24 Ekim 2012 Çarşamba

yatağa küs girilmez

Pek blog yazılarında bahsetmem, doğma büyüme Ayvalıklıyımdır ancak ortaokul yedinci sınıftan sonra Karşıyaka İzmir'e taşındık. Böylece Karşıyaka'da ikamet etmeye başladık. Büyük şehire gitme korkusu ile Ayvalık'tan asla ama asla ayrılmak istememiştim ve çok sancılı bir süreçten sonra bunu anca kabullenebildim.  Belalı ergenlik hallerim de, tam o yıllara denk gelmişti! Bu dönemler, internet, cep telefonu, sosyal medya bilmem ne, ilişkileri doğrudan etkileyen araçların hiç biri hayatımızda yoktu. Sokakta gruplar halinde oyun oynayan çocukları ilk defa görmüş, yaşıtım ergenlerin o dönem çok popüler olan rollercoster sürdüğünü imrenerek seyretmiştim. Sanki hayatta başka önemli şeyler yokmuşcasına büyük karın ağrıları çekerek yurtdışından fiyakalı bir rollercoster getirtmiştim Anneme. Ondan hevesimi aldım, piyasaya internet, Google ve icq çıktı... "Büyük şehirde yaşıyorum yea, hayat artık çok modern yea" kafasında olduğumdan aksi aklıma bile gelmezdi. Kimsenin daha internet kafenin ne olduğunu bilmediği günlerde, windows 95 işletim sistemli bir masaüstü bilgisayarım bile vardı. Modemin telefon hattına doğrudan bağlı olduğu ve çevir sesi ile internete bağlantının mümkün olduğu bir dönemdi o dönem. Evi arayanlar saatlerce meşgul çalan telefon ile karşılaşır, kimsenin daha aklı basmadığı için "ay saatlerce bunlar kiminle konuşuyor" derdi. Yediğim azar, eve gelen yüzlerce liralık telefon faturalarının yanında minicik kalırdı. Şimdi telefona ve internete üçyüz lira filan ödediğinizi bir düşünün? Canım Babam ne çok kızardı... Icq, mynet, MTV online, eyvallah bunların hepsi yine kısıtlıydı ve daha çok kitap okuyabiliyordum, daha çok yazı yazabiliyordum. Karşıyaka çarşıda keşfettiğim eski kitapçılara gider, saatlerce kitap araştırır, beğenir, on liraya üç tane kitap alırdım. Kitaplarımı asla kimseye ödünç vermeme huyum ordan kalmıştır. "Herkes kendi kitabını kendi alsın arkadaş!" Kocaman bir kitaplık, kocaman pencereli bir çalışma odası hala hayalimdir. O zamanlardan kalma kitaplarımın hepsi duruyor, iki şehri bir gün birleştirdiğim zaman, o kitapların hepsi tek bir kitaplıkta buluşacak. Şimdi okuduğum ve okumadığım kitaplar mağrur duruyor çakma bir komidinin içinde. Tüm bu değişimleri, popüler kültürün dayattıklarını, bu yeni şehirde yeni hayatta yaşadım. Bazen keşke geç tanışsaydım dediğim oluyor. 

İzmir'e 1998 yazında taşındık. Eşyalar gelmeden önce, evin eksiklerini tamamlamak dışında Karşıyaka'da bulunmuşluğum yoktu. Geldiğimde aşağı sokağını bile bilmezdim. Ekmek almaya bile korka korka gittiğim bir dönemden sonra, on altı yaşımda küçük bir turizmci olup, Ege ve Akdeniz şehirlerini dolaşmak, benim hayatımdaki büyük değişimin kendisidir aslında.

Karşıyaka'daki ilk sabahımda, İzmir'in o yapış yapış, adamı katil olmaya itecek sıcağında uyandım. Hava belki 35, bilemedin 40, bizim ev 5.ci kat olduğu için 45 Derece. Dışarda, bir adam feryat figan bağırıyor. Anlamadım. Uyumaya devam ettim. İkinci sabah, farklı bir ses, aynı tını... Meraktan ölücem. Kalkmadım yerimden, duyduğum ve anladığım tek kelime. “Oyyyyyy” “Danaaaaaaaaa”. Kafamdan bin bir türlü kelime üretiyorum, yok, anlaşılmıyor. Üçüncü gün dayanamadım fırladım kalktım, mutfağın penceresinden sokağı kestim. Arabalı tezgahı olan bir adam. Tamam, bir şeyler sattığı kesin. Aynı gün, kahvaltı sofrasında babama sordum. Gevrek , Boyoz satıyor dedi. Onların ne olduğunu bilmediğim gibi, sözcükler adamların seslediği kelimelere hiç benzemiyor. Babam, görevi nedeni ile biz İzmir'e taşınmadan öncede İzmir'e gidip geliyordu, dolayısı ile "Boyoz muuu?!" diye sorduğumda, "Aaa, bir gün iki tane ye de, şuana kadar neden yemedim diye pişman ol" dedi. Boyoz, çok ince, kat kat hamurdan yapılan, milföy görünümlü, oldukça kalorili ve çok tok tutan atıştırmalıkmış. Hadi anladım Boyoz yerel bir yiyecek, neden Gevrek? İzmir'de günde iki kez pişirilen ve satılan, ilkinin sabah işe, okula, eve alındığı, ikincisinin ise İzmirli kadınların beş çayına ev partilerine aldığı, yanında Ayran içilen gevrek, bizim bildiğimiz simitti. Evet, bizim bildiğimiz çıtır simit. Sonra çekirdeğe çiğdem dendiğini, domatese domat dendiğini de sonraları öğrendim. O yıllardan sonra, gerçek isimlerinin Gevrek, Çiğdem olduğunu düşünecek kadar benim de ağzıma yer edindi. Geçtiğimiz günlerde, sabah evden işe giderken,  Harbiye’de belediyenin seyyar arabasına uğradım, "dayı, bir tane gevrek sarsana" dedim. Dayı döndü, sen İzmirli misin? diye sordu. Ben de, gayri ihtiyari, “evet?!# nerden anladın” diye cevap verdim. "Gevrek deyişinden anladım diye gülümsedi...

Bu akşam kafamda bu güzel anılar ile yola çıkıyorum ve yılın son uzun soluklu tatilini evimde geçireceğim. Yol şarkılarımda Sıla'nın yeni şarkıları olacak. Koca kafam nasıl düşündüyse artık, dönüş biletini tam da Kayseri maçının olduğu güne almışım. Kardeşle bir maç keyfimiz vardı, onu da bitirdim galiba. Ama gönlünü alırım. Store'dan çok beğenerek güzel bir yağmurluk almıştım, onu götüreceğim, tam da İzmir havasına uygun, halı saha maçları yaparken giyebilecek. Dün ki Cluj beraberliği, rezil stad zemini, bize bir sürü kayıplar getirdi.  Kanser olacaksam, bu takım, bu maçlar beni götürecek bu hayattan. Kardeşimle maç değerlendirmesi bile yapamadan dün gece uyumuş kalmışım sinirden.  Ama diyecek hiçbir şeyim yine yok, yine yok. Çünkü yatağa küs giremediğim tek sevdiğimsin be Galatasaray. 

Tek.


görseller : pinterest/fatih maslak,other pinterest users

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder