29 Aralık 2011 Perşembe

susmamak üzerine bir kaç cümle

Geçen gün yine kızdım birine, sonra aklıma lacivert bir deniz geldi, sonra; doğuştan kör bir insana lacivert rengi nasıl anlatırsın sorusu geldi , bu soruyu sadece hayatımda akıllı olduğunu düşündüğüm kişilere soruyorum. Sorunun cevabını bilmesem de, sormak beni mutlu ediyor. Hayatıma göz ucu ile baksam, lacivert rengin aslında sadece kafamda sonsuzluğu temsil ettiğini görebilirim. Güzeldir o içindeki özgürlük hissi. Elini uzatınca, huzurla elele tutuşacakmış gibi bir çerçeve.

Geçen gün yine güldüm birine, ama çok güldüm çünkü cinsiyet olarak yanlış yaratıldığını düşündüm. İstanbul’un onu hiç sevmediğine, onun da İstanbul’u hiç sevmediğine kendimce karar verdim. İçinde, duygudan yoksun birkaç insan barındırdığını fark ettim. Ne kadar aşağılık bir vaziyette iken, bana musallat olduğunu düşündüm. Onu anlamak için kendime 3 gün süre vermiştim , üstün başarısı sonrası 2 günde anladım küçük aklını. Eğer bu yılbaşında büyük ikramiye bana çıkarsa, ,kaşar erkeklerin kadın cinsiyetine geçmesini ve tüm İstanbul'a vermesini sağlayacak bir dernek kurucam. Bu yükümlülükten onları kurtaracak maddi desteği sağlayabilirim, evet.

Geçen gün birisi için ağladım, ama içim doldu, dayanamadım, öyle bilgisayar başında çalışırken ofiste bir bakmışım fırt diye ağlamışım. Yalnızlık acısı çeken bir dostum için ağladım aslında. Bu konu çok ayrı, onu da başka zaman yazarım. Tam o sırada "ben en son ne zaman ağladım lan" diye düşündüm ve ne mutlu ki hatırlamadığımı fark ettiğim. Cidden hatırlamıyorum. En son kimliksiz bir pezevenk yüzünden katılmıştım, nefesim filan kesilmişti. Gerçi şimdi gelse, bokumu bile vermezdim, ama kendisine çok iyi bir kimlik kartı basmak isterim. Üstünde adam değilsin lan sen yazardı muhtemelen.

Geçen gün birisi için çok şaşırdım, adam olmuş gidiyorsun bana veda ediyorsun yazmıştım, sonra kişilik bunalımları filan hakkında konuştuk, hooop birde baktım ki iki tane kalbi varmış. Dahası tek olan kalbini ikiye bölmüş, öyle yaşamaya devam ediyor. Bana bir şişe şarap borcu var hala, belki marjinal bir kaç mekan gezeriz, kendimize yaptığımız ihanetleri dökeriz Beyoğlu'nun sokaklarına. Ne zamandı bilmiyorum, yine hangi kuyuya düştüğümüzü konuşurken, uyuyakalmışım, sabah uyandım işe yetiştim filan. öyle.

Geçen gün birisi hakkında bir şey öğrendim. sonra içimden dedim ki, çok orospu çocuymuşsun be, hani olunur da, bu kadarını nasıl becermiş aklım almadı. Öyle ki; bu sıfat üstüne, mastır digriii yapar.Arkadaş, bu tipler neden kendilerini bu kefeye koymada birbirleri ile yarışırlar anlamıyorum, neden bir insan , kendine ortalama 80 yıl tahsis edilmiş bir bedenin ve aklın varlığını boş işlerle öldürür. Sonra neden cevap vermedim oluyor. Vermem tabi lavuk, yalan söylemeyi bile beceremiyorsun.

Geçen gün biri ile yazıştım, yazışmaz olaydım, arkadaş özgüven bazen insanı ne komik hallere düşürüyor, söz konusu bir hatuna laf yetiştirmekse, kelimelerin yazıların götü başı ayrı oynuyor, içinden özentilik ve çelişkilik akıyor, tiksinmiyorum bile, tiksinemiyorum bu ucuzluk içinde, aklımı yitiricem bu oynak adamlar karşısında, yavşaklık diz boyu, içip içip kapıma dayanın oldu olacak.

Geçen gün birisine söylendim. Öyle böyle değil, iyi söylendim. Hatta ona söylenirken, kafamdaki tüm diğer haysiyetsizlere de söylendim. Kısa zamanda büyük işler başaracağını sanan ancak beyni sadece yumurtalık bölgesinde çalışan, azıcık daha azim etse bütün İstanbul'un altına yatacak erkek topluluğunu, alkol şişesinin içinde boğulurken seyretmek bana büyük keyif veriyor. Alkol almayanları da var bunların, onlar genelde yandaş birilerini bulup en ucuz elma suyunu tercih ediyorlar, paradan götü 2,5 metre genişlemiş barzolara selam veriyorlar,alkol almadığı için boynu bükük cumartesi gecelerini telefon listesinden kız aramakla geçiriyor. Komikmiş bu tipler.

Geçen gün birine rastladım, eksikmiş kendince. Elinde bazı güzel şeyler varmış ama paylaşamıyormuş. Hayatının bir köşesinde sahip olduğu ve sakındığı şeyleri yakıştıramadığı duygusuz insanlarla muhatap olmuş, öyle anlatıyor. Bende buna biraz kızdım, ne gerek vardı bu hareketlere. Varmış ki demek gitmiş gelmiş bu kahrın içinde. Ben pek hoşlanmadım bu durumdan ama benim gözümün içine bakarak bir şeyler anlattı.Bende inandım valla. Güzel insan.Saygı duyuyorum, retro bir kafası var.

Geçen gün biri geldi, bana dedi ki; yok ya..Gelmedi öyle biri, gelse dahi söyleyecek lafı yok çünkü böyle adamlar kalmadı.Kalitesi alkol bardağının içinde olanlar, söyledikleri yalanların içine gizlenmişler, her bir köşe başında sinsice bekliyorlar. Sadakat eğer bir kadın olsa, onu da becerecek bu lavuklar.

Susmak bana göre değil, hiç bir zaman olmadı. Yukarıda yazdıklarımı yazmasam belki, oraya yazarım, orası olmasa, başka yere, burası olmasa en kötü ihtimal unutamayanların ve yazılarımı peşleyenlerin beynine yazarım bu kelimeleri ama susmak bana göre hiç bir zaman olmadı. Gördüğün gibi aslında değişen bir şey yok, hala sevgisizlikle kıvranan hayatının içinde, silik bir şekilde yaşamaya devam ediyorsun.

Bitti.
Gidebilirsin.

16 Aralık 2011 Cuma

çok lafım,az zamanım var

senin yazdığın yazıyı da sikiyim, senin kafanı da sikiyim. adam ol lan, sikim sikim işlerle uğraşıyoz burda, bi de senin gereksizliğin beni deli ediyor.

http://www.youtube.com/watch?v=xQ04WbgI9rg&ob=av2e

29 Kasım 2011 Salı

usulsüz savunma

karanlıkta yürürken,boynumu küt diye birisi çevirip kıracak ve orada gebereceğim diye çok korkuyorum. hiç kimsenin hiç kimse olduğunu bildiğimiz şu zaman dilimindeyiz. elimizdeki hayatı, sürdürebilme zorunluluğunun ölmekten çok daha zor olduğu gerçeği ile kimse yüzleşemiyor.bir telefon geliyor,yada bir haber okuyorsunuz,bir mail düşüyor inboxınıza ve birilerinin cenazesi olduğunu okuyorsunuz. o ise , bir et yığını haline geliyor. uzuvları sarkmış,cansız,gitmeyi bekliyor.sonra toprak,sonra karanlık,işte acının hepsi o ıslaklığın ve rutubetin altında kalıyor. o dakikadan sonra, herşey anlamlaşıyor.

ben sevdiğim birini kaybetmedim. kaybetmeyide düşünmüyorum çünkü sevdiklerimi,sevebildiklerimi kaybetme için gömmüyorum. gömmek için ölmelerini beklediğim insanları, zaten bizzat ben öldürmüş oluyorum. sevgimi toprağın altına çekmeye çalışanlara, kendi ellerimle sunuyorum o tatlı yokoluşu. isimlerini, resimlerini, suratlarını, sigara içmelerini, film önerilerini, uçak biletlerini, yakıyorum beynimde. bir bakmışsın ki, 3-5 gün sonra yok olup gitmiş. belki çiçekli bir sokağın ucunda yada pis bir barda.

vücutlarının her bir kıvrımını düşünürken, yaptıkları kalleşlikleri,sorumsuz davranışlarını hepsini hepsini bir bir aklımdan geçiriyorum ve büyük bir keyifle tiksiniyorum.kaşarlanmış düşlerini affettiğim adamları, zamanın içinde etiketledim. bu kötü, çok kötü.

iyi kalpli hiç değilim. mükemmel hiç olamadım. yavşaklık havuzunda kısa düşler sürdürdüm. sevmeyi de beceremedim, sevdirmeyi de.
rüyalarımı yorganın altında bıraktım da geldim sana. ve tek bir soru sorucam,

19 Ekim 2011 Çarşamba

Şehir Kokan Adamlar

Şehir kokan adamlar vardı hayatımda.

Gelip giderlerde, arada boşluklarda sarılırdım. Güzel yüzlü, güzel sözlü olurlardı. Denizin pırıltılarına kaçıp saklanırlardı. Arada kalp kırarlardı. Dudakları elleri ateş olurdu. Güneşi aratmaz, sessiz odaların arasında koridorlardan çıkarlardı. Kavururlardı kış mevsiminde. Siyah ve uzun bir nefret olurlardı kimi zaman, ruhları sökülmüş, kitabı ihanet olurdu bazılarının, bulundukları çemberin hayat olduğunu sanırlardı. Ama bilmiyorlardı. İhtimallerine uzak, kabuslarına yakındım. Görmediğim bakmadığım gözleri vardı, saatlerce konuşur, camdan duvar olduğum zamanlarda sözleri geçerdi benden. Şimdi koca bir şehirde öylece salınıyorum. İçimde, kefene sarılı adamların vücutlarını sayıyorum, sonu gelmez bir toprak kokusu, sonu gelmez bir karanlık vaad ediyorum onlara, hepsi toprağa yan yatmış, silüetsizce bekliyorlar.

Sonsuzluk içinde.

17 Ağustos 2011 Çarşamba

Tatil dediğin nedir ki ?


Merakla beklenilen ayvalık tatilimi bu yıl 24 Ağustos – 1 eylül 2011 tarihleri arası yapmaya karar vermiş olup, konun resmiyet kazandığını paylaşmaktan büyük zevk ve memnuniyet duyuyorum. kamil koç’tan tek kişilik gidiş-dönüş (rica ediyorum tek kişi) otobüs biletimi aldığımı ve lanet bir 9 saatlik kara yolculuğundan sonra şeker bayramı da dahil 9 gün boyunca Ayvalık’da olacağımı teyid etmek isterim. Bu süre boyunca çeşitli aile aktiviteleri ile geçecek, evde beni karşılayan nüfusun şimdilik 12 kişi olduğunu göz önünde bulundurursak, kısmen iç açıcı bir durumum olmayacak ve muhtemelen rakı sofrasından kalktığımda kendime yatacak yer bulamayacağım. ayrıca belirtmek isterim ki, “resimler nerrrde?” “Çok kıskandımmm”, “ayıp oluyor ama“ ,“benim yerimede denize gir güneşlen” “bunu yazdım bir kenara” gibi sitemlere keyifle cevap vereceğim ve daha detaylı bilgi arayışları içinde olan arkadaşların, olası "cevapsız" kalacak aramalarına hazırlıklı olmasını rica edeceğim. Sabah kahvaltısını en mükemmel huzurun ortasında yapacağım ve büyük telaşın yani plaja gitme hazırlığının arasından kaytararak, oturduğum yerden kalabalığa esprilerimi patlatacağım. Arada bir İstanbul hayatımı anlatacağım onlara, arada bir yaşanmış hayatları, belkide unuttuğum insanların isimlerini soracaklar, kim bilir ? Çocukluğumun geçtiği sokakları caddeleri seyrederek çam ağaçlarının arasından deniz kokusunu takip edeceğim. Sarı kumların ellerimde bıraktığı ince çizgileri seyredeceğim. Güneşin kavurduğu dakikalarda ayaklarımı yakarak kıyıya ulaşacağım. Her seferinde tekrarladığım ve yazılarıma ismini veren Ege'nin Laciverti'ne dokunacağım. Suya eğildiğim vakit, ayak parmaklarımın yanında dolaşan küçük balıklarla dalga geçeceğim. o berrak suya daldığımda gözlerimi açtığım vakit onlarla göz göze geleceğim de şüphesiz. tuzlu suyun gözlerimi yakmasını saymıyorum bile. Hiç sıkılmadan, hiç usanmadan şezlong ile kumsal arası yürüyeceğim ve kıyıda deniz kabuğu toplayacağım. Akşama babamla, mangal başı keyfini kaçıracağımı düşünüyorsanız külliyen yanılıyorsunuz. Gözümün içine kaçamak bakışlar atarak, bana keyifle bir duble rakı koymasını seyredeceğim ve içmezsem balığın ağlayacağını tembihleyecek. Denizden dakikalar önce çıkan balığımı mideme indirirken, ege güneşinin yaktığı hafif pembe omuzlarımı seyredeceğim ve fonda belki bir Müzeyyen Senar çalacak. Deniz yorgunu kafamı yastığa koyduğumda anda, günden kalan dalga sesleri ile gecenin cırcır böcekleri arasında uykuya dalacağım.

Kedimi özleyeceğim çünkü Tarçın bu yıl annemin ültimatomu ile karşılaştı. Onu Ayşegül ablasına ve evime emanet edeceğim, bizsiz 5 gün evde bol mama ve bol su ile yanlız kalacak. Gittiğim halde kardeşimi de özleyeceğim çünkü oda bayrama kadar İzmir'de dershaneye gidiyor olacak. Neyse ki ona bir tekne turu ısmarlayarak hem kendimi hem onu hemde ayvalık tatilimi şımartacağım. Bunun konuşmasını zaten aramızda günler öncesinden yapmış olacağız, sabah yine bomba bir kahvaltı sonrası çantalarımızı sırtlanıp tekneye atlayacağız. Sınırsız laciverti seyretmek dahil bir keyif ile açılacağız ege denizine. yunan adaları bize karşıdan el sallayacak, dönüşte ise sırtımızı onlara vereceğiz ve Ayvalık'ın kolları ile gün batımına sarılacağız. Tüm bunları tekrar tekrar yaşayacağım ve günler geçecek. Aklımda yine 90'lara, Ayvalık'a ve çocukluğuma ait sahneleri ile İstanbul'a döneceğim.
.......
Bu yazdıklarım belki sıradan belki çok iştahlı, belki Ayvalık kokulu belkide hiç, hiç bir şey. Tatil dediğin nedir ki? Belki biraz gerçeklerden kaçmak, belki kendini unutmak. Bağlılık, hayatlarımızda çeşitlilik gösterir ancak ömür; mutsuz olmak için kısa, Ayvalık'ta yaşamak için ise, saniyenin onda biri. Çok şey de yazılabilir, yada yine hiç bir şey. Ama şu bir gerçek ki, Ayvalık; aşktır. Ayvalık; sarhoştur. Ayvalık; tutkudur.

16 Ağustos 2011 Salı

dört saniye

bu hayat, imkansızın üstüne oynadığımız bir kumar.

şöyle bir geriye dönsek, baksak. belki güzel bir kaç oyun buluruz hayatlarımızda. hislerimizi biraz bastırsak, çiçekli sokağın ardındaki çiti bile görebilirdik. şu zamana kadar, kafanı kaldırıp da, orada tam karşında batan güneşin tonlarını hiç bilmediğini düşünüyordum. ne acı.

tam bunları anlatacağımı düşündüğüm bir sırada, hiç bilmediğim bir ortamda sana geldim. gölgeler aynı sen. bir nefes alıp içeri girdim. etrafımdaki türlü insanları gördüm. mekan çok kalabalık değildi, aslında bir başınaydık orada. hiç kimse bizi beklememişti hayatlarımızda, mutluluğun hesabını, masaya daha gelmeden zaten ödemiştik. karşılığında ne aldığımız önemli değildi o saatten sonra. aklı boşalmış adamları bir bir öldürmüştük içimizde. emin olduğum tek şey, köşe bucak kaçtığımız bazı gerçeklerdi. bana benzer birini gördün, ayağa kalktın sarılmak için. ama sanırım o da bendim.

aklımızdan geçenleri hiç bir zaman konuşamayacağımız bir 4 saniye vardı şimdi ortamızda duran. beni gördüğün an idi. aslında yapmamız gereken tek hamlede sarılmaktı birbirimize. benim sana bilmem kaçıncı sorularımı tazelerken beynimde, asla ama asla cevap bulamayacağım soru neden orada olduğundu. ama işte her şey bu 4 saniyede oldu. kafanı kaldırdı ve beni fark ettin. masadan sıyrılıp ayağa kalktın. bakışlarımızın aynı noktada birleşmesi ile birbirimize sarılacağımız o ara tam tamına 4 saniye idi... Bora, o çok sevdiğimiz denizin rengine, Bodrum'un kokusuna ve hatta geçen zamanlara bedeldi bu 4 saniye. eşsizliğin mükemmelle karşılaşması, unutulan heyecanlar, terkedişler, olmayan kavgalar, bitmiş aldatışlar, sokaklarımıza gizlenmiş hayatlar, bilmediğimiz gerçeklerdi. Elimizden alınmayı bekleyen umutlar, küfrettiğimiz sabahlar ve belki de temizleyemediğimiz kaderimizdi o 4 saniye. o 4 saniye yıllardı.

sayamadığımız kadar çok yıldı.

sarıldık birbirimize.

ve anladık ki, 4 saniye ne kadar gerçekse, biz de, bir o kadar büyük bir yalandık.


http://www.youtube.com/watch?v=nT2rtVXhcpw

1 Ağustos 2011 Pazartesi

Kadın Yazıları


Bu bir "kadın" yazılarıdır.


Bir kadın, kendini tam anlamı ile daha tanımadan bir erkeğe kendini adarsa, yaptığı hataları onun hataları olarak görebilir, ilişkisinde öğrendiği her yeni şeyi ise, kendi başarısı olarak hisseder. Burada anlatacaklarım, erkekten önce kendi varlığını tanıyan bir kadına ait yazılardır. Bu yazılar, hayatında olan adamları anlattığı hikaye değil, hiç olmayacak adamları anlattığı hikayedir.


"Geçmiş sadece bir eskidir."
Sosyal medyanın hayatımızı avuçlarımıza almadan, her türlü ilişkinin ekrana yansımadan önceki hallerini bilirdik, öylede kalırdı. sadece yüz atmış karakter olan cep telefonu ekranımızda "1 mesaj alındı" cümlesini görmek için saatlerimizi sayar, göz bebeklerimizi o çük ekrana dikerek gecenin bir vakti türlü hikayeler ile hayaller kurardık.
O kadın; gelen kısa mesajları telefonun hafızasında yeterli yer olmadığı ve tutamadığı için bir deftere eli ile yazmaya başlar, belki bir gün bu kurşun kalem ile yazılan yazıları sevdiği adama posta yolu ile bile gönderebileceğini küçük aklından geçirir. Hele bir de sevdiği adam biraz ona uzak ise, arada sırada zamanın geçmediğini ufak isyanlar ile kendilerine hatırlatırlar. Bu süre içinde gösterilen sabır ve sevgi gerçekten takdire şayandır. Alkışlanır, bazı çevreler hoş bulmasa da, uzakta olan kadın, uzakta olan adama büyük saygı duymaya başlar. Bu saygı, mesafe daralana kadar sürer gider ancak bir detayı adam unutmuştur. Kadın, artık kendini adamdan çok daha iyi tanımaktadır. Kadın, bunu anlatmaya çalışır ancak adam gider. O kadına benzer bir kadın bulduğunu sanarak gider.

İkiyüzlü hisler.
Değer vermek, değer almak hiçbir zaman ama hiçbir zaman hayatlarımızda eşit olmuyor. O eskidendi yavrum, nerede o eski bayramlar, şimdi kimin eli kimin cebinde, gibi nostaljik ama bir o kadar da hala tutan cümleler grubuna giren saf ilişkilerin allah belasını versin. Bize eskiden çok süper gibi olan kadın-erkek hislerini pazarlamaya çalışan zihniyeti patlatmak istiyorum. Bu nedenle de zaten Türk filmleri mantığından delicesine nefret ederim. Unutturulmaya çalışılan zaten bitmiş sevgi değil insanların ikiyüzlülüğü. Yarın bunu söyleyen, bu popüler cümleleri kurarak statüsünü belli edenler, aradan 2 saat sonra fahişelik yapmak için birinin arabasına binmek üzere evden çıkabilir. Böylece gösterdiği ikiyüzlülüğün, bu magazinsel cümleler ile üstünü kapatır.
Kadın da adam da paranın gücüne çok güvenir. Sevginin, saygının hatta aşkın çatısının para olduğunu düşünen beyinler maalesef şu devirde kısmen haklı. Düşünsene, hangimiz kaçımız iki laf arasında kazandıkları hakkında konuşmuyor ki. Ben de zaten paralı yazılardan rahatsız oluyorum. Sevmediğim ve hakkında bir çok şey yazabileceğim konulardan biraz daha hassas bir done. Bildiğim tek şey, ona bağlı yaşadığımız ve toplumlar arasına "konan" katmanları çok daha basit, yönlendirilebilir hale getiren yegane araç olması. Bu konu yazıda bir köşeye sıkışmış olarak kalacak ama bahsetmeden edemedim, onu da gücüne verin. Çünkü kadın da, adam da ilişkiyi bir türlü ilişki yapamıyorsa kahretsin ki o işin sonunda "para yedirdik, para yedik" sözleri açığa çıkacaktır. Böylece bir popüler cümle daha ilişkinin kokuşmuş sözlüğünde yerini alacaktır.
Değerlerin çok kez sorgulanmadığı, karşıdakinin insan olduğunu zaman zaman es geçilen (burada bir parantez açmak istiyorum, oda; es geçilen insanın, gerçek anlamda sol tarafında bir his taşıyan insandan olduğunu yazmak içindir.) yada hislerini türk lirası ile ölçmeye çalışanların üzülerek etrafımızda cirit attığı bir şehirde yaşıyoruz. Karşısına oturan kadının 7/24 seks yaptığını düşünen, ona eşlik ettiği bir süre içinde yediği yemeğin kalitesi ile kişilik ispatı yapan adam , aynı odada kaldığı kadının yanında WC'nin kapısını kapatmadan sıçar. Hatta affedin ama yinelemeden edemeyeceğim, karşısında duran kadının içi boşaltılmış bir et parçası olduğunu kendi kendine hatırlatarak, bencilce, kendini kaybedercesine vücudunu vermiyorsun o halde biz bu odaya neden geldik bakışları atarak, kadının yanında yine WC'nin kapısını kapatmadan sıçar. Bu gibi adamlara, bu yazıda hala adam diye bahsettiğimiz için kendilerini şanslı görebilirler ancak bu yazının haricinde başka bir yerde zaten adam değillerdir. Sol tarafta yer alan bir hissin içinde hiç bir zaman bulunamayacaklardır.

Nefret
Nefret. Bu konuyu ele almadan önce, herkesin kişisel nefretlerinin olduğunu ve bunun olabileceğini yazmadan edemeyeceğim. İnsan; hiç bir zaman koşulsuz sevgiyi içinde barındıramaz. Bu sevginin içinde çok ama çok az da olsa, doğası gereği zaten nefret gizlidir. Nefret; sevginin içinden çıkar. Bunun çıkması için bir olay,bir eylem,bir sözcük vs. yeterlidir. Kimi zaman, anlık saniyelik nefretler geçer içimizden. Çok sevdiğiniz bir şeyi kaybedeceğinizi bildiğiniz için nefret duyarsınız yada hiç olmayan, gerçekleşmemişe nefret duyulur.
Babanıza, kardeşinize nefret duyarsınız, sıçarken WC'nin kapısını kapatmayan adamlara gayet tabi nefret duyulabilir, hatta "madem sevişmiyorsun, gel bari biraz öpüşelim" diyerek karşısında duran kadını elde ettiğini düşünen, et parçası mantığını bir level atlayan adamdan da nefret edebilirsiniz.
Ama, ilerde sevebileceğini düşünerek, içindeki nefreti unutmaya çalışan adamdan ölesiye nefret yerine ölesiye korkmanız gerekir. O öyle bir adamdır ki, karşısındaki insanın içini çürütebilecek, akla gelebilecek her hissi, saflığı hatta aşkı dahi (dahi diyorum çünkü aşkın varlığı hakkında ikilemlerim var ve emin olamadığım için yazıya eklemede kararsızdım) söküp atabilecek kadar nefret barındırıyordur. Hatta bu adam seviyorum ama belli edemiyorum diyebilir. Hatta ve hatta "ben en iyisi kendimi alkole veriyormuş gibi bir görüntü çizeyim ya da geçmişte çok yaramazlık yaptığımı çevrem çaktırmadan ortamlarda konuşsun, profesyonel fahişelik yapmış olabilirim ama gay gibi de görünmüyorum, son yıllarda hayatımda ciddi bir hatun olmadı, bilmiyorum çünkü çok fiyakalı ve cool görünüyorum, bütün kadınlar bu ağır ve siklememe pozlarıma hasta olsunlar ama aslında ulan kimliksiz herifin tekiyim, kanka bana bir kimlik bulmamız gerekiyor" diyebilen bu adamdan gerçekten nefret edilmez, tam tersi üstüne bir şey döküp, oradan acil uzaklaşabilirsiniz.

Erkek şu değil;
Erkek, duygularını vakkumlayabileceğimiz bir varlık değildir. Bir aralar hatta yakın bir zaman içinde şöyle popüler bir söz çıkmıştı, "kadınlar, erkeklerin tipik özelliklerine hasta oluyor ancak ilişki süresince bu özellikleri onun kimliğinden silmeye çalışıyor."
Doğru. Neden doğru? Burada sahiplenme hissi devreye gidiyor. Sahiplenme hissini götünden anlayan kadın kısmı, çeşitli ergen ambargoları ile kafasında yarattı erkeği , karşısındaki erkeğin içine hunharca sokmaya çalışıyor. Bu görüntüye tahammülsüz olduğum için , "sevdiğini bırak geri dönerse senindir, dönmezse benimdir" lafına arada bir gülerim. Bu aslında cinslerinin yerini değiştirdiğin zaman da bir farklı yok. Adam, kadını öyle bir benimsemiştir ki, bu durum WC'nin kapısını kapatmadan sıçan adam dahi olabilir, telefonda "beni aldatmıyorsun değil mi" gibi saf model cümleler sorarak kapasitesini yerle bir edebilir. Kendi ile dalga geçildiğinin farkındalığını malesef(!) WC'de bile düşünemez.

Ne oldu?İyi misin?Herşey yolunda mı?
Bu üç cümle, kadınların erkeklere, erkeklerin kadınlara en çok yönelttiği soru çeşitleridir. Kadın, gönül rahatlığı ile bu sorulara politik cevaplar verebilir ancak bir erkek bunu beceremez. Kadın, eğer kendini tanıyor ise, zaten erkekten alacağı cevabı o vermeden biliyordur. Bu durumda bana bir şey yazmak düşmez. Çünkü, Rüzgar bir eser bir durur.

Tilki ve Kürk Dükkanı
Bu acı bir hikaye. Bunun kadın ve adam için uygulanıp, taraflardan birinin ağzına düşmesi daha da acı. Bir tarafın güçsüzlüğünü, bir tarafın lağıma benzeyen egosunu, beni delirtircesine sinirlendiren bu hikayeye dönüştürülmesi, uykumu kaçırmaya yeter. Ama, kendini tanıyan kadın, tilki rolünü yapar da, adamın egosuna zevkle çivi çakarsa durumlar çok değişir. Neticede bir taraf o güzel uykusunda hala uyuyor. Adam, bu uyku esnasında arada bir şehir değiştiriyor, geri geliyor, aklına kadın geliyor, telefona gidiyor eli ve alnında yazan aptal yazısını gere gere göstererek, ben bu sefer bu tuzağa düşmeyeceğim, yo yo, tilki olduğunun farkındayım. Eee, şey.. benim beynim egomun üstüne çıkmış durumda ancak kasıklarımdan yukarda da değil. Seni tilki olarak görmekten dolayı gayet memnunuz çünkü bu durum otuzbir çekmekten daha iyidir, hehe! diyebilir.
Yazık....

Kendini tanıyan kadın, güzel kadındır. Hem cinsini, kendinden daha iyi tanıyan kadın ise mükemmeldir. Bu yazıda kimse kimseden üstün olmadı ancak kokmuş erkek tayfasının niceliği günümüzde giderek artarken, yazılara koyamadığım, bir bakışta anlayamadığım hislerle çok daha sık karşılaşır oldum. Bu adamları tanımak, bunlarla karşılaşmak, mükemmel yada eksiksiz anlayışımı biraz daha derine çekmiştir. Zor bir hayat içinde zor insanla birlikte olmak hiç kolay gelmez kulağa. Ama şu çok nettir; kadın, bir birliktelik içinde tehlikeli gibi dursa da, yalnız bir kadın çok daha tehlikeli olmuştur erkekler için. Hele de aptal erkekleri, kolayca niteleyen kadından bir o kadar korkmakta fayda var.

Neticede, kendini çok iyi bilen bir kadın ile birlikte olan adam, bunun farkına varırsa, gitmekten ölesiye korkacaktır. Kadın ise, gerçekten vermek istediği sevgiyi o adamla paylaşabilecektir.
Bu durumda, adam kadını, adam gibi sevecektir.

30 Temmuz 2011 Cumartesi

nokta

anlatarak azaltıyorum seni.
ve içtikçe bitiriyorum seni kadehten.

İstanbul-11-06

27 Temmuz 2011 Çarşamba

gece, güzeldir.

kafam çıkmazlarda, beni soracaksan 2 kez düşün derim. hani geçenlerde yapmıştım, hatırlamazsın,bütün telefon listemi silmiştim. saniyelik gidişler yaşamadan çat diye basmıştım o tuşa. sonra ararlar, sorarlar bakmam telefona. saplantılıyım bilmediğim numarayı açmam. biliyorsun işte. şimdi sıcakta beynim pelte, etrafımdaki yapmacık gülüşleri, vücut avcılarını (avcılarını diyerek onlara ağır hakaretler sallıyorum içimden) hatta yavşamış asfalta serilmiş ter kokan düşlerimi ve hatta o allah kahretsin dediğim saniyeleri, bir merdiven arayan gözlerimi, hepsini hepsini lavabonun o sikimsonik deliğinden içeri itip, suyu basacağım. birazdan yapacağım. bu iddayı buraya sallarken aklıma düştün. geçmişi biraz kurcaladım, o bazen sevdiğim bazen sevmediğim beynimi geriye sardım, sen; geçmişten gelen'sin. bazen yokmuşsun, bazen silik bazen unutmuş ve unutturmuşsun. sonra acımadan, bana hiç acımadan dönüp sormuşsun; "Sen?". Ben mi? Ben, benim. Aptal çelişkilerden bazen büyük kıyametler kopartan ben, sana neden ve nasıl cevap vereceğimi bile bazen bilmiyorum. Geçmişte; geçmişin dahi olmadığı bir hayat yaşarken, ben sana kalkıp, yaşadıklarımı anlatıyorum. İki yüzlülük değil bu sadece vücut avcısı o heriflerin gözlerimde aradığı tutkuyu saklama telaşında köşe bucak kaçıyorum. Yaz güneşi o çiçekli sokakta sırtıma vururken aslında bundan kaçamadığımı anlamıştım. Bir sokak düşün, boş. sadece çiçekler var, belki elimde küçük bir çanta. çantanın içinde kokmuş rüyalarım. bir tanesi en kötüsü. en kötüsü en korktuğum, benim delirdiğimi anlatan, en kötüsü işte. İki adım ötede yürüdüğünü hayal ediyorum, belkide varsın. Tam karşımda, güneşi keserek ve o sabah haketmediğimi düşündüğün iyi dileklerini benden kaçırarak yürüyorsun. Yürümüyor da olabilirsin, çünkü rüyalarım gerçekten çok ağır kokuyor. Onların arasında olamazsın. Hayal görüyorum, sıralayamadığım o tüm güzel kelimeleri senin dudaklarında arıyorum, işte korktuğum bu. En korktuğum, en kötüsü, karşıma çıkan hüsranın daniskası bu işte. Sen, sırtıma vuran güneşi kesiyorsun, yüzünü seçmeye çalışıyorum. Çok ışık var. İnan bana, bu ışığa alışık değilim. yüzüme bir ten değiyor. tanıyamıyorum, sokak boş. çiçekler var. Tek hissettiğim ellerime dokunan eski bir Rüzgar.


http://www.youtube.com/watch?v=44RrGa_JxQ0

25 Temmuz 2011 Pazartesi

isyan

anlatmak istediğimiz, isyandır.

gönlün çıpınışına verdiğimiz özgürlüktür.

gülümsemelerin altında yatan geçmişin huzurudur.

yüzümüze vuran güneş, kalbimizin içi gibi sıcaktır.

usul usul gitsende, sırtını hiç çevirmezsin o bakışa.

bakmasan da görürsün o yüzü.

orada bir yerde o ışığın altına saklarsın yaşadıklarını.

o ışık hiç ama hiç sönmez.

bu yazıyı, kardeşim T.K için 28-09-10-beyoğlu

günlük alıntıları-3

Sen. Hayatın, bir hayattan olmadığını kafama vura vura anlatan insan. Sende öyle bir ilahi aşk yaşanır ki,bunu yapıp yapmama konusunda önsezilerim beni düşünceye götürüyor. Bu sevgiyi sana ölesiye yakıştırıyorum ama ne sana nede kendime güveniyorum. İşlediğim tüm günahlar yanıma kalacak ve hayatımın en mükemmel ve en boş terkedilmişliğini yaşayacağım. (istanbul-12.07.10)

17 Temmuz 2011 Pazar

istanbul

‎"İstanbul, sevgiliye hasret olmak gibidir, koynuna sakladığın ve hep sakındığın kokudur o. Sevdanın gözbebeğinde görmek istediğin pırıltılardır. Sessiz kaldığın anlardaki içine sığdıramadığın heyecandır İstanbul, o genç yüreğini parçalar geçer." SK-27-9-10

14 Haziran 2011 Salı

Uzlaşma

Gün, gecenin içinden çıkıyor. Bense hala uzlaşma arıyorum kendimle. Kelimeleri sıralıyoruz karşılıklı ama malesef sonuca ulaşmış değilim. Hüküm vermek konusunda bir iniş bir çıkış yaşıyorum. Öyle zamanlar geliyorki seni öldüresiye seviyorum ama bazen öldüresiye yok ediyorum.

7 Haziran 2011 Salı

Kandım

Geçmişin faydası yok demişlerdi.
Evet , yok.
Olmadığı gibi geçmiş de yoktu zaten.
İnsafsızım seni harcamak konusunda.
Çünkü, Kandım.
Ve kanadım.

3 Haziran 2011 Cuma

2 Mayıs 2011 Pazartesi

bir yazı.

Ayrılık, bir Pazar sabahı olmamalıydı,
yazın o kavuran güneşini ve bıraktığın yalnızlığı aynı anda yaşamak istemezdim.
SK-mayıs-İstanbul




sıradan bir gün.


Sıradan bir günün, sıradan bir gecesinde karşımda oturuyorsun. O benim nefrete ramak kalmış, senin boş bakışlarından biri ile benim üstümde gezinirken, benim sana dayanacak bir sabrım kalmamış. Barda kötü bir müzik çalıyor. Nefrete ramak kala diyorum çünkü ciddiyetsizliğin beni çoktan oralardan sürüklemiş oluyor. Bardağımda, söyleyeceklerim kadar çabuk bitiyor.
Ve kalkıp gidiyorum,
İşte hepsi aslında bu kadar.

Nisan'dı. günlerden 10'du

Bugün her zamankinden daha masum ve günahsız uyandım.

Mutlu hissettim kendimi.

Ne kadar sabır göstersek de, peşimize sarılan günahlar, bir gün bir yerde karşımıza çıkıyor.

Bunları şuan bertaraf ediyorum. Bunu bu sabah senin sayende yaptığım için bu sabah mutlu uyandım.

Çünkü,

“sen varmışsın gibiyim.”

günlük alıntıları-2

Farkındalık.

Bunun anlamını “içinde” aramış olduğuna, ben dahil sen de inanmıyorsun. Farkındalık hayatının ve hayatımızın hangi evresinde “bir kelime anlamına” bürünmüş ne yazıkki bilmiyorsun. Sana üzücü bir şey söylesem, belki bir nebze gerçeği anlayacaksın. Ama ne acı ki sevdiğim, bunu hala fark etmiş olmayacaksın. istanbul-nisan.

8 Şubat 2011 Salı

günlük alıntıları-1

Stresli bir günden sonra, eve gitmek, bir şeyler atıştırmak, Tarçın ile ilgilenmek, sohbet etmek... Bunları hayatımda değiştiremiyorum, rutinler ama benim alışık olmadığım şeyler de süregeliyor.

Özlemek.
Seni özlemeye alışkın değilim. Seni haftasonu görüp, daha kokunu bile anımsamadan pazar senden ayrılmak, özlemenin karşılığı hiç değildi. Kısacık zamanlarda sarılıp öptüğüm adamı hafta içleri özlemiyormuşum. 

Özlemek şuymuş;
senin beni 2 günde bir arayacağını bilmek ve o 48 saati saymakmış. Özlemek, benim sana "öksürüğün geçmedi mi daha?" sorusunu sormamdan sonra yaşadığımız 1-2 saniye sessizlikmiş ya da sana "ne yedin bakalım bugün? sorusunu sormammış. İstediğimde sana ulaşamamak, yardım etmek istemek bir şeylere ama edememek, seninle aynı anda gün saymak ve kalan günleri ayn anda birbirimize söylemekmiş. Rakı içmeyi özlemekmiş, Cumartesi günü, Kordon'da kahvaltı sonrası Bira'da içeriz demenmiş. Ama Can'ım herşeyden hepsinden önce, senin beni özlediğini söylemenmiş. Özlemin gerçek karşılığı buymuş, anladım... 16-01-11

30 Ocak 2011 Pazar

kısa ve gurursuz



Sen en başından beri bir zaaftın. Söz geçiremediğim en zor kelimeydin. Bir zaman gelip bir zaman gittin. Karşıdan seyrettiğim ışıklı bir şehir gibiydin. Nelerden vazgeçmeye hazırken ellerimden kayıp giderdin, sonra hiçbir şey olmamış gibi batardın. Küsemezdim, hükmedemezdim sana. Git diyemezdim, kal da diyemezdim. Nedense, gelişine değil, nasılsa bir gün gideceğine şartlamıştım kendimi. Aynı şehirde farklı zamanları yaşardık, aynı havayı solurduk ama farklı cümlelerde yer alırdık. Sen bende, ben sende değildi ama ne acı ki, vardık. Ben, bende olduğum sürece çaresizce kapını çalacaktım, çaresizce gözlerindeki pırıltıları soracaktım, derinliklerinde bilmeden cahilce ben’li cümleler arayacaktım. Bir umut, seni bulacağımı düşünecektim ... Hala bu şehirde misin? yoksa sen de yitip gittin mi?

15 Ocak 2011 Cumartesi

Özlemeye dair...



Bazen;
Yazılarım, sözlerimden daha keskin.
Ama;
Kalbim, ikisinden daha da kör.
Merhametime sığınarak seni özlemeye devam ediyorum. Sana içimi döker gibi İstanbul’a sarılıyorum. Buradaki ilk kışımı sensiz yaşıyorum. Ve seni bu kadar özlemişken İstanbul’un kış güneşine sarılıyorum. Ayazı yüzümde hissediyorum sensiz. Şimdilik yastığa yüzümü gömerek sesimi bastırarak hıçkırabilirim. Senden kalma bir kokuyu bulma ümidi ile sarılabilirim yastığın köşelerine. Ama bunların sırasını savdım. Özlemeye dair her şeyi yazdım buralara.