemlerim ile yazmaya başlıyorum, defterimin ilk sayfalarının dolu olduğunu fark ediyorum. Acaba dün ders mi varmış, ben mi kaçırdım? diye söyleniyorum. Sağdan soldan selamlaştığım arkadaşlarım var, hoca birşeyler anlatırken eski dostlarıma göz kırpıyorum, vay vay hoşgeldin beşgittin yapıyoruz...

Üniversite'de ise durum gerçekte şöyleydi, "dersler başlamış olm, artık yoklama alınıyormuş e gidelim bari artık" derdik. İlk gün kantine inerdim. Pırıl pırıl bronzum, tiril tiril giyinip gelmişim Ekim ayında. Çünkü bronz gelmiş isen, Akdeniz yada Ege otelinde çalışmışsın, beyaz tenli, sabun gibi dönmüşsen, geçmiş olsun, fotokopi çekmiş ve şehir otelinde yardırmışsındır. Elinde o zaman şartlarında iyi bir de telefon da var ise, gerçekten bahşişin amnkoymuşsun olurdu:) Derse girmek için taa şehir merkezinden tarlaların dışında olan okula geldiğimi, kantinde ekmek arası patates kızartması yiyip plastik bardakta o tadını hiç unutmayacağım çayı içerek kahvaltı yaptığımı, sonra da derse girmeden 1 liraya öğle yemeğini de yiyip, sıfır zeka ile milyon kez eve döndüğümü biliyorum. Eşortmanlar ve Ox çizmelerim ile pat pat kantinde dolaştığımı, langırt turnuvalarımızı, tenis masasında ders çalışmayı, dolmuş sırasında ufak sınıflar ile maytab geçmeyi özlüyorum. Otelde yabancı misafirlerden hediye gelen votkaları mutlaka okula getirdiğimizi, kantinin orta yerinde vişne suyu ile karıştırıp alkollü finale girdiğimizi, Mühendislik öğrencileri ile taşlı sopalı kavga ettiğimizi ve onlardan nefret ettiğimizi hiç unutmuyorum. Bir keresinde koca trübüne, buzdolabı kartonundan yaptığımız ve Mühendislerin rengi ile Sarı-Lacivert ile boyalı "tabut" maketi ile girdiğimizi, eşedüenlailailllah çekip Mühendislik alehine küfürlü tezahuratlar yaptığımızı ve her yıl bu maçlar olurken turizm fakültesinde yoklamaların trübünde alınması da unutulacak bişi değil. Yüzümüzü gözümüzü kırmızı-beyaz BTIOYO renklerine boyar, kantincisi de dahil stadyumlara koşardık. Tez yazmak mecburdu ama internetten indirilen tezler ile binlerce öğrenci mezun etmiştir bu okul:) Tez kim, biz kim abi? Her yıl 1. sınıflara hoşgeldin partisi yapardık kantinde. Davullar çalınır, fotokopi ile çoğaltılan tezahuratlar ezberletilirdi. Karı kız peşinde koşacağını sanarak büyük hayaller ile gelen 1.sınıf ergenlerine, Mühendislere ve Mimarlara beslediğimiz 35 yıllık nefretin geçmişi anlatılırdı bugün. Partinin sonunda ise bütün 1.sınıflar ile (toplam 4 birinci sınıf vardı, ikisi farklı bölümden,örgün ve akşam öğretim) bahçeye çıkılır, meşhur Eshab-Sacide tezahuratı öğretilirdi. Onun hikayesi de ayrı bir mevzu, onu da başka zaman anlatırım...

Neyse, rüyanın böyle enterasan detayları vardı işte, sınıf bodrum katı gibi, konuşsan toz kalkıyor, yarı aydınlık bir koridora bakıyor kendisi gibi. Sınıfa sürekli birileri girip çıkıyor. Arka sıralar bayram yeri, lak lak yapan, hoca ile uğraşan... Hoca ise, tanımadığım bir kadın. Ders arası veriliyor. Kadın çıkıyor. Yerimi beğenmiyorum, başka bir yere geçeyim diyorum. Defteri kalemi topluyorum. Yerimi değiştirirken kendimi başka bir derslikte buluyorum... Bir sıra seçiyorum en arkadan, sağımda solumda yine tanıdıklarım...

Üniversitede de sürekli sınıf değiştirirdik çünkü her dersin sınıfı farklı idi. Ben neden böyle bir şey yapıldığını zerre anlamış değildim, sınıfımız çünkü 62 kişiydi abi, derslikler alabildiğine büyüktü,  bunlardan bazıları gelmezdi, standart 45 kişi ders yapardık. Sınavdan önceki derslerde ise 60 kişi olurdu 100. Alttan alanlar mı dersin, üstten alanlar mı dersin, sanki son dakika hoca soruları verecek gibi... Gerçi sağolsun bazıları verirdi... O verilen soruları bile çalışmazdım, son zamanlarda iyice Grange kitaplarına sarmıştım, komik bir bağımlılıkla Lost seyrederdim, kocaman bir zamanımı bu dizinin aptal bölümleri ile heba ettim üniversitede. Oturup, o enteresan olayları, ders aralarında tartıştığımız zamanları bile hatırlıyorum. Bazı geceler ıssız adaya düşmeli rüyalarımı saymıyorum bile. Yine üniversitede tutarsız ama eğlenceli bir kaç duygusal ilişkim olmuştu. Bir tanesi zaten allahın kadar gider diyordum ama tabi gitmedi :) Paraladık kendimizi, şimdi olsa siktiri basarım dediğim adamlar ile çocuk çocuk işler yapmıştım. Cesaretsizdik. Şimdi üniversiteye gidip karı-koca gibi birbirine tweet atan çiftleri gördükçe acccayip eğleniyorum. Benim şuan bu aptal rüyayı görmeme neden olan o yılları, bu çiftler birbirine kah zehir kah bıkkınlık kah bikbikbik gereksiz sevgi pıtırcıklığı yaparak geçiriyorlar. Sonra anlayacaklar ama bu işlerin öyle olmadığını.

Arka sıraya geçiyorum, yoklama defterine uzanarak , ders programını kendi defterime geçirmek için büyük bir hevesle alıyorum masadan. Hep öyledir. Ortaöğretimde bu defterin arasındadır yeni ders programı. Elden ele dolaşır yazarsın haftayı. Bazen değişir oturana kadar. Lisansta da, cama asılırdı. Okul girişine. En çok da 101 'de derse girerdik. Okuyan dostlar varsa, 101 'i hatırlar. Çok sıkıcı çok ayak altı bir sınıftı. 

Ve ders başlıyor. Bir adam giriyor sınıfa. Tanımadığım hoca. Sıradaki ders neymiş diye bakıyorum. Neee!!?! Futbol Sosyolojisi mi ? O demek ya diye etrafa soruyorum. Öyle bir ders başlamış. Adam 45-50 yaşlarında, karizması kitaplar arasında kalmış ama sesi gür çıkan bir adam. İddalı bir şekilde dersi başlatıyor ve sınıfa bir soru soruyor... "Galatasaray'lı olmak ne demek? Bu takımın formasını giydiğin anda ilk aklınıza gelen ne oluyor?" diye bir soru soruyor. Şaşkınlıktan ölüyorum. Ne işim var lan benim burda diyorum. Sınıfta bir sürü erkek var ama adam gözlerini dikmiş bana bakıyor. Sanki, bu soruyu benim için seçmiş, sorunun cevabını bildiği halde bunu benim söylememi ister gibi. Gülümseyerek istediğini veriyorum. Kafamı sallıyorum ve söz istiyorum. "O bir yaşam tarzıdır, nefes alma şeklidir" diyorum....

Sessizlik.

"Hayır istediğim cevap bu değildi" diyerek götünü bana dönüyor lavuk, başkaları ile konuşmaya başlıyor. "HAYIR!!?!? Bu verilecek en iyi cevaptııııı" diye hocaya sallarken, bir bağrış kıyamet oluyor, hoca "hayırdır mevzumu var?" diyor, sınıfa birileri dalıyor. Herkes ayağa kalkyor. Kafamı çevirdiğimde, omzunda bir laptop çantası, boynunda sarı-kırmızı fuları ve "yıhh-yııhh!" gülmesi ile Hıncal Uluç'un sınıfa girdiğini görüyorum. Millet cebinden telefonlarını çıkartmış video çekmeye başlıyor. Ben de elimi cebime bi atıyorum, ayfon 3s çıkıyor. "Lan orospu çocukları kim çaldı lan benim telefonumu, benim 4s'im var lan, yerine bir de utanmadan 3s koymuşlar" diyorum içimden ama offf sikerler ya, bunu hemen kayda almalıyım diyorum...

Sonra Hıcal' ı hocaya göstererek "al sana cevap !?" diyorum.

Bir sıçradım. Saat 8.20. Telefonumda cevapsızlar, kalk geç kaldın diye mesaj atanlar falan... Sırıtarak yataktan fırladım. Aklıma Eshab-Sacide geldi, bir kez daha güldüm.

Büyüksün be BTIOYO.

29 Ocak 2013 Salı

sen bana hic nazik davranmadın grip

Gecen çarşamba fantastik bir tansiyon ile işe gitmiştim ve zaten ufaktan belliydi grip olacağım.Biraz dinlenir ayakta atlatırım dedim, ilaç içtim, erken yattım. Meğersem daha baslangıçmış. Cesete döndüm 5 günde. Elim telefona bile zor gidiyorken artık dayanamadim ve bugün işe gidemedim. Uyandigimda saat 1di. Aldığım ilaçlar enteresan bir iştahsızlık yapti. Zaten  45 kiloyum, kuş kadar kalmışımdır. Arka odada yarasa gibi bir hayatim var, acaba kuduz olmuş olabilir miyim? aahhafahakamsms




(edit : 43 kilo olmuşum. Çüş.)

28 Ocak 2013 Pazartesi

Melabaaa

Ayy hiç sevmem sosyal medyada burç yorumları okumayı. Bir yerde bir şeye rastladım. Okuduktan sonra çok eğlenceli buldum ve "hımmm aslında bu blogda daha güzel dururdu dedim." (Kaynak-ekşi sözlük)

"Koç burçları tutkuludur, eğlencelidir, dışa dönüktür ve birini beğendiklerinde yanlarına gidip konuşmaktan çekinmezler. Ben odaklı burç olmaları, ikili ilişkilerde de bazı hareketlerinin bencilce olarak nitelenmesine neden olabilir. Koç burçları kolay arkadaş edinip, kolay ilişki kurar ve aslında hayat onları ne yöne sürüklerse o yöne gitmeye meyillidirler. Hayatın önlerine çıkardığı kişilerle iyi vakit geçirme felsefeleri vardır. En iyi arkadaşları, hobilerini paylaştıkları kişilerdir, dolayısıyla hobileri ve ilgi alanları değiştikçe sosyal çevreleri de değişir. Bütün bu özellikleri, romantik ilişkilerini de uzun süreli yapmayabilir."

25 Ocak 2013 Cuma

fact!

"Bir evde bulaşık makinesini çalıştırmayı kadın bilmiyor ama adam biliyorsa, kadın acccaip iyi veriyordur."

ahahahahahahahah... olmuş.


http://www.youtube.com/watch?v=KReoTOZK9W8

Gece olunca...

Pijamanı bir gün düz bir gün ters giyiyorsan, gerçekten yalnızsın bu hayatta.

http://www.youtube.com/watch?v=OrzwYH1Zln8

22 Ocak 2013 Salı

Ye,İç,Gez,Seviş,Eğlen ve Yaşa!

Bekledik, bunu çok bekledik. 

Çok daha fazla düşünmeden, aklımı bulandırmadan, bastım Fatih'in showroom'u. Yapalım şunları dedim. 6 saat sürdü , büyük acılar çektim ama bu hareketle acı eşiğimin çok yüksek olduğunu anladım. Şimdi lazerdi, sikimsonik ağda işleriydi, yok küçük parmağımı sandalyeye çarptım, bilmem ne, onların acısının yanında bu dövme iğnesinin acısı gerçek bir sikici ya da bir çeşit master degree diyebilirim. Güzel sarı-kırmızı Gülbaba'nın güllerini artık ömrüm boyunca vücudumda taşıyacak olucam. Her dövme yaptıran gibi ben de seksen saat anlamını açıkladım her sorana tek tek. Retro olması zaten ayrı bir güzel ama tarihi olması çok daha başka... Adres burası , siteleri tekrar yenilecekmiş.


Sonucu aslında belli olan ama taraftara çok sıkıntı yaşatan son transfer de yapıldı takımımıza. Gerçekleştikten sonra bu sürece öyle alışmıştık ki, "ufffss adam geldi, bu sabah neyi peşliceeez" diye boşluğa düştük. Ha indi ha inecek, geldi, öptü, selam verdi, hop çikilop derken adam bugün imzaladı. İmza yetmez dedik, derbiye çıksın, o da yetmez ceza sahasından çaksın güzel goller dicez, dicez, bitmeyecek, o yüzden, kısa kesip hayırlı olsun diyorum ve Kasımpaşa maçına dönüyorum.


Bizi seven dostlarımız sağolsunlar, bizi sevmeye devam ediyorlar. Biz toplanır gideriz diye bir kaç fazla bilet talep ettik, gelen biletler de Kasımpaşa kapalıdan geldi. Eee şey abi ben atkımı nerde sallıcam diye düşünürken, kendimi bir an Cuma günü tribünde buldum. (Tribün kelimesini doğru mu yazdım? :P) Nasıl bir kalabalık, nasıl bir izdiham. Buruk bir şekilde kendi taraftarımın olduğu tarafa baka baka maç seyrettim ne yalan söyleyim. Size sırf taraftarı olduğum için söylemiyorum, inanın başka maçlarda seyrettim farklı tribünlerde ama bir taraftar, 94 Dakika, hiç mi susmaz arkadaş, hiç mi yorulmaz, hiç mi boğazı ağrımaz yada hiç mi bir nefes almaz? 

Tamamen deplasmana yakışır bir davranış ile 94 dakikayı bitirdik ama biz de bittik. Gönül isterdi almayı maçı ama hiç de alınması hak edilen bir maç değildi bana kalı. Takım sanki, sabahtan akşama kadar ultra all inclusive'in turuncu bilekliklerini takıp, konsantre makinasından portakal suyu içmekten, havuz başına ayran taşımaktan, pide sırasında heder olmuş türk erkeği gibi maç oynadı. Sanki bütün kamp boyunca bir Sabri çalışmış diğerleri yemiş, içmiş, yatmış gibiydi. Tabi takım içinde neler olup bittiğini az çok biliyoruz ama maç sonrasında Fatih Terim'in medyaya "bi susun amkoym iki dakka dallamalar" diye naifce serzeniş yapması, bu malubiyetten sonra, gelecek maçta neler olabileceğine beklemeye itti beni. Ben, tam maça konsantre olmuşken, önümde arkamda oturan (yıllık bilemedin yüz elli lira) kombineli godaman Kasımpaşa abilerinin aptal saptal laflarına kulağımın kayması da ayrı bir olay. Türk futbolunda cahil cühela vizyonsuz seyirci ile ilk defa karşılaşmam değil elbette ama insan, ne biliyim, ne işim var benim lan burdaya getirdi. Adam durmuş, Burak Yılmaz'ın az farkla dışarı çıkan topuna "Yeahaha, o pozisyon gol olsa sen zaten Real Madrid'de oynardın diyor. Be dallama, o çocuk zaten Burak Yılmaz olmasa, Kasımpaşa'da oynardı...

Maç sonrası bitik bir halde koca bir Kasımpaşa-Harbiye yolunu saat gece onda yürüyerek döndüm, eve vardığımda suratıma çarpan kaka kokusu ile kendime kızdım. Söylenirken daha ayakkabımı çıkartmadan uyukladığımı gördüm. Bayılmışım...

Geçen hafta keşfini yaptığımız Mahalle'de bu Cumartesi yine mükemmel bir yemek yedik 3 ev fatihi. Benim bu kıymalı ve yağlı yemeklerden büyük nefret ettiğim biliniyor ama güzel bir biftek yada bir antrikot için gerçekten mücadele edebilirim. Her ne kadar gecenin sonu kötü bitsede- öğlen yediğim bir şey mideme dokundu ve ordan erken kalıp eve gelmek zorunda kaldım- Tuborg Gold ile harmanladığım Sosa'nın güzel bifteklerini mutlaka yemelisiniz. Mutfak ekibi ile yemekler pişerken sohbet ettik. Antakya'dan gelen yeşil zeytinlerini ve kendileri yaptıkları zeytinli ekmeği yemek için bile Sosa'ya oturun arkadaşlar ve Mediterranean mutfağın keyfine varın. OK, Bu kadar reklam yeter :)


Gerçekten bir gün bu garip sosyalleşme yollarından kendimi kaybedicem:) çünkü geçenlerde Postcrossing olayına da el attım. Mephisto'dan güzel İstanbul kartları seçtim bu uğraş için. Bu web sitesine üye oluyorsunuz, tamamen ücretsiz bir uygulama. Size, Dünya üstünden random bir adres ve bir kod veriyor. Bu adrese dilediğiniz bir kartı kodu yazmak şartı ile atıyorsunuz. Kart teslim alınıyor ve kod, kişi tarafından siteye işleniyor. Böylece siz de başkasından bir kart almak için adresiniz Dünya üstünde dolaşmaya başlıyor. Çok eğlenceli değil mi? İlk kartlarımı, Polonya, Rusya, Finlandiya ve Singapur'a gönderdim! Heyecanla teslim alınmasını bekliyorum...

İstanbul'da yaşamın sadece Ye,İç,Gez,Seviş,Eğlen'den ibaret olduğunu düşünenlere inat ben sanırım fazla çiçekli ve naftalin kokulu davranıyorum bu sıralar. Ama mutlu muyum? Evet. Çok ama çok sevdiğim bir parçayı koyuyorum bu yazının sonuna. İçindeki heyecanı kaybetmek istemeyenlere ve tutkunun ne olduğunu iyi bilenlere gelsin.

17 Ocak 2013 Perşembe

T(o)uch! the sky

Hani şu çok itelediğim bir konu vardı, geçen yazılarda hevesle yazmıştım, dövme olayı. Aslında o konuyu 2-3 aydır rolantiye almıştım, hem karar veremediğim için, hem konumu için ve biraz da üşengeçliğimden... O olay bitti yani dostlar. Yani kafada bitirdim. Vücudumda bir leke gibi duracağını düşünerek içim içimi yemiştim ama karar verdim. Dün akşam uğradım showrooma. Fatih ile konuştuk, ölçtük biçtik, bu akşamı ravdevuda sabitledik... Biraz bahsetmiştim blogda ne istediğimi, belki hatırlamazsınız. Fatih'in de vücudunda olan bir örneğini görünce, old-fashion ve tam istediğim gibi olduğuna karar verdim. Tabi ben de kendi alternatiflerimle gitmiştim. Her dövme yapan gibi O da kendindekini övdü durdu :) Elimdekileri pek beğenmedi. Neyse ki karar verdiğimiz iş, çok çok zor olmadığı için aslında fark etmeyecek ben ne götürmüşüm, örnek olsun ya da olmasın. Uzun lafın kısası dostlar... bu akşam acının doruklarında, hhuuuuu huuuuu i wanna touch the sky i wanna fly so higghhh!

16 Ocak 2013 Çarşamba

Çocuk

Çocuk;
çocuk kal.
Hep öyle kal, kirlenme ve ben de sana daima özeneyim bu hayatta.
Hep öyle dümdüz kal ve kimse gibi olma.
Hep öyle sevecen dur insanlara ama sakın insanlara kapılma.
Ama hep orda kal.
Gitme.
Ve "nerdeysem,gel, bul beni."

http://www.izlesene.com/video/sila-cocuk/6683214

Aptal Gece

Ne güzel değil mi hiç bir şey bilmemek. Duru bir kalple devam etmek? Offf, kağıtlar ne kadar boş. Sanırım yine gidiyorum başka şehirlere. Sen olsan gider miydin ? Gitmezdin. Gitme, kal, kaçmak çözüm değil derdin. Bazen bunu ben de söylemiyor değilim kendime. Offf, yatağın içi ne kadar soğuk burda, bir bilsen. Kaçıyorum aklıma, geceye seni emanet edeyim bari. Ellerimi saçlarında dolaştırıyorum. Bir kış güneşi düşlerimizin içinde. İstanbul gerçekten çok soğuk. Sen olsan girer miydin şu soğuk yatağa? Girmezdin. Bence beni almadan girmezdin.  Offf, gece ne kadar uzun. Şimdi tekrar uyan, telefonun ekranına bak. Yok ki bir şey. Rüyalarının içi ne güzelmiş. Hiç tanışmadım ben seninle. Merhaba.

1sn. Yoksa? Yine mi aptal gibiyim?
Aptal yatak. Aptal rüya, aptal şehir.
Aptal kış.

15 Ocak 2013 Salı

Tek

Hani o yanlızlıkla tehdit ettiğiniz ben var ya? Kimseye, kendimi sizin gibi yamamadığım için?
Sizin canınızı sıkanın işte bu olduğunu ben çok iyi biliyorum.
O yüzden, yanlızlık güzel bee dostlar.
Hakikatten çok güzel.
Yanlız kalmayan biri bunu nereden bilebilir ki?

http://www.youtube.com/watch?v=nIjVuRTm-dc

Cuma günü saat 8'de,her zamanki sol köşede

Çok özlemek değil, deli gibi özlemek.
Yeşilin üstünde o çok sevdiğin takımın güzel renklerini görmek...
Cuma günü saat 8'de,sanki İstiklal Caddesi'nde o çok sevdiğin köşede,
ya da sol yanının üstünde,
ilk defa buluşacak gibi...
Hiç tanımadığın bir insana sarıldıktan sonra duyduğun heyecan gibi,
Belki biraz sarhoş, biraz da kalabalık bir şehir gibi...

http://www.youtube.com/watch?v=w82xYe6Jej0


14 Ocak 2013 Pazartesi

Doğum Günü Pastası

Bugün doğum günü olanların doğum günü kutlu olsun. Doğum günü bugün olmayanların da kutlu olmasın.

http://www.youtube.com/watch?v=JsPS-oFX-Xg

Rahat bırakın lan beni...

Ben kollarımdaki kıllarla mutluyum, eskiden kollarını alan mı vardı? Yooo.
Almıyorum,aldırmıyorum işte!

Adam gibi Kadın

Geçen Buğra'nın da dediği gibi, "tribüncü kız arkadaş da hiç çekilmez:)"  Ben ölem dedim... Yaş kemale ermiş hala Arena'da tepinip, deplasman maçlarına Nevizede'ye koşuyorum.

Sonra dedi ki;
"30 yaşından sonra erkeğe dönüşeceksin, biliyorsun değil mi?"
aslşakdlsajdksj

Haftasonu Sevinç,Can ve ben City's Nişantaşı'nda açılan Mahalle'ye gittik. Allahım yareppim ne cici ne ne yemelik bir konsept olmuş. Güzel ithal biralar var, mekanlar tanıdık ama pub, Mahalle'nin Biracısı olarak geçiyor mesela, en çok sevindiğimiz Mano Burger oldu. Harika Şarap köşeleri var. Havanın kötü olduğu zamanlarda evimize sadece 15.dk yürüme mesafesindeki bu mekanda saatlerce haftasonu keyfi yapabiliriz artık. Ayşegül ile C de Mart ayında gelecekmiş. Ne zaman diye sorduğumda, doğumgünüme denk gelen hafta olabilir dediler! Gerçekten çok mutlu oldum.

Cumartesi'nin bir diğer süprizi ise Barış,Berk ve Simin'den geldi. Mahalle'de otururken Barış aradı ve Simin'nin burda olduğunu, yemek yiyeceklerini ve beni de davet etmek istediklerini söyledi. Aslında Barış ile Kiki'ye gitme gibi bir planımız vardı ama Simin ve Berk'i uzun zamandır görmemiştim. Bebek Chilai'ye gittik, şarap içtik, yemek yedik ve dedikodu yaptık tabi ki. Yine fantastik bir akşamı geride bıraktım. Pazar günü ise, Özgür'ü kırmadık, Cihangir Yımırta'ya gittik kahvaltı etmeye. Secvo ve Can'ı da götürdüm. Ablasını çok güzel ağırladı ve güzel ikramlarda bulundu. Burdan kendisine çok teşekkür ediyorum okuyorsa eğer :) Cihangir'i bu güzel kış günlerinde ilk tercihimize koyuyoruz, yürüme mesafesi olması ve benim Cumartesi gecesinden kalma baş ağrım ancak Cihangir dinginliği ile bitebilirdi. Cihangir'den sonra Fitaş'ta Fundamentals seyrettim tek başıma. İyi ki tek başıma gittim çünkü gülerken kendimi kaybettim, birisi yanımda olsa eminim o halimden çok utanırdı. Sabah kalktığımda karın kaslarım hala çok ağrıyordu. Bir otelci olarak sadece şunu söyleyebilirim, Housekeeping! :) 

Herkese iyi haftalar, hadi çalışın :) Çalışmayacak olanlar da İngilizce kursuna gitsin, Büt'e felan girsin, hadi....

http://www.youtube.com/watch?v=1y6smkh6c-0

(Görsel : Çizgili elbise, Mango )

Bitin abi bitin

Bitin abi.
Bu kadar basit.
Siktirip gidin o çocuk hayallerinizle birlikte,
Ulaşmaya çalıştığınız karakterleriniz ile birlikte,
Alın gidin kendinizi, bu şehrin bir köşesinde geberin abi.
Yok olun bir gün uyandığımda yaaaa,allaşkına yok olun.
Bir gram umursarsam eğer, dönüp ağzıma sıçın.
Yapın bunu.

10 Ocak 2013 Perşembe

Velev ki...

Şimdi ben çıksam velev ki desem, "kızım sen bu adamla boy boy resmini koyuyorsun taktığın yüzüğün ama senin ki pezevengin önde gideni, bildiğin erkek kaşarı, bunu ispatlamışlığı var bizlere" desem mesela, bu kızımız da yazık, çekemiyorlar, nazar değdirecekler diye o mükemmel ve toz kondurmadığı evlenmelik, evde oturtmalık kezban mantığı ile alınacak laflarımdan ...

Ama ben bunu yapmıyorum, neden? Çünkü, yapmıyorum, iyi örnek olmaya çalışıyorum kardeşime. Anlasın, nasıl insanlarla muhattab olmaktan vazgeçtiğimi ve mutlu olduğumu. Anlasın, bu adamların etrafında dolanan niteliksizlerin de lise seviyesindeki gazına gelip, onların benim iyi dostum olabileceği fikrinden uzaklaşsın.

Yapmasın, görmezden gelsin başkalarının yazdıklarını...

Ben O'na, O'da bana güven duysun daima.

http://www.youtube.com/watch?v=DEqpRByKWeA

Ayıp

Yazdıklarım bir bir çıkıyor meydana. Orospu çocukluğu yapmaya devam edenler, yapmaya devam ettikçe de buradaki yazacaklarım bir bir meydana çıkacak. Yalanları ile aynı yastığa baş koyanlar, bu sefer hakikatten yalanları ile aynı yastığa baş koyacak, resmileşti. Hem de sıkı durum, bir ömür boyu. Yaa, bir insan, yavşak bir karakter ile aynı beden içinde, nasıl bir hayat yaşar ya, nasıl o bedenin içinde böyle bir yaşam sürdürür yaa? Anlamıyorum, anlayamıyorum. bu adamlar resmen yavşak doğuyor, yaşıyor ve yavşak ölüyor. Ha bir de bunlar peşkeşçileri var, onlar ayrı karaktersiz oluyor ama onlar hakkında yazmıycam. Değmiyor çünkü gerçekten yazmaya ne kadar denesem de.

Bu orospu çocukları neden var bu hayatta anne,neden var?

Ama.... Ama gerçi olsunlar ya... Onlar da olmazsa nasıl ayıracağız bu kitabını siktiğimin yavşaklarını, Doğru'lardan? Güzel,süper,devam...

9 Ocak 2013 Çarşamba

Neymiş?

Bakın arkadaşlar, şunu bir kez daha yazıyorum...
Vurdum duymaz değilim.
Sadece neyi vurup, neyi duymayacağımı çok daha iyi biliyorum.
Hepsi o.

8 Ocak 2013 Salı

Kadın dediğin...

Habire alışveriş yapıp parası bitince ağlayana kadın denir. Habire alışveriş yapıp, Avrupa tatili parasını biriktiremeyen kadına ise Silvia denir:)

Neyse ki henüz Ocak ayındayız diyorum, geçen ay da neyse ki daha Aralık ayındayım diyordum. Aralık ayında da neyse daha Kasım'ı yeni bitirdik, daha çok var diyordum. Ulan bi baktım Ocak maaşını bitirmişim:)   Tabi bu arada ben yine durmadım, hemen Şubat sonu için uçak biletimi aldım, Tuna'nın doğum günüsü için İzmir'e uçucam. Arkadaşları ile ona güzel bir rakı sofrası kuralım diyoruz.


İstanbul, karlar altında. Bu yıl biraz üşüyorum, gerçi hangi yıl üşümüyorum ki? Yaz mevsimini çok özledim. Gerçekten o güzel Ege Laciverti'ne dönmeyi, bir kaç gün de olsa o laciverte kaçmayı kafaya koydum. Sonbahar döneminde belki, La Liga başladıktan sonra, merhaba Barselona'nın güzel şarapları ve Flemenko. Tüm bunları planlıyorum, düşünüyorum ama tabiki iyi bir bütçe planlaması yapmam gerek. Öğrendiğim kadarı ile evime sadece 3 dk bir mesafede Harbiye üstünde Avrupa ülkelerinin toplu vize bürosu var. Toplu diyorum, merkezi bir ofis düşünün. Zaman konusunda bir sıkıntı yok. Belgeleri toplayıp teslim etmek ve vizeyi almak çok kolaymış. Tek önlem alacağım galiba şu alışveriş olaylarım. Ama şimdi doğruya doğru. 

3 Ocak 2013 Perşembe

Yılın son ziyareti; Karşıyaka...

Herkese tekrar iyi yıllar!

Size ve bloga yazı yetiştireceğim diye Kasımpaşa'da trafiğe yakalandım, yüreğim ağzımda alana vardım uçak için. O sırada İbb'nin uygulamasından trafik durumuna bakmam aklıma bile gelmedi, akıl ettim de biraz rahatladım. Gerçekten şu iphone denen cihaz zamanla el-ayak oluyor insana lanet olsun. Alana koştum, kapılar, kontroller, gereksiz polis suratları... Uçak henüz yeni yolcu indiriyordu. Kapı numaram da 111'miş. Biri ve tek olmayı hep çok sevmişimdir :) Uçaktan eskiden korkmazdım ama insanın yaşı ilerleyince hayatı biraz kıymete biniyor. Henüz daha yaşımız 1 rakamı ile başladığı dönemlerde Ölüdeniz'de Ati ile single tandeme iki kişi binerdik, ne büyük geri zekalılık işte, o zamanlardan sonra bu uçak korkusunu aklım hiç almıyor. Gerçi, bu sefer de yine sıkıntısız uçuş oldu, hava mükemmeldi şansıma. Öyle stress yaşıyorum ki, dayak yemiş gibi iniyorum her seferinde uçaktan. Eve vardığımda saat tam yediydi ve tabiki de çok lezzetli bir sofraya oturdum gelir gelmez :) Yemekten sonra çay bile içemedim on birde bayılmışım. 

Babam grip olmuş, bütün bir tatilde yattı :( Annemle biz bol bol dedikodu yaptık, kahvaltıları öğlene taşıdık. Ben Pazartesi günü bazı işlerim için çok erkek kalktım. Ama gerçekten hiç bir işimi halledemedim. En önemlisi Nüfus Müdürlüğü ve süresiz kullandığım ilaç için heyet raporu işiydi. İkisini de halledemedim ve eve sinir küpü döndüm! Özellikle biten ilacımı alamamış olmam beni ayar etti. Kahvaltıdan sonra öğlene kadar uyumuşum. Annem bu arada yeni yıl akşamı için kedi dilinden yaptığı profiterolü süslemiş hazırlamış ben uyurken, akşama başka yemekler yapmış. Ertesi gün, ondan sonra ki gün bol bol güzel anne yemekleri yedim, yaprak sarmasını felan söylememe gerek yok sanırım... :) Yeni yılı annemle Victoria's Secret defilesi seyrederek girdik, annemden yine bir bomba geldi gösteri sırasında, "Bacakları photoshop mu bunların Sıla?"skladkjahdsand. Bu sene, defilede Rihanna performansı vardı, ablayı çok sevdiğimiz için double double bir şölen oldu. Dönmeden bir gün önce Tuna ve Sevinç ile buluştum. Öküz'ün müdavimi olmaya doğru gidiyorum. Güzel Karşıyaka Bomontisi içtik ve Çarşı'dan da midye yemeden gece eve dönmedik. Her İzmir'e gidişimde, Gevrek için geri dönücem, havası için geri taşıncam diye bırakıyorum bu şehri, bu sefer de midye için söylendim. 

Uçağım 2'sinde gayet makul bir saatteydi. Son kahvaltımızı hep birlikte yaptık yine ve İzmir'de metronun artık tercih edilen öncelikli ulaşım aracı olduğundan, çok rahat bir şekilde alana ulaştım. Tuna erkenden okula gittiği için onunla öğleden vedalaştık. Beni yolcu eden Annem oldu. Tam sokağı dönmüştüm ki, dolapta hırkalarımı unuttuğum aklıma geldi ve her zaman ki gibi geri dönüp almak zorunda kaldım. Iphone şarjını 343849 kez kontrol ederken, bunları unutmam ayrı bir olay.  Çok ama çok sinir olduğum bir durum iç hatlarda buldu beni. Artık kabin içine duş jeli bile almıyorlar. Miktar kısıtlaması var. Annemin hediyesi özel bir ürünü polisin çöpüne atmak zorunda kaldım. Lavukların, kendi aralarında bu eşyaları paylaştığını çok iyi bildiğim için, ekstra üzüldüm bu duruma. Eve vardığımda saat dokuzu geçiyordu. Kapıda Tarçın beni, el clasico, İzmir marşı ile karşıladı. Kucaklaştık kocaman. Bu tatilde Sevinç ve Can evdeydi, Tarçın onların yanından hiç ayrılmamış, maması suyu hiç eksik kalmamış hanfendinin. Geldiğim gibi evi süpürdüm, kaka kabı ile savaştım, gece yarısı anca uykuya dalabildim.

Yukarıdaki komik ve muzip sıratan çocuk benim. Bir Almanya ziyaretinde anneme yeni yıl hediyesi yapmıştım, resmimi çerçeveletip hediye etmiştim. Bu resim,o resim... Yılbaşı denince aklıma bu resim geliyor hep. Bu aile ziyaretlerini 2013 yılında sıklaştırmaya karar verdim. Geçen yazıda bahsini ettiğim kararlardan bir tanesi de bu. Sanırım hayat çemberim daralıyor ve her daralmada onlara daha fazla dönüyorum. Hayat çemberi demişken, bir şey aklıma gelmişti bu sabah. Hayat çemberimin dışında kalan insanlar... Onu da bir önceki yazıda biraz anlatmaya çalıştım. Belki bir göz atarsınız... Yılın son İzmir ziyareti böyle bitti. Bir diğer İzmir ziyaretim belki Şubat sonu, Tuna'nın doğum günüsü için olabilir. Uçak biletleri çok uygun, haftaya almaya düşünüyorum.

Annemin bir komikliği ile bitiriyorum yazıyı... Gideceğim sabah Tuna'yı uyandırmaya yatağına gittim, mutfaktan bizi dinliyormuş, sanayide wc'leri yıkılan esnafı konuşurken, annem araya girerek NEREYE SIÇACAK ADAMLAR diye isyan etti bize :))))


ps.link yerine, video koydum, nasıl şekil olmuş mu?:)

Kör

Bu arada aklıma bişi geldi.

Hani şu hayatlarımızda çok büyüttüğümüz erkekler var ya, onları zamanında çok sevdiğimiz için her dediklerine körce inandıklarımıza, heh işte, onlar etraflarındaki dostlarından, dost diye bahsederler. Ama dostları değildir o insanlar. Sadece karşısında bizim gibi onlara inanacak insanlara, bu adamları "çok sevdiğim eski bir dostum" diye yedirirler. Sen de körce inanırsın, diğerleri gibi, çok sevdiğinden...Yıllarca beklersin doğruyu söylemesini, hatta senden nefret ettiğini bile söyleyecek erkekliği beklersin ondan. Yaptığın tek şeyi bu adama körce inanmaktır hayatta.

Sonra çıkar, seni suçlar, onun yalanlarına neden inandın diye.

Öyle saçma işler işte, neyse, takılma sen çok.

http://www.youtube.com/watch?v=pNurzZq9XGA