3 Mayıs 2010 Pazartesi

sen, kadınım...

gözlerindeki umursamaz ama içten içe korkan bakışlarına aldandım. söylemek istediklerin yıllardır dilinin ucunda. bunun farkına varabilmek için iki dudağının arasına kaçamak bir bakış atmak yeter.saçlarını her savuruşunda ege'nin deniz kokusunu içime çekiyorum. her bir teli, her bir ışıltısı, ege gibi. yürüyüşün, sesindeki tını, İzmir'in kıvraklığında,aldanası.
kirpiklerinden düşen mavi maskaralar, aynı ege'nin laciverti gibi..

Özlüyormuşsun.
Özledikçe ölüyormuşsun.
Ne zaman uyanacaksın bu keşmekeşten, belirsizmiş.

Zamanı durduracakmış gibi yaşıyormuşsun. İçine sinsin istiyormuşsun. Öyleymiş son zamanlarda.
Ama halbuki bilmiyorsun...
Kaybediyorsun.

Şimdi ...
İstanbul'un o çok merak ettiğin sokaklarında gönlünden atamadığın fahişe kılıklı kadınları kovalıyorsun. Kiminin gözleri zehir, kiminin dili sivri, kimi çocuk gibi, hiç büyümemiş. birinin suratı 5 karış. Birini yakalasan öldüresiye döveceksin.
Yada belki şartlı salıvereceksin.
Hapsetmek sana göre değil ki.
Hiç hapsoldun mu?
Daha önce hapsettinmi vücudunu bir yere?
Birine?
Biri?
Bir?

Gözlerindeki heyecanı, kalbindeki tutkuyu kaybetmeden,
Ölmeden,
bekle beni - geleceğim yanına,yanı başına.
sonrasında sana anlatacaklarım var. hele bir otur dinle beni.
Hikayem çok uzun.
Çok ..

"Eşyalar toplanmış seninle birlikte
Anılar saçılmış odaya her yere
Sevdiğim o koku yok artık bu evde
Sen
Kıyıda köşede gülüşün kaybolmuş
Ne olur terketme yalnızlık çok acı
Bu renksiz dünyayı sevmiştik birlikte
Sen kadınım"

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder