17 Ağustos 2011 Çarşamba

Tatil dediğin nedir ki ?


Merakla beklenilen ayvalık tatilimi bu yıl 24 Ağustos – 1 eylül 2011 tarihleri arası yapmaya karar vermiş olup, konun resmiyet kazandığını paylaşmaktan büyük zevk ve memnuniyet duyuyorum. kamil koç’tan tek kişilik gidiş-dönüş (rica ediyorum tek kişi) otobüs biletimi aldığımı ve lanet bir 9 saatlik kara yolculuğundan sonra şeker bayramı da dahil 9 gün boyunca Ayvalık’da olacağımı teyid etmek isterim. Bu süre boyunca çeşitli aile aktiviteleri ile geçecek, evde beni karşılayan nüfusun şimdilik 12 kişi olduğunu göz önünde bulundurursak, kısmen iç açıcı bir durumum olmayacak ve muhtemelen rakı sofrasından kalktığımda kendime yatacak yer bulamayacağım. ayrıca belirtmek isterim ki, “resimler nerrrde?” “Çok kıskandımmm”, “ayıp oluyor ama“ ,“benim yerimede denize gir güneşlen” “bunu yazdım bir kenara” gibi sitemlere keyifle cevap vereceğim ve daha detaylı bilgi arayışları içinde olan arkadaşların, olası "cevapsız" kalacak aramalarına hazırlıklı olmasını rica edeceğim. Sabah kahvaltısını en mükemmel huzurun ortasında yapacağım ve büyük telaşın yani plaja gitme hazırlığının arasından kaytararak, oturduğum yerden kalabalığa esprilerimi patlatacağım. Arada bir İstanbul hayatımı anlatacağım onlara, arada bir yaşanmış hayatları, belkide unuttuğum insanların isimlerini soracaklar, kim bilir ? Çocukluğumun geçtiği sokakları caddeleri seyrederek çam ağaçlarının arasından deniz kokusunu takip edeceğim. Sarı kumların ellerimde bıraktığı ince çizgileri seyredeceğim. Güneşin kavurduğu dakikalarda ayaklarımı yakarak kıyıya ulaşacağım. Her seferinde tekrarladığım ve yazılarıma ismini veren Ege'nin Laciverti'ne dokunacağım. Suya eğildiğim vakit, ayak parmaklarımın yanında dolaşan küçük balıklarla dalga geçeceğim. o berrak suya daldığımda gözlerimi açtığım vakit onlarla göz göze geleceğim de şüphesiz. tuzlu suyun gözlerimi yakmasını saymıyorum bile. Hiç sıkılmadan, hiç usanmadan şezlong ile kumsal arası yürüyeceğim ve kıyıda deniz kabuğu toplayacağım. Akşama babamla, mangal başı keyfini kaçıracağımı düşünüyorsanız külliyen yanılıyorsunuz. Gözümün içine kaçamak bakışlar atarak, bana keyifle bir duble rakı koymasını seyredeceğim ve içmezsem balığın ağlayacağını tembihleyecek. Denizden dakikalar önce çıkan balığımı mideme indirirken, ege güneşinin yaktığı hafif pembe omuzlarımı seyredeceğim ve fonda belki bir Müzeyyen Senar çalacak. Deniz yorgunu kafamı yastığa koyduğumda anda, günden kalan dalga sesleri ile gecenin cırcır böcekleri arasında uykuya dalacağım.

Kedimi özleyeceğim çünkü Tarçın bu yıl annemin ültimatomu ile karşılaştı. Onu Ayşegül ablasına ve evime emanet edeceğim, bizsiz 5 gün evde bol mama ve bol su ile yanlız kalacak. Gittiğim halde kardeşimi de özleyeceğim çünkü oda bayrama kadar İzmir'de dershaneye gidiyor olacak. Neyse ki ona bir tekne turu ısmarlayarak hem kendimi hem onu hemde ayvalık tatilimi şımartacağım. Bunun konuşmasını zaten aramızda günler öncesinden yapmış olacağız, sabah yine bomba bir kahvaltı sonrası çantalarımızı sırtlanıp tekneye atlayacağız. Sınırsız laciverti seyretmek dahil bir keyif ile açılacağız ege denizine. yunan adaları bize karşıdan el sallayacak, dönüşte ise sırtımızı onlara vereceğiz ve Ayvalık'ın kolları ile gün batımına sarılacağız. Tüm bunları tekrar tekrar yaşayacağım ve günler geçecek. Aklımda yine 90'lara, Ayvalık'a ve çocukluğuma ait sahneleri ile İstanbul'a döneceğim.
.......
Bu yazdıklarım belki sıradan belki çok iştahlı, belki Ayvalık kokulu belkide hiç, hiç bir şey. Tatil dediğin nedir ki? Belki biraz gerçeklerden kaçmak, belki kendini unutmak. Bağlılık, hayatlarımızda çeşitlilik gösterir ancak ömür; mutsuz olmak için kısa, Ayvalık'ta yaşamak için ise, saniyenin onda biri. Çok şey de yazılabilir, yada yine hiç bir şey. Ama şu bir gerçek ki, Ayvalık; aşktır. Ayvalık; sarhoştur. Ayvalık; tutkudur.

16 Ağustos 2011 Salı

dört saniye

bu hayat, imkansızın üstüne oynadığımız bir kumar.

şöyle bir geriye dönsek, baksak. belki güzel bir kaç oyun buluruz hayatlarımızda. hislerimizi biraz bastırsak, çiçekli sokağın ardındaki çiti bile görebilirdik. şu zamana kadar, kafanı kaldırıp da, orada tam karşında batan güneşin tonlarını hiç bilmediğini düşünüyordum. ne acı.

tam bunları anlatacağımı düşündüğüm bir sırada, hiç bilmediğim bir ortamda sana geldim. gölgeler aynı sen. bir nefes alıp içeri girdim. etrafımdaki türlü insanları gördüm. mekan çok kalabalık değildi, aslında bir başınaydık orada. hiç kimse bizi beklememişti hayatlarımızda, mutluluğun hesabını, masaya daha gelmeden zaten ödemiştik. karşılığında ne aldığımız önemli değildi o saatten sonra. aklı boşalmış adamları bir bir öldürmüştük içimizde. emin olduğum tek şey, köşe bucak kaçtığımız bazı gerçeklerdi. bana benzer birini gördün, ayağa kalktın sarılmak için. ama sanırım o da bendim.

aklımızdan geçenleri hiç bir zaman konuşamayacağımız bir 4 saniye vardı şimdi ortamızda duran. beni gördüğün an idi. aslında yapmamız gereken tek hamlede sarılmaktı birbirimize. benim sana bilmem kaçıncı sorularımı tazelerken beynimde, asla ama asla cevap bulamayacağım soru neden orada olduğundu. ama işte her şey bu 4 saniyede oldu. kafanı kaldırdı ve beni fark ettin. masadan sıyrılıp ayağa kalktın. bakışlarımızın aynı noktada birleşmesi ile birbirimize sarılacağımız o ara tam tamına 4 saniye idi... Bora, o çok sevdiğimiz denizin rengine, Bodrum'un kokusuna ve hatta geçen zamanlara bedeldi bu 4 saniye. eşsizliğin mükemmelle karşılaşması, unutulan heyecanlar, terkedişler, olmayan kavgalar, bitmiş aldatışlar, sokaklarımıza gizlenmiş hayatlar, bilmediğimiz gerçeklerdi. Elimizden alınmayı bekleyen umutlar, küfrettiğimiz sabahlar ve belki de temizleyemediğimiz kaderimizdi o 4 saniye. o 4 saniye yıllardı.

sayamadığımız kadar çok yıldı.

sarıldık birbirimize.

ve anladık ki, 4 saniye ne kadar gerçekse, biz de, bir o kadar büyük bir yalandık.


http://www.youtube.com/watch?v=nT2rtVXhcpw

1 Ağustos 2011 Pazartesi

Kadın Yazıları


Bu bir "kadın" yazılarıdır.


Bir kadın, kendini tam anlamı ile daha tanımadan bir erkeğe kendini adarsa, yaptığı hataları onun hataları olarak görebilir, ilişkisinde öğrendiği her yeni şeyi ise, kendi başarısı olarak hisseder. Burada anlatacaklarım, erkekten önce kendi varlığını tanıyan bir kadına ait yazılardır. Bu yazılar, hayatında olan adamları anlattığı hikaye değil, hiç olmayacak adamları anlattığı hikayedir.


"Geçmiş sadece bir eskidir."
Sosyal medyanın hayatımızı avuçlarımıza almadan, her türlü ilişkinin ekrana yansımadan önceki hallerini bilirdik, öylede kalırdı. sadece yüz atmış karakter olan cep telefonu ekranımızda "1 mesaj alındı" cümlesini görmek için saatlerimizi sayar, göz bebeklerimizi o çük ekrana dikerek gecenin bir vakti türlü hikayeler ile hayaller kurardık.
O kadın; gelen kısa mesajları telefonun hafızasında yeterli yer olmadığı ve tutamadığı için bir deftere eli ile yazmaya başlar, belki bir gün bu kurşun kalem ile yazılan yazıları sevdiği adama posta yolu ile bile gönderebileceğini küçük aklından geçirir. Hele bir de sevdiği adam biraz ona uzak ise, arada sırada zamanın geçmediğini ufak isyanlar ile kendilerine hatırlatırlar. Bu süre içinde gösterilen sabır ve sevgi gerçekten takdire şayandır. Alkışlanır, bazı çevreler hoş bulmasa da, uzakta olan kadın, uzakta olan adama büyük saygı duymaya başlar. Bu saygı, mesafe daralana kadar sürer gider ancak bir detayı adam unutmuştur. Kadın, artık kendini adamdan çok daha iyi tanımaktadır. Kadın, bunu anlatmaya çalışır ancak adam gider. O kadına benzer bir kadın bulduğunu sanarak gider.

İkiyüzlü hisler.
Değer vermek, değer almak hiçbir zaman ama hiçbir zaman hayatlarımızda eşit olmuyor. O eskidendi yavrum, nerede o eski bayramlar, şimdi kimin eli kimin cebinde, gibi nostaljik ama bir o kadar da hala tutan cümleler grubuna giren saf ilişkilerin allah belasını versin. Bize eskiden çok süper gibi olan kadın-erkek hislerini pazarlamaya çalışan zihniyeti patlatmak istiyorum. Bu nedenle de zaten Türk filmleri mantığından delicesine nefret ederim. Unutturulmaya çalışılan zaten bitmiş sevgi değil insanların ikiyüzlülüğü. Yarın bunu söyleyen, bu popüler cümleleri kurarak statüsünü belli edenler, aradan 2 saat sonra fahişelik yapmak için birinin arabasına binmek üzere evden çıkabilir. Böylece gösterdiği ikiyüzlülüğün, bu magazinsel cümleler ile üstünü kapatır.
Kadın da adam da paranın gücüne çok güvenir. Sevginin, saygının hatta aşkın çatısının para olduğunu düşünen beyinler maalesef şu devirde kısmen haklı. Düşünsene, hangimiz kaçımız iki laf arasında kazandıkları hakkında konuşmuyor ki. Ben de zaten paralı yazılardan rahatsız oluyorum. Sevmediğim ve hakkında bir çok şey yazabileceğim konulardan biraz daha hassas bir done. Bildiğim tek şey, ona bağlı yaşadığımız ve toplumlar arasına "konan" katmanları çok daha basit, yönlendirilebilir hale getiren yegane araç olması. Bu konu yazıda bir köşeye sıkışmış olarak kalacak ama bahsetmeden edemedim, onu da gücüne verin. Çünkü kadın da, adam da ilişkiyi bir türlü ilişki yapamıyorsa kahretsin ki o işin sonunda "para yedirdik, para yedik" sözleri açığa çıkacaktır. Böylece bir popüler cümle daha ilişkinin kokuşmuş sözlüğünde yerini alacaktır.
Değerlerin çok kez sorgulanmadığı, karşıdakinin insan olduğunu zaman zaman es geçilen (burada bir parantez açmak istiyorum, oda; es geçilen insanın, gerçek anlamda sol tarafında bir his taşıyan insandan olduğunu yazmak içindir.) yada hislerini türk lirası ile ölçmeye çalışanların üzülerek etrafımızda cirit attığı bir şehirde yaşıyoruz. Karşısına oturan kadının 7/24 seks yaptığını düşünen, ona eşlik ettiği bir süre içinde yediği yemeğin kalitesi ile kişilik ispatı yapan adam , aynı odada kaldığı kadının yanında WC'nin kapısını kapatmadan sıçar. Hatta affedin ama yinelemeden edemeyeceğim, karşısında duran kadının içi boşaltılmış bir et parçası olduğunu kendi kendine hatırlatarak, bencilce, kendini kaybedercesine vücudunu vermiyorsun o halde biz bu odaya neden geldik bakışları atarak, kadının yanında yine WC'nin kapısını kapatmadan sıçar. Bu gibi adamlara, bu yazıda hala adam diye bahsettiğimiz için kendilerini şanslı görebilirler ancak bu yazının haricinde başka bir yerde zaten adam değillerdir. Sol tarafta yer alan bir hissin içinde hiç bir zaman bulunamayacaklardır.

Nefret
Nefret. Bu konuyu ele almadan önce, herkesin kişisel nefretlerinin olduğunu ve bunun olabileceğini yazmadan edemeyeceğim. İnsan; hiç bir zaman koşulsuz sevgiyi içinde barındıramaz. Bu sevginin içinde çok ama çok az da olsa, doğası gereği zaten nefret gizlidir. Nefret; sevginin içinden çıkar. Bunun çıkması için bir olay,bir eylem,bir sözcük vs. yeterlidir. Kimi zaman, anlık saniyelik nefretler geçer içimizden. Çok sevdiğiniz bir şeyi kaybedeceğinizi bildiğiniz için nefret duyarsınız yada hiç olmayan, gerçekleşmemişe nefret duyulur.
Babanıza, kardeşinize nefret duyarsınız, sıçarken WC'nin kapısını kapatmayan adamlara gayet tabi nefret duyulabilir, hatta "madem sevişmiyorsun, gel bari biraz öpüşelim" diyerek karşısında duran kadını elde ettiğini düşünen, et parçası mantığını bir level atlayan adamdan da nefret edebilirsiniz.
Ama, ilerde sevebileceğini düşünerek, içindeki nefreti unutmaya çalışan adamdan ölesiye nefret yerine ölesiye korkmanız gerekir. O öyle bir adamdır ki, karşısındaki insanın içini çürütebilecek, akla gelebilecek her hissi, saflığı hatta aşkı dahi (dahi diyorum çünkü aşkın varlığı hakkında ikilemlerim var ve emin olamadığım için yazıya eklemede kararsızdım) söküp atabilecek kadar nefret barındırıyordur. Hatta bu adam seviyorum ama belli edemiyorum diyebilir. Hatta ve hatta "ben en iyisi kendimi alkole veriyormuş gibi bir görüntü çizeyim ya da geçmişte çok yaramazlık yaptığımı çevrem çaktırmadan ortamlarda konuşsun, profesyonel fahişelik yapmış olabilirim ama gay gibi de görünmüyorum, son yıllarda hayatımda ciddi bir hatun olmadı, bilmiyorum çünkü çok fiyakalı ve cool görünüyorum, bütün kadınlar bu ağır ve siklememe pozlarıma hasta olsunlar ama aslında ulan kimliksiz herifin tekiyim, kanka bana bir kimlik bulmamız gerekiyor" diyebilen bu adamdan gerçekten nefret edilmez, tam tersi üstüne bir şey döküp, oradan acil uzaklaşabilirsiniz.

Erkek şu değil;
Erkek, duygularını vakkumlayabileceğimiz bir varlık değildir. Bir aralar hatta yakın bir zaman içinde şöyle popüler bir söz çıkmıştı, "kadınlar, erkeklerin tipik özelliklerine hasta oluyor ancak ilişki süresince bu özellikleri onun kimliğinden silmeye çalışıyor."
Doğru. Neden doğru? Burada sahiplenme hissi devreye gidiyor. Sahiplenme hissini götünden anlayan kadın kısmı, çeşitli ergen ambargoları ile kafasında yarattı erkeği , karşısındaki erkeğin içine hunharca sokmaya çalışıyor. Bu görüntüye tahammülsüz olduğum için , "sevdiğini bırak geri dönerse senindir, dönmezse benimdir" lafına arada bir gülerim. Bu aslında cinslerinin yerini değiştirdiğin zaman da bir farklı yok. Adam, kadını öyle bir benimsemiştir ki, bu durum WC'nin kapısını kapatmadan sıçan adam dahi olabilir, telefonda "beni aldatmıyorsun değil mi" gibi saf model cümleler sorarak kapasitesini yerle bir edebilir. Kendi ile dalga geçildiğinin farkındalığını malesef(!) WC'de bile düşünemez.

Ne oldu?İyi misin?Herşey yolunda mı?
Bu üç cümle, kadınların erkeklere, erkeklerin kadınlara en çok yönelttiği soru çeşitleridir. Kadın, gönül rahatlığı ile bu sorulara politik cevaplar verebilir ancak bir erkek bunu beceremez. Kadın, eğer kendini tanıyor ise, zaten erkekten alacağı cevabı o vermeden biliyordur. Bu durumda bana bir şey yazmak düşmez. Çünkü, Rüzgar bir eser bir durur.

Tilki ve Kürk Dükkanı
Bu acı bir hikaye. Bunun kadın ve adam için uygulanıp, taraflardan birinin ağzına düşmesi daha da acı. Bir tarafın güçsüzlüğünü, bir tarafın lağıma benzeyen egosunu, beni delirtircesine sinirlendiren bu hikayeye dönüştürülmesi, uykumu kaçırmaya yeter. Ama, kendini tanıyan kadın, tilki rolünü yapar da, adamın egosuna zevkle çivi çakarsa durumlar çok değişir. Neticede bir taraf o güzel uykusunda hala uyuyor. Adam, bu uyku esnasında arada bir şehir değiştiriyor, geri geliyor, aklına kadın geliyor, telefona gidiyor eli ve alnında yazan aptal yazısını gere gere göstererek, ben bu sefer bu tuzağa düşmeyeceğim, yo yo, tilki olduğunun farkındayım. Eee, şey.. benim beynim egomun üstüne çıkmış durumda ancak kasıklarımdan yukarda da değil. Seni tilki olarak görmekten dolayı gayet memnunuz çünkü bu durum otuzbir çekmekten daha iyidir, hehe! diyebilir.
Yazık....

Kendini tanıyan kadın, güzel kadındır. Hem cinsini, kendinden daha iyi tanıyan kadın ise mükemmeldir. Bu yazıda kimse kimseden üstün olmadı ancak kokmuş erkek tayfasının niceliği günümüzde giderek artarken, yazılara koyamadığım, bir bakışta anlayamadığım hislerle çok daha sık karşılaşır oldum. Bu adamları tanımak, bunlarla karşılaşmak, mükemmel yada eksiksiz anlayışımı biraz daha derine çekmiştir. Zor bir hayat içinde zor insanla birlikte olmak hiç kolay gelmez kulağa. Ama şu çok nettir; kadın, bir birliktelik içinde tehlikeli gibi dursa da, yalnız bir kadın çok daha tehlikeli olmuştur erkekler için. Hele de aptal erkekleri, kolayca niteleyen kadından bir o kadar korkmakta fayda var.

Neticede, kendini çok iyi bilen bir kadın ile birlikte olan adam, bunun farkına varırsa, gitmekten ölesiye korkacaktır. Kadın ise, gerçekten vermek istediği sevgiyi o adamla paylaşabilecektir.
Bu durumda, adam kadını, adam gibi sevecektir.