29 Kasım 2011 Salı

usulsüz savunma

karanlıkta yürürken,boynumu küt diye birisi çevirip kıracak ve orada gebereceğim diye çok korkuyorum. hiç kimsenin hiç kimse olduğunu bildiğimiz şu zaman dilimindeyiz. elimizdeki hayatı, sürdürebilme zorunluluğunun ölmekten çok daha zor olduğu gerçeği ile kimse yüzleşemiyor.bir telefon geliyor,yada bir haber okuyorsunuz,bir mail düşüyor inboxınıza ve birilerinin cenazesi olduğunu okuyorsunuz. o ise , bir et yığını haline geliyor. uzuvları sarkmış,cansız,gitmeyi bekliyor.sonra toprak,sonra karanlık,işte acının hepsi o ıslaklığın ve rutubetin altında kalıyor. o dakikadan sonra, herşey anlamlaşıyor.

ben sevdiğim birini kaybetmedim. kaybetmeyide düşünmüyorum çünkü sevdiklerimi,sevebildiklerimi kaybetme için gömmüyorum. gömmek için ölmelerini beklediğim insanları, zaten bizzat ben öldürmüş oluyorum. sevgimi toprağın altına çekmeye çalışanlara, kendi ellerimle sunuyorum o tatlı yokoluşu. isimlerini, resimlerini, suratlarını, sigara içmelerini, film önerilerini, uçak biletlerini, yakıyorum beynimde. bir bakmışsın ki, 3-5 gün sonra yok olup gitmiş. belki çiçekli bir sokağın ucunda yada pis bir barda.

vücutlarının her bir kıvrımını düşünürken, yaptıkları kalleşlikleri,sorumsuz davranışlarını hepsini hepsini bir bir aklımdan geçiriyorum ve büyük bir keyifle tiksiniyorum.kaşarlanmış düşlerini affettiğim adamları, zamanın içinde etiketledim. bu kötü, çok kötü.

iyi kalpli hiç değilim. mükemmel hiç olamadım. yavşaklık havuzunda kısa düşler sürdürdüm. sevmeyi de beceremedim, sevdirmeyi de.
rüyalarımı yorganın altında bıraktım da geldim sana. ve tek bir soru sorucam,