29 Ağustos 2010 Pazar

cebimde Ayvalık


hani sabahlara hasret gibi uyanırsın ya, camdan dışarı göz ucuyla bakarsın deniz çarşaf gibidir lale adasına doğru ve cunda'nın yosun kokusu gelir burnunun ucuna. vardır ya hani dal kıpırdamaz, ağustos böcekleri sana eşlik eder, tatlı bir telaş yüreğinde, ayvalık sevdasımı yar sevdası mı ayıramazsın, Ege'nin zeytin kokuları içinde ince belli bir bardak çay koyarsın ikinize , gönlünü karşına almışsın. var böyle zamanlar sende ve bende. ve gün sayar, takvimden yaprakları yırtarız. tek tek ... elini uzattığın anda parlak mavinin içinden hırçın bir istavrit sana göz kırpar , 2 tekne sesi, pancar motorlar. bir kedi salınır arnavut kadırımda, miskin. güneş yakar alnını, bir gölge bulma telaşında eski sokaklarda gezinirsin. sonra güneş batmaya karar verir,senle dertleşir bir süre, hafif kızar söylenirsin, ama gece günün devamıdır, ona gizlersin ya hani günahlarını, geceyi üstüne çeker uyursun ya kimi zamanlar, vardır bu anlar sende ve bende. güneş'in dertleri , ay'ın hüznü bitmez, birbirlerini kovalarlar, hiç karşılaşmamış olmaları ne kadar kederli. gecenin siyahını yastık altı yaparsın ve içinde heyecanların, elini yar beline dolarsın saçlarını koklarsın ince ince, kulağına tanıdığın bir ses gelir, ege'ye en yakın olduğun andır, küçük çelimsiz dalgalar yosunlu siyah taşları yalar geçer. gözlerin dalar arada uzaklara, eksik olanları düşünürsün, beni düşünürsün, iyot seni çarpmıştır. yüreğin çarpar hızla nedensiz, ayvalıktanmı yardan mı bilinmez ama güneşi yakalamak için bir kez daha geceye kendini bırakırsın. rüyanda belki hırçın bir istavrit ...

17 Temmuz 2010 Cumartesi

Annem'e Açık Mektup

Ben.

Silvia.

Merhaba. 24 yıllık hayatımın tek var olma nedeni annemdir. 

Ben onun tam anlamı ile bir yansımasıyım. Ben onun bir aynasıyım. Çoğu kez eleştirdiğim yanlarım kesinlikle anneme benziyor. Olaylara bakış açımın, konuşma şeklimin, tepkilerimin anneme şiddetle benzediğini gözlerimle görüyorum. “üff anneme benzedim aynı bee” diye sitem ettiğim zamanlarda aslında çaktırmadan kendimle gurur duyuyorum. Üstünlük taslamamın, bilmişliğim ve her şeye muhalefet olmamın tek nedeni annemdir. Bu özelliklerimle çok övünüyorum. Çünkü hayata karşı daha açığım ve daha pozitifim.

Kendisi ile bir süredir fiziksel anlamda uzak kalsak da, biliyorum ki aklım ve gönlüm onunla birlikte. Kendisi arada, “ arayıp sormuyorsun, sesin soluğun çıkmıyor” diye sitem edince, bazen anlayış beklediğim zamanlar oluyor elbette ama insan elini kolunu aklının nasıl kaybetmiyorsa, nasıl kalbinin içerde olduğunu biliyorsa, annemin benim aklımda olması da öyle bir şey diyorum. 

Ayrı kalmaya başladığımız ilk 2 yıl gerçekten zordu. Bu 2 yıl, beni hayata hazırladı ama telefonun diğer ucunda onun sesini her duyduğumda gerçek huzurun kim ne derse desin onun yanı olduğu konusunda hem fikirim. Bu, çok açık bir konudur. Gergin de olsam, bitmiş tükenmişte olsam, dünyanın en mutlu insanı da olsam, hüsran hayal kırıklığı terk edilmişlik ya da egolarım havada olduğu zamanlarda, onun tek bir kelimesi ya da bir bakışı benim kendime gelmemi, gerçek Silvia'ya dönmemi sağlıyor. Bunu yaşamam için illa karşımda olmasına gerek yok, 1 dakikalık sesini duyunca gerçek dünyaya geri dönüyorum. Bazı sayfaları hayatımda kapattım. Bunları yapmak için güzel cesaretler yükledi bana. Sözcük yada eylem kullanmadı. Şaşkınlık içindeyim. Bunları yaparken ondan hiç baskı görmedim. Uzun ağdalı cümleler ile kafamı şişirmedi. Telkin de vermedi. Kendiliğimden yaptım ama manevi bir birlikteli söz konusu.

Geçenlerde evli arkadaşlarımla yemekteyken, anneleri eve gelince büründükleri kimlikleri hakkında sohbet ediyorduk, söyledikleri doğaldı. Herkesin yanında çocuğu bile olsa, annesinin ona annelik yapmasını, sofrayı kaldırıp etrafı toplamasını, iki laf edip annelik taslamasını bekliyor. Çocuklar, 35de olsa 45 da olsa gerçekten çocuk kimliklerini atamıyorlar üzerinden. Kaldı ki anne, annelik kimliğini hiçbir zaman atamıyor. 

Çocuklarla aram pek iyi değil, evet kabul ediyorum. Belki de henüz bu hissim gelişmedi. O sorumluluğu, o özeni gösterebilecek kabiliyeti kendimde henüz görmüyorum, iletişim yeteneğimin var olduğunu düşünüyorum ki olmasaydı şuan çalıştığım sektörde başarılı olamazdım, ama çocuk ile iletişim ayrı bir uzmanlık. Frekans meselesi. Bir canlıya sahiplik yapmak, onun var olma aşamasından itibaren birlikte olmak konusunda tecrübem sıfır. Bu yeteneği annemde %100 bulduğum için kendisini ayrı tebrik ediyorum. İletişim, bazı zamanlarda tartışmaya açık olabiliyor elbette ama olur bazen diyorum. Onunda bana “olur bazen” dediğini hissediyorum.

Ben , Silvia.
Kabul ediyorum, değişik bir yapı merkezim var. Hatta merkezimdeki imgeler ve konular zaman için değişlik gösterebiliyor. Bazı zamanlar ilgim başka şeylere kayabiliyor. Karşı çıkamadığım ve bana zararı olmayan egolarım var, başaramadıklarımla ciddi kavgalar yaşayıp, kendi kendimi terk ettiğim zamanlarım var. Çok kalabalık bir ortamda yapayalnız olduğum zamanlarım var. Biz buna aile arasında “şehirli” diyoruz. Ama bu merkezdeki demirbaş annemdir. Hiç oralı olmadığım zamanlarda bile kendisi varlığını bana göstermesini biliyor.

19 Temmuz onun doğum günü. Kendisi tipik bir yengeç burcudur. Evci’dir ve mükemmel yemekler yapar. Açık sözlüdür, nettir, temizdir, saydamdır, sıcaktır, konuşkandır. Elinden her iş gelir. Herşeye atlar, pratiktir. Kadında Avrupa havası vardır. Şengül ismi bir disiplindir, anne-çocuk ilişkisini ele alan yegâne bir felsefesidir. 

Bu felsefe ile var ettiği iki çocuğu var. (Tuna büyüdü ama diğeri hala büyüyor ) 

Ve annemle gurur duyuyorum. 

İyi ki doğdun, iyi ki varsın.

SK-17.07.2010-istanbul
(kendisine gönderilmiş mektup)

1 Temmuz 2010 Perşembe

Yazılar Harman...


Özgür çocuk,
Yazılar harman olmuş yazmayalı. Şimdi sen belki ellerden aldığın bilmem kaçıncı mektupların satırlarını okurken ben bunları sana yazıyorum ve içimden neler ediyorum, hayatıma çelme çakan nedenlere neler sallıyorum bir bilsen. Evet karşındayım, İstanbul'dayım, senin şehrindeyim, benim hayatımın devam etmesini istediğim şehirdeyim. Zor olmadı, sadece zorladı. Ama beni, bizi zorlayan şeyleri şuraya sıralasam eminim ikimizde İzmir gevreği gibi karışlıklı gülerdik. İstanbul, bunların yanında gerçekten etkisiz kalıyormuş ,bunu gördüm ve görmeye devam ediyorum. Sen şimdi bunları okurken kim bilir hangi hisler içinde olacaksın, belki mutlu belki sitem içinde, bunda haklısın, sana uzun süredir yazamadım. Ama sana her şey üstüne yemin ederim ki sana yazmam gerektiğini hiç unutmadım. Bu süreç, hayatımı yoluna sokma çabası içinde geçti dersem eminim ki Özgür Çocuk yine o muzip gülümsemesini yapacak ve bana Sayın Silvia, affettim seni diycek.

Özgür Çocuk, İstanbul hayallerimdeki İstanbul, istiklal, galata, taksim, şişhane, tünel,asmalımescid, nevizade, şişli mecidiyeköy, kabataş, karaköy,beşiktaş çarşı, ortaköy,bebek, bakırköy, sultanahmet, beyazıt, galata köprüsü, eminönü, unkapanı,sarıyer,istinye buraları yaşamak benim hayallerimdi. Hepsini yapıyorum...
Sen eksiksik.
Henüz hiç Anadolu’ya geçmedim.
Düşünmüyorum da...
Oraya senin için gelirim.

Ben İstanbul’u yaşıyorum Özgür ve istanbul’a yazıyorum artık. Ege’nin o çok sevdiğim lacivertine uzak kalıyorum, sabahları denizin üzerindeki belli belirsiz çarşaf çizgilerini göremiyorum ama hayallarimi kovaladığım bir şehirde hayatıma devam ediyorum.
Bazen, bu kadını tanıyamadığım zamanlarda şaşırırdım.
Şaşırmanın ardına gizlenir bir çözüm üretmezdim Özgür.
Ama hayatımın etrafını gerçekler sarmaladıkça ben anladım ki, bu kadın yoluna devam etmeli.

25 haziran...
İstanbul güzel. Arada bir yaz yağmurları yağıyor, günahlarımızı yıkıyor. İstanbul’da sen ve ben hala varız, gitmemiş gibi hissediyorum, buralardasın gibi İstanbul. hemen karşımdasın gibi. Öylece bana aynadan yansıyan yüzünle, rutubet kokulu bir odadan bakıyor gibisin. Yeşil bir kapısı var, bordo halısı, ve üstüne “dümdüz” yayılıp kolumu bacağımı gere gere “aaabi bu yatak çok rahat şerefsizim, bu yorgan çok yumuşak beee” diye salak salak, gerizekalı bakışlarla söylendiğim gibi İstanbul, aynı buna benziyor. 

Sana herhangi bir İstanbul sokağında sarılıp hoş geldin demek için can atıyorum.

Gel hadi.

SK 25.06.2010,istanbul

22 Haziran 2010 Salı

"Artık herşey daha az. Yani unutur gibi."

Yazılanlar gayet iç karartıcı. Şöyle bir kısa kısa göz attım ardıma, gerçekten çok tahammülüm varmış benim. Bazen anlamak için o kadar çok zaman ayırıyorum ki, mecburen bende şaşırıp kalıyorum bu kadar sıkıldığıma.
 
Yaşarken de özleyebildiğim bir şehirde yaşarken, üstüne üstlük bir de daha çok özlemek olunca, beklentilerimi en aza indirdim ve sabrettim. Birde baktım, ne bir adım ileri ne bir adım geri. Nefret yoktu ama, acınılası bir şehir suskunluğu bıraktım ardıma, kalbimin boşluğa doğru teklemesi, yanıma kalmış. Şimdi farklı bir şehirdeyim. Kışın geldiğim bir şehrin aynı anda soğunu, baharını, yazını ve güzünü yaşadım, hala da yaşıyorum. Farklı farklı insanlar. Farklı yüzler, sesler, dokunuşlar ... Bu dokunuşların içinden sıyrılıp atmak kendini bir kaldırıma, acımadan tokatlanılan hırs, eli tutulamayan heyecanlar, yada sönüp giden mutluluklar...

Ben mutluluğun paylaştıkça çoğaldığına hala yürekten kendimi inandırmış rolü kesiyorum. İçten içe doğrultulan parmakların arkasında nelerin gizlenmiş olduğunu açıkça görebiliyorum, bu bir yetenek değil. Eski sıfatına bürünmüşlerin alaycı şaklabanlıklarına tahammül edemiyorum , bu tahammülsüzlük maalesef beni mutluluğun paylaştıkça çoğalacağı hissine inandırmak için zorluyor.
Bunu buraya yazılarıma dökmeyi bir borç bilirim. Ben yakıştırmadığım şu meşhur şehir suskunluğunu bu kente gömmeyeceğim. Her şey meydanda, açık, net, "temiz bir çizgi". Kısa aralıklarla gözlerimi sabitlediğim bir nesne, 5 saniye sonra unuttuğum bir insan yüzü olmamışcasına yaşıyorum buraları. Sokaklarında tanıdık kişilerimle karşılaşıyorum, selam veriyorum onlara, beni hatırlıyorlar bir yerden.

Aradan bir zaman geçti... Şimdi artık biraz durağanlaştım. Değerlerimi hala sorguluyorum gerçi.
Yaşadığım çarpıklıkların seceresini tutacak değilim bu saatten sonra , mükemmelliyetçi de değilim aslına bakarsan, tek elimde kalan tek avucumda kalan ben, yani bildiğim ben.

8 Haziran 2010 Salı

harman


seni ihmal ettim Özgür çocuk.

dün ve ondan önceki günler sana mektup yazmak için kendime sözler verdim.

sonra,

şu uğursuz 13 rakamı ile karşılaştım.

demek hala ordasın.

sana bugün yazacağım.

hemde geçen günleri telafi edecek kadar güzel cümleler olacak bunlar.

yazılarım harman oldu Özgür çocuk.

çok harman ...

25 Mayıs 2010 Salı

itiraf ettim


..Neden iyiyim, onuda yazıp bitireceğim. Varlığını ve yokluğunu şüphe içinde yazdığım, öncesinde bir çok nedenine güvendiğim sen, hep hayatımda ama'lar ve yersiz karamsarlıklarla devam etmeyecektin. Son bulan biz değil, sana yakıştıramadığım koca bir şehir suskunluğuydu. Bu şehirde olman bile yetiyor ve zaten acı olanda bu. Gidişimin tek nedeni, senin olduğun şehire benim kinimin yakışmamasıdır. Tanrı beni tüm kötülüklerden korusun.

24.02.2010

cümleler


Sessizliğin içine saklanmış cümleler varmış.
Çok beklemiş.
Çok beklenmiş.
Usulca gözler yere inmiş,biraz sitem edilmiş,biraz naz çekilmiş.
Sonra biraz sessiz kalınmış.
Sarılmış.
Bir eli kadehteymiş.Bir eli kalbindeymiş.
Seslenmiş gölgesine, saçlarına dokunmuş,
geçmişi sormuş.
Sonra bakmış uzunca
ve sonunda mutlu olmuş.

22 Mayıs 2010 Cumartesi

yeni bir sayfa

yeni bir sayfaya yazmak konusundaki ısrarcılığım ve sert inadım devam etmekte. kalemimle sayfalar arası küslüğe bir son verdim ama bu seferde ben kendimi aklamadım. ivedi bir günahkeçisi arayışındayım. çok güzel yakıştırmalar yapabilirim günahlarıma.onlara değişik şekiller verebilirim, beğendirebilirim,dikkat çekerler.çok umursamazdırlar onlar. elbet bir gün,bir tanesi ayağıma dolanacaktır.tam kurtulacakken, eskilerine yeni bir tanesini ekleyeceğimdir.bu böyle sürer gider.

sonra adamın biri çıkar.

"ah bee, sen nerdeydin" diye sitem ederim.

günah dağının ardından.

3 Mayıs 2010 Pazartesi

sen, kadınım...

gözlerindeki umursamaz ama içten içe korkan bakışlarına aldandım. söylemek istediklerin yıllardır dilinin ucunda. bunun farkına varabilmek için iki dudağının arasına kaçamak bir bakış atmak yeter.saçlarını her savuruşunda ege'nin deniz kokusunu içime çekiyorum. her bir teli, her bir ışıltısı, ege gibi. yürüyüşün, sesindeki tını, İzmir'in kıvraklığında,aldanası.
kirpiklerinden düşen mavi maskaralar, aynı ege'nin laciverti gibi..

Özlüyormuşsun.
Özledikçe ölüyormuşsun.
Ne zaman uyanacaksın bu keşmekeşten, belirsizmiş.

Zamanı durduracakmış gibi yaşıyormuşsun. İçine sinsin istiyormuşsun. Öyleymiş son zamanlarda.
Ama halbuki bilmiyorsun...
Kaybediyorsun.

Şimdi ...
İstanbul'un o çok merak ettiğin sokaklarında gönlünden atamadığın fahişe kılıklı kadınları kovalıyorsun. Kiminin gözleri zehir, kiminin dili sivri, kimi çocuk gibi, hiç büyümemiş. birinin suratı 5 karış. Birini yakalasan öldüresiye döveceksin.
Yada belki şartlı salıvereceksin.
Hapsetmek sana göre değil ki.
Hiç hapsoldun mu?
Daha önce hapsettinmi vücudunu bir yere?
Birine?
Biri?
Bir?

Gözlerindeki heyecanı, kalbindeki tutkuyu kaybetmeden,
Ölmeden,
bekle beni - geleceğim yanına,yanı başına.
sonrasında sana anlatacaklarım var. hele bir otur dinle beni.
Hikayem çok uzun.
Çok ..

"Eşyalar toplanmış seninle birlikte
Anılar saçılmış odaya her yere
Sevdiğim o koku yok artık bu evde
Sen
Kıyıda köşede gülüşün kaybolmuş
Ne olur terketme yalnızlık çok acı
Bu renksiz dünyayı sevmiştik birlikte
Sen kadınım"

25 Nisan 2010 Pazar

Istanbul.


Hani o çok sevdiğim satırlarım varya..
Huzur arayan.
Kalemle küsmüş bu aralar bir duyuma göre. Bir ara gidip ikisini bir araya getirmeye çalıştım ama ikiside bana mısın demedi. Biraz nazlılar. İkna etmeye çalışıyorum ikisinide bu aralar.

Ama ..
Sanırım önce ben kendimle aramdaki buzları eritmem gerekli. Böyle kimseye bir faydam yok. Bir oda, bir kağıt, minik bir kedi, bir kalem ve biraz da İstanbul havası.

Neyin eksik diyorum arada bir kendime.

Eksik olan ne biliyorum.

Aşk.

Galiba, O da şuan tam karşımda oturuyor.

30 Ocak 2010 Cumartesi

Paulo Coelho, Zahir : 89

"Bütün bildiğim onsuz yaşayabildiğim halde, hala onu yeniden görmek, birlikteyken hiç söylemediğim şeyleri söylemek istediğim : seni kendimden bile daha çok seviyorum. Bunu söyleyebilirsem o zaman kendimle barış içinde yaşamayı sürdürebilirim çünkü bu aşk beni rehin aldı..."Paulo Coelho, Zahir : 89

Bir Başka Zaman...

Gün be gün telaş içindeyim. Bu telaşın en yoğun yaşandığı şu günlerde içim içimi kemiren kararlar ve yaşantılar, birgün içinde ne yapacağım sorusunu en sık sorduran durumdur. Fonda bir müzik var..Bu atmosfere kendimi çok kaptırmadım.Kaptırmamayada çalışıorum.Mucizevi bir şekilde farklı hayatların benim birden fazla yaşantılarıma nüfuz etmesine usulca göz yumdum. Acaba bu sabırsız duygular nerede fire verecek yada ben nerede kime bir açık kaptıracağım. Burası merak edilmekte. Bu açığın ne olduğu konusunu da başka zaman yazarım.Heyecan ve telaşın kol gezdiği bu atmosferin bir gün bir şekilde göz kararı ile bozumlasına müsade edeceğim. Edeceğim kelimesini aslında etmek zorunda kalacağım anlamı ile karaladım.En kötü ihtimalleri bile düşünürken, bir yaz sıcağında ve sabahın erken saatlerinde uyanıp Ege Denizine sırlarımı fısıldamak ve lacivert kollarında kendimi ona bırakırken hayatımadan süzülen türlü rastlantıları dökmek istiyorum. Yarım kalmış hayallerimi seninle şekillendirmek, geri kalan kısımlarını seninle tamamlamak istiyorum. Ege'nin serinliğinde seninle birlikte olmak, tüm o kaçındığımız hislerimizi Ege'de serbest bırakmak istiyorum..

29.Mayıs.2009,izmir,8.45