30 Ocak 2011 Pazar

kısa ve gurursuz



Sen en başından beri bir zaaftın. Söz geçiremediğim en zor kelimeydin. Bir zaman gelip bir zaman gittin. Karşıdan seyrettiğim ışıklı bir şehir gibiydin. Nelerden vazgeçmeye hazırken ellerimden kayıp giderdin, sonra hiçbir şey olmamış gibi batardın. Küsemezdim, hükmedemezdim sana. Git diyemezdim, kal da diyemezdim. Nedense, gelişine değil, nasılsa bir gün gideceğine şartlamıştım kendimi. Aynı şehirde farklı zamanları yaşardık, aynı havayı solurduk ama farklı cümlelerde yer alırdık. Sen bende, ben sende değildi ama ne acı ki, vardık. Ben, bende olduğum sürece çaresizce kapını çalacaktım, çaresizce gözlerindeki pırıltıları soracaktım, derinliklerinde bilmeden cahilce ben’li cümleler arayacaktım. Bir umut, seni bulacağımı düşünecektim ... Hala bu şehirde misin? yoksa sen de yitip gittin mi?

15 Ocak 2011 Cumartesi

Özlemeye dair...



Bazen;
Yazılarım, sözlerimden daha keskin.
Ama;
Kalbim, ikisinden daha da kör.
Merhametime sığınarak seni özlemeye devam ediyorum. Sana içimi döker gibi İstanbul’a sarılıyorum. Buradaki ilk kışımı sensiz yaşıyorum. Ve seni bu kadar özlemişken İstanbul’un kış güneşine sarılıyorum. Ayazı yüzümde hissediyorum sensiz. Şimdilik yastığa yüzümü gömerek sesimi bastırarak hıçkırabilirim. Senden kalma bir kokuyu bulma ümidi ile sarılabilirim yastığın köşelerine. Ama bunların sırasını savdım. Özlemeye dair her şeyi yazdım buralara.