24 Ağustos 2015 Pazartesi

1 Senenin Ardından Felfena Kadroyla : Minipax 2015, Yeni Mekanlar ve Eskimeyen İnsanlar

Uzun bir yaz yandık kavrulduk, İstanbullular yapış yapış 45 derece sabahlarda sevişemedi, sonra gitti koca şehir, tek sağanak yağmurlu gün seçti, o gün festival yaptı, O da Minipax'tı, tarihte güzel bir cumartesine denk geldi. Bununla alakalı birazdan geri size dönücem çocuklar.

Şenay Radyomood dinlemeye başlamış, ne iyi yapmış. Bloguna da yazmış beni. Dinleyin ve dinlettirin. Reklamsız, cingılsız, cayır cayır indie ve rock n rolll ve hiç duymayıp çok seveceğiniz parçalar, sevgili Emrecan'nın programları... Tavsiye ediyorum.

Ne güzeldi nikah, ne güzeldi nikah sonrası AYI Pub eğlencesi, ne güzeldi dostlarla park bahçe ve ne güzeldi Minipax, yağmura rağmen. Geçen haftadan Kadıköy'e gidiyorum dedim gittim, dostlar evlendi, ertesi pazar bir başka grup ile Maçka'da çimlere yayıldık, bu hafta da festival ruhunu doyasıya yaşadık,ıslandık, çamurlara battık ve hopp koca 2 hafta bitmiş.

3 güzel mekan keşfettim bu geçen 2 haftada. Ayı Pub Cadde, yeni yeriymiş, arka bahçesi harika, tam da gözlerden uzak sarhoş olup sevgilinle öpüşüp koklaşıp, sevdiklerinle eğlenebileceğiniz bir yer! Biz de zaten öyle yaptık. Derya ve Cenker'e mutluluklar!


Zeplin Pub, gerçi burası eski bir yer ama ben Vegan Burger'ini yeni denedim. Salatası daha büyük olmalı. Bira listesi ehh hali ile çok iyi. Irish sevenler buraya.

Diğeri de, Babylon Kilyos. Güzel haberler var burası ile ilgili. Yılların Asmalımescit Babylon'u kapılarını kapatıyor. Bomonti'de yeni yerinde devam edecek performans hall, Kilyos'da kışın güzel eventlerle ve yazın da plajı ile bizimle olacak. Bir Babylon aşığı, eski bir dostum ile Minipax öncesi cumartesi öğle yemeğine, beni Suma'ya bırakması kıyağı da yanında, gidelim dedik. Niyetimiz yıllardan sonra Bora Uzer dinlemekti ama fırtına nedeni ile konser iptal edildi. Bari yemek yiyip akşam birası içeriz olduk. Yağmur sonrası karadenizi izledik, güneşi batırdık, goygoy yaptık. Efendim Babylon Kilyos çok kaliteli bir yatırım yaparak pırıl pırıl bir mekan yapmış, gidin görün. Çalışanlar, kabinler, wc'ler, plaj, Babylon radyo yayını, oyun alanları, hayvani çim alanı, iskelesi, böyle tam kafayı yiyip şehirden kaçmalık yer olmuş, bu adamlar işi biliyor.  

Geçenlerde denk geldim, ekşi sözlükte bir entry vardı, biri kalkıp burası ile Suma'yı kıyaslamış. Üstelik Suma'da eğlenen kitle için de, ay bokum yani çok özür dilerim ama O da biz oluyormuşuz, junkie demiş. Şimdi su götürmeyen bir gerçek, iki mekanın kitlesi asla kıyaslanamaz. Babylon'da, çocuğunu alıp çimdirecek köfte yedirecek, köpeğinin bokuna, özel yapılmış "pet field"da poşet edinecek ve frizbisini Long Island Ice Tea'sine batırıp götüne sokucak bir kitle var. Suma da ise güzel isimleri kovalayıp, yağmur bile yağsa rüzgarda dans edecek düzenli drug hayatı olan bir kitle mevcut. 

Siz hangisi iseniz ona gidin arkadaşlar ve insanların zevklerini ve seçimlerini lütfen boklamayın. Efendim Babylon hafta içi 40 lira, haftasonu 50 lira giriş. Vodafone red zone ile %50 indirimli. Öğle yemeği + biralar + kahveler derken ortalama 190 lira felan ödedik. Karaköy'den hallice, bence değer! Frizbinizi unutmayın!


Gelelim, şehrin en geniş line-up'ının olduğu ama bir yağmurla nasıl bozulduğuna. Ağlayan zırlayan elit tayfanın festival sayfasını habire boklamasına! Eğlenmesini bilen az insanın nasıl da güzel eğlendiği Minipax Festival 2015'e.

Geçen sene Haziran'da apaynı sebeplerden cacık olan festival, nasıl da oluyorsa, yine apaynı doğal şartlardan maf olduğunu size burada anlatmayacağım, announcement yapıldığı halde maksimum önlemleri almayan ekibi eleştirecek dermanım yok çünkü hala dans etmekten yorgunum. Ben giderken yanımda uygun kıyafet ve çöp poşeti götürdüm. Kendi kişisel önlemimi almıştım. Eğlenmek isteyen eğlenir. Olmadı, olduramadılar. Olsundu. Elindekiyle yetinenler gece 1'de duran yağmuru bekledi ve o saate kadar ara ara vuran fırtınayı poşet yağmurluklar ile izledi. Buğra'nın o muzip gülümsemesi ile, yağmurdan sonra, bize gelip "arkadaşlar şu suratınızdaki memnuniyetsizliği ve kaygıyı görmek istemiyorum!!!" demesini ömrümce hiç unutamıcam. Ahahahahaha.


Online takip ettiğimiz hava durumu bizleri yanıltmadı ve "asıl gece şimdi başlıyor" deyip, ormanın karanlık rave havasına kendimizi bıraktık, Ali ile Enis'in doğum gününü kutladık, yeni dostlar edindik ve güzel müzikler dinleyerek sabah 8'a kadar dans ettik. En son plajda bir gözümü açtım, diğer gözümü de arabada. Eve geldiğimde sabah 10'du sanırım. Yine iyi gelmişim djsajdsa.

Yine iyi eve gelebilmişim
Line-up'tan hiç bahsetmeyeceğim çünkü fırtına nedeni ile bir sürü stage ve dj iptal oldu, ŞAŞIRDIK MI HAYIR ahahahahaha biz yine ordan oraya dj kovaladık, sığınacak yer aradık ara ara. Yağmur bitince ormanda kaldık. Gaiser, Pan-Pot, Dj Tennis, Rodhad dinledik. Gece 4'ten sonra hava iyice Techno'ya döndü. Gerçekten beklediğimiz gibi, çok ama çok iyilerdi. Festivalden sonra facebook sayfasını bir sürü şikayet doldurdu, 170 lira verip üstüne çamurlu ayakkabılarını post eden hanım kızlarımız için bu bloğu terk edip orayı takip edebilirsiniz. Bu şikayetler benim festival anlayışıma ters.

Herkese ama herkese teşekkür ederim. Festival ruhunu yaşayanlara, kahvesini suyunu yağmurluğunu benle paylaşan Ravers dostlara, geçen sene yaşadıklarımı kıyaslayıp, benimle yanımda olan sevdiğim hiç eskimeyecek insanlara, yeni yaşına festivalde giren 2 güzel adam Ali ve Enis'e,  acil kahve içelim sana ihtiyacım var:) diyen Buğra'ya, "aşkım topuzum nasıl olmuuuuuş" diyen Ekin'e, Enis'in doğum gününe sürpriz bir dj set up pastası yapan ve pastayı alana sokan Su'ya, ahahahahahah "ooo bu olayları artık blogta patlatırsın" diyen Atakan'a, İzmir'den festivale kalkıp gelen Ceren'e teşekkür ederim. Hepiniz iyi ki varsınız.

Geçen sene gittiğim ve bu sene gittiğim Minipax arasında aslında çok büyük bir fark var, ama onu buraya yazmaya artık hiç gerek yok. Ve tekrar tekrar teşekkürler Enis.

Dans edin, kahve için, sevdiğinizin ve dostlarınızın kıymetini bilin ve en önemlisi asla küs uyumayın. Herkese güzel bir hafta olsun!

15 Ağustos 2015 Cumartesi

Prepare Your Çeyrek Altıns

Prepare your çeyrek altıns. Cayır cayır evleniyorlar, kayınvalidenin nezninde legal seks yapmak için devlet altında imza atıyolar. Size ne ya, isteyen istediğiyle seks yapsın, size neeee, si ze ne
 
Şimdi böyle seksli yazı yazdım diye, bloğunda ıspanaklı börek yapan ablanın biri gelir, ııyyy ne ayıp am göt meme der. Olsundu, onlar da ıspanakla sevişiyordu.
 
Okuyun. Burayı iyi okuyun. Bu cümleyi o çok kutsal gördüğünüz ama beş para etmez kalbinizle okuyun. O amcık edebiyatınızla, küçük siklerinizle ayak altında dolanıyorsunuz. Egonuzu pazarlıyorsunuz. Karaktersizliğinizi pazarlıyorsunuz. Laflarınız lağım gibi. Valla çok iyisiniz bu konuda. Ne iyi ettik de bildik sizleri. Biz de gülüyoruz ibnesine, kahpesine.
 
Biz de gülüyoruz ibnesine, kahpesine.
Efendim koyu Beşiktaşlı sevgilimlen, dün akşam evde Fener-Es Es maçı izledim. Beni, çok önceden sosyal medyadan tanıyan en yakın arkadaşı ise Fenerli, burada bir gülme geliyor, tesadüfen ismimi duyup, birlikte olduğumuzu öğrenince ağzından çıkan ilk yorum, "Ney ney ney Silvia mı? Abi yalnız bişi dicem o kız ağır Galatasaraylı haberin var mı? Yani büyük sıkıntı ben söyleyim de" demiş. Demiş de, neden ya, çok mu ağır görünüyor dışardan?
 
Herif tatilden döndü diye rakıya gittik, rakı; resmen 90 dakikalık Fener'i destekleyen Beşiktaşlı maçına döndü. Beşiktaşımın 3 haftalık şampiyonluğu oley kdhajsgdajgd. Bugün kendisi ile dostlarımızın nikahına gidicez, "ben günlük şeyler giycem, sen de çok şey yapma overdressed olma" dedi. İlişkimizi şimdi ciddiye almaya başladım.
 
 
Perdelerin rengine look
8 senedir tanıyorum, son 9 ayımızı aynı evde geçirdik, ve bu ev arkadaşım da ayrılıyor evden. Yeni bir düzen kuracakmış kendine.
 
Airbnb yapmayı düşünüyorum. Bir yandan da düşünmüyorum. 9-6 çalışıyorum, o evin anahtarını nasıl teslim edicem gelene, tek derdim bu. Yoksa o işte para var ama benim bu otelcilikten karakterime geçen memnuniyet ve tatmin kaygım, bu planımın da ağzına sıçıyor.
 
Bazen hayatım resmen "oooo boşveeeerr bu çocuk büyüdü dert sahibi oldu,boşveeerrr."
 
Nemden, sıcaktan istanbulda kimse sevişemiyor.
 
Bana ne olur artık ucuz otel sormayın ne olur, koskoca adamlarsınız, internet kullanıyorsunuz, eski sevgilinizin eski sevgilisinin yeni sevgilisini stalklıyorsunuz ama otel bulamıyorsunuz, nolur bana otel sormayın. Rica ediyorum.
 
Geçen yazıda doğaya ettiğimiz ihaneti yazmıştım. Elimi sikiyim açmasaydım, sabah ekşide bir kaplumbağ videosuna tıkladım, elimi sikiyim açmasaydım. Hadin iyi haftasonları. Nasıl olacaksa artık.

13 Ağustos 2015 Perşembe

Abla Diyor, Çok Özledim Diyor

Abla diyor, çok özledim diyor, çok gelmek istiyorum bayramda diyor, içerde maç diyor, e-bilet bile alabilirim diyor.

Ne diycem ki bunu söyleyen adama? Elle tutulur ne dicem şimdi, futbolun boktan endüstrisini mi konuşayım şimdi? Koskoca herif, "Cimbomu özledim!" dedikten sonra karşısına hiç bir şeyle çıkamam ki.

10 Ağustos 2015 Pazartesi

Şu Sıralar Bağzen Böyle

Şu sıralar, şu kedi kadar değil bazılarınız. Şaşırıyorum, bu kedi mesela karşılıksız sevmeyi nereden öğrenmiş. Nereden öğrenmiş oğğlum, baksana şuna?
 
 
Efendim, fark ettiniz mi, blogun eski tadı yok. Gidenler, gelenler, yazmaya ara verenler, yazası gelmeyenler. Yaz sezonundandır diyerek avutuyorum kendimi.
 
Kimse davetiye istemedi.
 
Pazar günü Yıldız Parkı'nda ağaçların altında yattım dostlar. Şehrin ortasındaki bu alana henüz çamur olmamışlar ama sözde tadilat ile diye bir sürü yere barikat çekmişler. Özgür parklarımızın içinde bile "sınırlar" var dostlar.
 
Parkın içinde bir sürü gelin ve damat, düğünden sonra sevişecek olmanın heyecanından, o sıcağa rağmen, komikli pozlar vererek fotoğraf çektiriyorlar. Hallerine 3 dakika tiksindikten sonra çimlerde uyumaya devam ettim.
 
Odun ve Ben. Sağdaki Ben.
22 Ağustos'ta Minipax Festival gerçekleşecek. Yer Suma Beach. Geçen sene yağmura rağmen çok güzeldi ve iyi eğlenmiştik. Avatism'i unutamıyorum dostlar. Tabi o hafta için planlarım farklı ama ne olacağı da belli değil. Ölü taklidi yapıyorum.
 
Hayatın içinde olanlar, olacaktır, Değişmeyen tek şey güneşin doğuşu ve batışıdır en nihayetinde. O yüzden şimdi geçmişte olanlara bakınca, demek ki böyle olması gerekiyordu, demek ki şimdi mutlu olmam için o hüzünleri yaşamam gerekiyordu diyorum.
 
Danimarka'dan aldığım matara, 2 saat kahveyi sıcak tutuyor. "Hadi bee o kadar değildir abartma!" diyen Cembaba'ya, "evet valla o kadar" demek istiyorum. Muazzam bir keyif. Bana mocha podda kahve yapmayı öğretti. Şimdi filtre kahve makinası mı alsam diye düşünürken, acaba hangisini alsam diye düşünüyorum. Öğretici olduğu kadar tüketici bir yapısı var ilişkimizin.
 
O'na 30 Ağustos'a kadar sürecek "öğretmen tatilinde" başarılar diliyorum. Öğretmenlik gerçekten yan gelip yatma mesleği.
 
Birileri çoktan sikmesi gerekirdi ama 0216'lı numaradan Digitürk hala aramaya devam ediyor bizleri. Hayırdır?
 
Doğa bize hiç ihanet etmemişken bizim doğaya, sonradan öğrendiğimiz korku-ihanet-ego hislerimiz ile ona durmadan saldırıyoruz. Sadece Doğa'ya mı? Daha düne kadar sevdiğim dediklerim bana böyle saldırıyordu. Ebediyen yok oldular. Keşke Doğa için de aynısını yapabilsek.
 
Sonunda, Araplar bir gün iyice çoğalıp, İstanbul halkının anasını sikecek, bunun olmasını çok istiyorum. İşin bu yüzünü görsünler istiyorum. Geçen Taksim'den geçtim. Abooovvvv.
 
İzmir bir sürü göç almış. Denizi geçmek avrupaya biletmiş. Ulan geçebilcek olsaydık, bunca yıl, Suriyelilerden önce ben geçerdim karşıya. Bi siz akıllısınız.
 
Otelciliği bırakıp uyuşturucuya başlıcam.
 
She will be loved'da damadına yanık kayınvalide teması çok varoş ya. Adam Levine o profile hiç uymuyor, 3 gündür bunu dert ettim.
 
Duş alın. Kokanları, metroların güvenlik görevlisine kimyasal patlayıcı var diye şikayet edicem.
 
Bağcıklar kirlendi diye yeni bağcık aldım. Ama şimdi bağcıklar o kadar beyaz ki, ayakkabının kirliliği çok göze batıyor. Birini çözsem öteki dert, valla ya.

Bu sene spor aktivitelerine biraz ara vericem. Tribün yerine sözlük zirvelerine gideceğim dostlar. No e-bilet. Yoga'yı da dondurdum çünkü biraz dinlenmeli. 8 aydır ağzına sıçtım bünyenin. İyi de oldu.
 
Evde tüyler ve bulaşıklar ile mutlu mesud yaşıyoruz. Bize dokanmayın.
 
Soundcloud, ekibini mi değiştirdi, mobile yazılımcıları doğum iznine mi ayrıldı, kodlamacısı patronun kızı ile mi kaçtı bilmiyorum ama büyük sıkıntı var bu programda, asla çalışmıyor.
 
Şu sıralar tek keyfim, ofisteki filtre kahve makinası. Ofisteki filtre kahve makinasına, bazı çalışanlardan daha çok saygı duyuyorum, doğru söylemek gerekirse.
 
Son olarak, kafamdaki Amsterdam planı yatınca, yine hiç yapmadığım bişi yapayım diyorum, bayram haftası, eylül sonu, havalar mis, izlemeye devam edin.
  
Veee kahve için, ağaçlarda yürüyün, bulutlara dokunun, sevdiklerinize bol bol "iyi ki varsın" deyin ve küs uyumayın.
 
Herkese iyi haftalar.
 
 

31 Temmuz 2015 Cuma

Davetiye İsteyen?

Blog ahalisi sever, 5-6 Eylül'de Haliç Kongre Merkezi'nde ArtInternational var, elimde davetiye var, gitmek isteyen?

28 Temmuz 2015 Salı

Kopenhag Gezi Notları (3)

3.Gün
 
En keyif aldığım adresleri bugüne koydum, hip mekanlara bolca zaman ayırdım. Son günü şehirde, lokal bir İskandinav tadında yaşadım.
 
Kahvaltı sonrası ilk adres, şehrin "en hip" kahvecisi The Coffee Collective. Şehirde 3 şube bulunuyor, büyük şubede kahve ile ilgili eğitimler, tadım günleri ve workshoplar oluyor, ben zaman nedeni ile nispeten en yakın olan, Torvehallerne'ın içindekine gittim. Torvehallerne, Türkiye'de henüz çok yaygın olmayan ama aklınıza City's Mahalle'den hallice, daha samimi bir yiyecek-içecek pazarı olarak aklınızda canlanabilir.
 
 

The Coffee Collective, kahvelerini özenle Güney Amerika'dan ve Afrika'daki satıcılardan doğrudan alan; 4 karizma Danimarkalı kahve girişimcisinin kurduğu bir marka. Bence görsel işleri ile de bir PR harikası. Açıkçası ben, Scandinavia Standard sayesinde tanıştım. National Gallery of Denmark'ın girişinde bir tabelada, müze müdürüne sorulan "şehirde sizi etkileyen 7 mekan" cevaplarında, bu kahvecinin ismine rastlamak hiç şaşırtmadı. Mekanda bir El Salvador kahvesi denedim. Kolay içimli, meyveli tatlar bırakan bir kahve. Şu görseldeki tontik Barista kadınla sohbet ettik. İstanbul'dan geldiğimi söyledim. İçtiğim kahvenin bir paketinden sevgili Cembaba'ya hediye aldım. Torvehallerne ve The Coffee Collective, Vendersgade 17'de.
 
Müze kartımın bitiş süresine yetişmek için, kapısında çılgınca bir kuyruk olan, -saraya doyduğumu düşünerek- Rosenborg Saray'ını elemek zorunda kaldım ve gezide beni eğlendiren diğer adreslerden biri, Designmuseum Denmark'a geçtim. Yol üstünde, tamamen tesadüfi rastladığım Krusemyntggade 'den yürüdüm. 2. Dünya Savaşı'nda hasar almadan kurtulmuş bazı lokal yapılar var. Eşsiz Danimarka mimarisi. Açılsın VSCOcam'larrrrrr kdhsajkhs.

Rosenborgslot
Random bir apartman ve sokak


Krusemyntggade
Designmuseum Denmark, yine geniş bir zaman dilimi içinde, İskandinav merkezli sanatçıların yarattığı endüstriyel eşyaların, akımların, projelerin, değerli ürünlerin sergilendiği kronolojik bir müze. Şehirde 2 adet görünüyor ancak biri kapanmış. Bu, güncel ve bilineni. Çok ama çok keyifli gezmesi. Misal "Oha bu sandalye çok tanıdık" dediğinizde, altında 1930 tarihini görüyorsunuz. Fashion & Fabric sergisi mutlaka ziyaret edilmeli. Her şey öyle yaratıcı ki, İskandinav ırkına büyük saygı duyuyorsunuz. Çıkmadan, bahçeli cafesi Klint'de çikolatalı kek ve kahve denedim, ikisi ortalama 60-70 Kron yani 25 Lira. Müze mağazası çok geniş seçenekli. Bir file çanta aldım. Bildiğiniz alışveriş filesi. Hem de bok rengi. I love bok rengi. Bredgade 68 'de.
 
 
1930 yapımı bir sandalye
1855 ipekten gelin ayakkabısı

 
 
Danimarka Ulusal Güzel Sanatlar Galerisi, National Gallery of Denmark, yani Statens Museum for Kunst'a ulaştım. 1900'lü yılların Avrupa ve Uluslararası sanat eserleri, 1750-1900 yıllarına ait Norveç-Danimarka yağlı boya ve heykeller, Kraliyet tabloları, 1300-1800 arası çok eski tablolar ve yine çeşitli sanat eserlerini ziyaret edebilirsiniz. 2. binada ise Modern Sanat, deneysel projeler, günümüz eserlerinden parçalar görmem mümkün. Ben, Jens Juel olduğunu keşfettiğim Danimarkalı ressamın 1797'de resmettiği bu tablosunu, yerlerde yatarak izledim. Renkler için oturulup ağlanabilir. Bir diğer masterpiece'i "Running Boy". Solvgade 48 'de.
 

1797, Jens Juel'in resmettiği tüccar aristokrat Niels Ryberg, oğlu ve gelini
 
Bir diğer mimari harika, Marble Kirke, yani Mermer Kilise, halk arasında Frederik Church. Bu kadar yoğun mermerin kullanıldığı bir kilise ilk defa görüyorum. Genelde kızıl tuğla kullanılıyor, tabi dönemine göre. Geçen sene Münih'te gördüğüm cam kiliseden sonra, köşeyi dönünce karşınıza çıkan bu yapıya, Ohannnnes! diyorsunuz arkadaşlar. Roma'yı andırmıyor mu?  Frederiksgade 4 'de.
 
 
 
Geç bir yemek için, yine Scandinavia Standard'ın ekmeğini yedim arkadaşlar, bence bu site artık bana para ödemeli. 42Raw, vegan ve vejeteryan bir mutfağı olan, en az kahveci kadar hip bir lunch bar. Playlisti çok güzel. Her gün değişen sağlıklı salataları, vegan pizzaları, smootieleri var. Küçük, orta, büyük boylarda tabak seçimleriyle bir menü oluşturabiliyorsunuz. Orta boy servis, içinde incir, lahana, brokoli, bulgur olan değişik 3 salata ve ananaslı bir pizza denedim. Fiyatlar biraz yüksek ama ortam ve lezzet için çok fazlasıyla değer. 116 Kron -48 Lira civarı ödedim. Her mekan gibi cumartesi de olsa 7'de kapanıyor. Pilestraede 32 'de.


 
Roundtower'a yakın olan bir kaç tasarım mağazası var. Yemekten sonra alışveriş yaptım çünkü maalesef 6'da kapanıyorlar. Kendim için bir kaç hatıra aldım buralardan. Notre Dame Design ve HAY Design'ı sadece gezdim, oldukça popüler olan HAY'a Instagram'da rastlamak mümkün. Harika mutfak eşyaları var. Sostrene Grene'den defter, kahve matarası, olmazsa olmaz bez çantalar ve kalemler aldım. Irma'da lezzetli cookie'ler buldum.  Sostrene Grene, Danimarka 1976 kuruluşlu Stationary dediğimiz ürünler üreten, yiyecek de bulunan, high class "1Milyoncu". Başka türlü açıklayamıcam. Instagram'da 173k takipçisi var.

Bunların hepsi birbine benziyor. Notre Dame Design ve Sostrene Grene yanyana, Kultorvet 2 'de. HAY Design Minishop, 42Raw'ın tam karşısı. Irma ise sanırım Macrocenter ayarında pahalı butik bir market, Vesterbrogade'de.

Random bir fırın-cafe

Notre Dome Design Store, aynen sağdaki sepet 300 DKK, yanlış görmediniz.
Otele dönmeden son lezzetli kahvelerden içmek için Baresso'ya oturdum. Kahveler 25-30 Kron, take away yapacaksınız karton bardak 3 Kron daima fazla... This is çevrecilik. Bernstorffsgade 'de. Tivoli karşısı.

Çeşitli oyun ve yürüyüş parkurlarının olduğu Tivoli Bahçeleri, şehrin zengin mimarili sokaklarını ve galerilerini tercih ettiğim için, son planda felan kaldı, gitmedim. Açıkcası çocukların içerde viyak ciyak cirit attığı bir bahçeye zaman ayıramazdım. Kanalda boş boş oturup bira içmek bence daha eğlenceli. Aslında her dakika eğlenceli ve değerliydi burada. Bir Avrupa şehrine daha hayran kalarak geri döndüm. En az 3 güne daha ihtiyacım var. O kadar çok şey geri de bıraktım ki, bir gün gelip hepsini fazlası ile yapacağımı hayal ederek pazar günü uçağa bindim.

İndiğimde İstanbul tam 1 tuvalet terliği gibi yan yatmış, 36 derece sıcakta kavruluyordu. Ertesi gün de 30 insan öldü. Öyle. Bir anda.

Ne güzeldi sabahın 7'sinde güne başlamak, güzel sokaklarda, dükkanlarda yerli halkın sakin hayatlarını izlemek ve hala o gençlerin yaşıyor olması. Grönland'ın ve İzlanda'nın bu ülkeye bağlı olması, hayatımda önemsediğim diğer bir hayalin dipnotu olarak kaldı. Onedio vari sitelerde okuduğumuz "en mutlu ülkeler-insanlar" istatistikleri çok haklı arkadaşlar ve ülkemizin neden sondan 3. sıralarda felan olduğu da bir o kadar pislikçe ve gerçek.

Umarım notlar sizi mutlu etmiştir ve bir yerlerde ufak da işinize yarar. Herkese güzel bir yaz diliyorum. Hayallerinizin peşinden gitmeyi bırakmayın. Hayatın bir yağmur gibi üzerinize yağmasına izin verin ve size getirdiklerinin kıymetini daima bilin.


Hayat ve ben. Aşağıdaki fotoğraf ben.

23 Temmuz 2015 Perşembe

Kopenhag Gezi Notları (2)

2.Gün
 
Avrupa'nın sağlam bir kahvaltı kültürü yok, ama Danimarka'nın Danishleri hakkında tartışmaya girmem.  Kahvaltımı otelde hızlıca çözdüm ve bu bana çok vakit kazandırdı. Bed - Breakfast yani oda kahvaltı konaklamanın en çekilir yanı bu sanırım. Zeytin, domates, meyve, sebze çeşitleri yoktu, çoğu ürün kapalı, salam - yoğurt - tahıl açık. Danishleri ise gezerken her köşe başı şehir merkezindeki fırınlarda rahatça bulabilirsiniz.
 
Halkın % 60'ı ulaşımda bisiklet kullanıyor. O nedenle şehrin her noktasında bu manzara ile karşılaşabilirsiniz. Kiralama noktaları var. Ben yürümeyi tercih ettim. Bisikleti adamlar kullanmıyor arkadaşlar, resmen yiyor. Aşağıdaki gibi, tren garına bisikletini bırakan, şehrin başka yerine aktarma yaparak seyahat ediyor.


Müzeler sabah 11.00'de bazıları ise 10.00'da ziyaretçi alımı yapmaya başlıyor. Tek kuyruk Rosenborg Sarayı'ında vardı, ona da başka bir nedenden giremedim. Çoğu mekanlar geç açılıyor ve erken kapanıyor. Bu biraz da devletin çalışan politikası ile ilgili. Bu nedenle ziyaretlerimi müzelerin saat akışına göre planladım.
 
2. günde, ilk durağım şehrin belediye binası ve meydanı "Kobenhavns Radhus" ve Jens Olsens Saat Müzesi oldu. Beni pek cezbetmedi, minnoş bir müze, giriş ücretsiz, mekanik ilgisi olanlar 5 dakikasını ayırabilir. Ulaşım için ünlü Hans Cristian Andersens Bulvarı üzerinden yürüdüm. Koreli bir çift, Andersens heykeli önünde fotoğraf çekinmek istediler, onlara yardımcı oldum, o zaman siz de benim için bir iyilik yapın dedim. Meydan; City Hall Square yani Radhuspladsen.


Ardından Ny Carlsberg Glyptotek. Tüm gezim boyunca beni en etkileyen atmosfer kesinlikle buranın bahçesiydi arkadaşlar. Bir süre burada kaldım. Bahçede japon balıkları var. Cessie görse çıldırırdı. 2 binadan oluşuyor ve bir salonunda ise, gezilerimin bir klasiği mozaikler mevcut.  Müze, Bira Carlsberg'in kurucunun oğlu Carl Jacobsen'e ait koleksiyona istinaden kurulan bir sanat galerisi. Yunan, Danish, Norveç ve Avrupa sanatçılarının güzel eserleri var. Çok manidar, burayı kurarken Carl Jacobsen, Münih'te, geçen sene gezdiğim Ludwig's 1 Glyptotek 'ten etkilenerek aynı ismi vermiş. İyi bok yemiş.  Dante Bulvarı 7'de.

 

Müzedeki bedava kahve standından aldığım latte, ahh tanrım öyle güzel ki



Lara Favaretto'nın "We Are All Fall Down" konfeti odası. Bu oda, misafir bir eser. İçinde 1,500 kiloluk yeşil konfetiler. 4 pervane çalışıyor. Uçuşan konfetiler küçük tepecikler oluşturmuş ve  yer değiştiriyor. Bu değişimlerin bir başı ve bir sonu yok, yerküre üzerinden yaşarken, aynı zamanda içinde aktığımız hayat gibi, bir salınım ve dalgalanma içindeler. Oradan Milli Müze'ye geçtim.

 
Danish National Museum. Danimarka'nın bir çok zamanını, geniş bir şekilde eşyalarla ve eserlerle anlatılıyor. Derli, toplu, aydınlık ve gezmesi keyifli. Ücretsiz.  1500'lü yıllardaki ev eşyaları, 1600'lü yıllardan kalma bir Danish odası, hippi hareketinin geleneksel imgeleri, 1970'li yılların reklam afişleriyle, güzel detaylar izleyebilirsiniz. Bazı mobilyaların ahşap kokusu beni çok etkiledi. Vestergade 10 'da.
 
 
1800'lü yıllara ait bir Danimarka'lı evin Parlour'u yani oturma odası. Çok etkileyici.

1600-1660 yılları arası bir yatak odası. Ohannes.
 
1973'e ait bir ailenin oturma odası.
 
 
Soldaki Hansen'e ait bir tablo, yapım yılı 1832. Sağdaki ise, Skovgaard'a ait bir tablo, Frederiksborg Saray'ından bir görüntü.
 
Buradan sonra Royal bir havaya girmek için, Kraliyet'in hala bazı toplantıları için kullandığı, Başbakan ofisinin bulunduğu Christiansborg Sarayı'nı ziyaret ettim. Şuanki saray 3. kez inşaa edilmiş hali. 300 yıl öncesine dayanıyor kuruluşu. Efendim premmsesler gibi yetiştirildiğim için atmosfere uyum sağlamakta gecikmedim, şaka bir yana renkler, dekor, eşyalar, işlemeler, merdivenler, sizi inanılmaz etkiliyor. Mermerler korunsun diye haşır huşur galoşla geziyorsunuz. 150 sene öncesinden bahsediyoruz. Kraliyetin soy ağacını, üyelerin portrelerini, ziyaretlerde kullandıkları salonları, hepsini görebiliyorsunuz. Prins Jorges Gade 1'de.
 



Sevgili arkadaşlar, hayatımızdaki bir çok gelenekselleşmiş eşya, marka ve obje İskandinavlardan çıkmış. Bunlar biri de Lego. Çocukluğumda koskocaman bir logo kovası, dedemden doğum günü hediyesi almıştım. Yıllarca oynadım. Ben de buradan hatıra olarak pembe bir su matarası aldım. Ruhsal gelişimde doktorların bile tavsiye ettiği Lego, Vimmelskaftet 37 'de.


Ziyaretlerimin olmazsa olması, şehir kiliseleri. 1209 yılından bu zamana hep bir kiliseye ev sahipliği yapmış olan For Frue Kirke , savaş dönemlerinde zarar görse de,tekrar onarılarak kilise olmaya devam etmiş. Şehrin merkez katedrali olarak diğerlerine öncülük ediyor. Norregade 8 'de.


Diğer bir adres ise Galata tadında bir şehir kulesi; Rundetaarn yani Round Tower, 1642'de yapılmışİlk üniversite kütüphanesinden öte, Danimarka'nın sınırlarının belirlenmesinde sıfır noktası olarak kullanılmış. Şehri 360 derece görmek isteyenler, merdivensiz, sarmal bir rampadan yürüyerek yukarı çıkabilir. Rampa 209 metre yani kulenin etrafını 7,5 kez dolaşmış oluyorsunuz. Arada durup soluk alabileceğiniz ve sigara içebileceğiniz 2 tane tarihi hücre var. Bunlarda dönemin ünlüleri kütüphanede çalıştıktan sonra oturup sigara felan içmişler. Bu localar kullanıma hala açık ve bana biraz ürkütücü geldi. Kobmagergade 52 'de.





Nyhavn kanalına, oradan da Christianhavns kanalına yürüdüm. Nyhavn, Cuma olması nedeni ile biraz curcunaydı. Kanal çevresinin mimarisi harika. Yeni köprü henüz açılmadığı ve kanal otobüsünü sormadığım için Street Foods yakasına geçemedim. Çok yürümem gerekecekti. Siz giderseniz bu yemek standlarının olduğu Papiroen'i ve çok enteresan bir tarihi olan, esrarın serbest olduğu, kavga gürültünün olmadığı, polisin yasak olduğu, evet yanlış okumadınız, devletin karışamadı Free Town Christiania'ı ziyaret edin, zamansızlıktan olmadı. Dönüş yolunda bişiler atıştırdım ve yaz yağmuruna yakalandım. Güzel şehirde kocaman 1 günü daha yedim.

3.gün : "Şehrin en hip kahvecisi" The Coffee Collective,  Torvehallerne, Krusemyntg Gade, Danish Design Museum ve Klintcafe, Staten Museum For Kunst, Marble Kirke , 42Raw, Notre Dame Design, HAY Design, Sostrene Grene, Irma, Baresso Coffee, ve dönmeden biraz alışveriş.