23 Temmuz 2015 Perşembe

Kopenhag Gezi Notları (2)

2.Gün
 
Avrupa'nın sağlam bir kahvaltı kültürü yok, ama Danimarka'nın Danishleri hakkında tartışmaya girmem.  Kahvaltımı otelde hızlıca çözdüm ve bu bana çok vakit kazandırdı. Bed - Breakfast yani oda kahvaltı konaklamanın en çekilir yanı bu sanırım. Zeytin, domates, meyve, sebze çeşitleri yoktu, çoğu ürün kapalı, salam - yoğurt - tahıl açık. Danishleri ise gezerken her köşe başı şehir merkezindeki fırınlarda rahatça bulabilirsiniz.
 
Halkın % 60'ı ulaşımda bisiklet kullanıyor. O nedenle şehrin her noktasında bu manzara ile karşılaşabilirsiniz. Kiralama noktaları var. Ben yürümeyi tercih ettim. Bisikleti adamlar kullanmıyor arkadaşlar, resmen yiyor. Aşağıdaki gibi, tren garına bisikletini bırakan, şehrin başka yerine aktarma yaparak seyahat ediyor.


Müzeler sabah 11.00'de bazıları ise 10.00'da ziyaretçi alımı yapmaya başlıyor. Tek kuyruk Rosenborg Sarayı'ında vardı, ona da başka bir nedenden giremedim. Çoğu mekanlar geç açılıyor ve erken kapanıyor. Bu biraz da devletin çalışan politikası ile ilgili. Bu nedenle ziyaretlerimi müzelerin saat akışına göre planladım.
 
2. günde, ilk durağım şehrin belediye binası ve meydanı "Kobenhavns Radhus" ve Jens Olsens Saat Müzesi oldu. Beni pek cezbetmedi, minnoş bir müze, giriş ücretsiz, mekanik ilgisi olanlar 5 dakikasını ayırabilir. Ulaşım için ünlü Hans Cristian Andersens Bulvarı üzerinden yürüdüm. Koreli bir çift, Andersens heykeli önünde fotoğraf çekinmek istediler, onlara yardımcı oldum, o zaman siz de benim için bir iyilik yapın dedim. Meydan; City Hall Square yani Radhuspladsen.


Ardından Ny Carlsberg Glyptotek. Tüm gezim boyunca beni en etkileyen atmosfer kesinlikle buranın bahçesiydi arkadaşlar. Bir süre burada kaldım. Bahçede japon balıkları var. Cessie görse çıldırırdı. 2 binadan oluşuyor ve bir salonunda ise, gezilerimin bir klasiği mozaikler mevcut.  Müze, Bira Carlsberg'in kurucunun oğlu Carl Jacobsen'e ait koleksiyona istinaden kurulan bir sanat galerisi. Yunan, Danish, Norveç ve Avrupa sanatçılarının güzel eserleri var. Çok manidar, burayı kurarken Carl Jacobsen, Münih'te, geçen sene gezdiğim Ludwig's 1 Glyptotek 'ten etkilenerek aynı ismi vermiş. İyi bok yemiş.  Dante Bulvarı 7'de.

 

Müzedeki bedava kahve standından aldığım latte, ahh tanrım öyle güzel ki



Lara Favaretto'nın "We Are All Fall Down" konfeti odası. Bu misafir bir eser. İçinde 1,500 kiloluk yeşil konfetiler. 4 pervane çalışıyor. Uçuşan konfetiler küçük tepecikler oluşturmuş ve  yer değiştiriyor. Bu değişimlerin bir başı ve bir sonu yok, yerküre üzerinden yaşarken, aynı zamanda içinde aktığımız hayat gibi, bir salınım ve dalgalanma içindeler. Oradan Milli Müze'ye geçtim.

 
Danish National Museum. Danimarka'nın bir çok zamanını, geniş bir şekilde eşyalarla ve eserlerle anlatılıyor. Derli, toplu, aydınlık ve gezmesi keyifli. Ücretsiz.  1500'lü yıllardaki ev eşyaları, 1600'lü yıllardan kalma bir Danish odası, hippi hareketinin geleneksel imgeleri, 1970'li yılların reklam afişleriyle, güzel detaylar izleyebilirsiniz. Bazı mobilyaların ahşap kokusu beni çok etkiledi. Vestergade 10 'da.
 
 
1800'lü yıllara ait bir Danimarka'lı evin Parlour'u yani oturma odası. Çok etkileyici.

1600-1660 yılları arası bir yatak odası. Ohannes.
 
1973ê ait bir ailenin oturma odası.
 
 
Soldaki Hansen'e ait bir tablo, yapım yılı 1832. Sağdaki ise, Skovgaard'a ait bir tablo, Frederiksborg Saray'ından bir görüntü.
 
Buradan sonra Royal bir havaya girmek için, Kraliyet'in hala bazı toplantıları için kullandığı, Başbakan ofisinin bulunduğu Christiansborg Sarayı'nı ziyaret ettim. Şuanki saray 3. kez inşaa edilmiş hali. 300 yıl öncesine dayanıyor kuruluşu. Efendim premmsesler gibi yetiştirildiğim için atmosfere uyum sağlamakta gecikmedim, şaka bir yana renkler, dekor, eşyalar, işlemeler, merdivenler, sizi inanılmaz etkiliyor. Mermerler korunsun diye haşır huşur galoşsa geziyorsunuz. 150 sene öncesinden bahsediyoruz. Kraliyetin soy ağacını, üyelerin portrelerini, ziyaretlerde kullandıkları salonları, hepsini görebiliyorsunuz. Prins Jorges Gade 1'de.
 



Sevgili arkadaşlar, hayatımızdaki bir çok gelenekselleşmiş eşya, marka ve obje İskandinavlardan çıkmış. Bunlar biri de Lego. Çocukluğumda koskocaman bir logo kovası, dedemden doğum günü hediyesi almıştım. Yıllarca oynadım. Ben de buradan hatıra olarak pembe bir su matarası aldım. Ruhsal gelişimde doktorların bile tavsiye ettiği Lego, Vimmelskaftet 37 'de.


Ziyaretlerimin olmazsa olması, şehir kiliseleri. 1209 yılından bu zamana hep bir kiliseye ev sahipliği yapmış olan For Frue Kirke , savaş dönemlerinde zarar görse de,tekrar onarılarak kilise olmaya devam etmiş. Şehrin merkez katedrali olarak diğerlerine öncülük ediyor. Norregade 8 'de.


Diğer bir adres ise Galata tadında bir şehir kulesi; Rundetaarn yani Round Tower, 1642'de yapılmışİlk üniversite kütüphanesinden öte, Danimarka'nın sınırlarının belirlenmesinde sıfır noktası olarak kullanılmış. Şehri 360 derece görmek isteyenler, merdivensiz, sarmal bir rampadan yürüyerek yukarı çıkabilir. Rampa 209 metre yani kulenin etrafını 7,5 kez dolaşmış oluyorsunuz. Arada durup soluk alabileceğiniz ve sigara içebileceğiniz 2 tane tarihi hücre var. Bunlarda dönemin ünlüleri kütüphanede çalıştıktan sonra oturup sigara felan içmişler. Bu localar kullanıma hala açık ve bana biraz ürkütücü geldi. Kobmagergade 52 'de.





Nyhavn kanalına, oradan da Christianhavns kanalına yürüdüm. Nyhavn, Cuma olması nedeni ile biraz curcunaydı. Kanal çevrinin mimarisi harika. Yeni köprü henüz açılmadığı ve kanal otobüsünü sormadığım için Street Foods yakasına geçemedim. Çok yürümem gerekecekti. Siz giderseniz bu yemek standlarının olduğu Papiroen'i ve çok enteresan bir tarihi olan, esrarın serbest olduğu, kavga gürültünün olmadığı, polisin yasak olduğu, evet yanlış okumadınız, devletin karışamadı Free Town Christiania'ı ziyaret edin, zamansızlıktan olmadı. Dönüş yolunda bişiler atıştırdım ve yaz yağmuruna yakalandım. Güzel şehirde kocaman 1 günü daha yedim.

3.gün : "Şehrin en hip kahvecisi" The Coffee Collective,  Torvehallerne, Krusemyntg Gade, Danish Design Museum ve Klintcafe, Staten Museum For Kunst, Marble Kirke , 42Raw, Notre Dame Design, HAY Design, Sostrene Grene, Irma, Baresso Coffee, ve dönmeden biraz alışveriş.

Müzikli Minik Mim

Kopenhag gezisinin 2.gününü geçmeden araya biraz magazin ve spor haberi koyuyorum. Sevgili -istanbula habire gelip bana yazmayan dayaklık blogger- Zihin mim yapmış, ben de ne zamandır hiç mim yazmıyorum, e hadi ne duruyorsunuz oturmaya mı geldik? 

1) Haziran'da en çok dinlediğin şarkı hangisi? - Sapıkça Kylie Minouge, Into the blue dinliyorum, bir de Oh Land! Wolf and I playlistimde çok çaldı. Bir tane de bonus yazayım hadi size; Rihanna - Bitch Better Have My Moneyyyy!

2)Kitap okurken genelde hangi tür şarkılar dinlersin? Eskiden dinlerdim, 70'lerden 80'lerden çok kafa yormuycak şarkılar eşliğinde ama sonra yaş ilerledikçe odaklanamamaya başladım.
 
Staten Museum For Kunts - Modern Sanatlar Müzesi, Kopenhag
 
3) Rock mı caz mı? Rock. Ama böyle The Rolling Stone - Anybody Seen My Baby kıvamı hani böyle Guns n Roses - Don't Cry, Aerosmith - Crazy 'imsi yada şimdilerde Foals - My Number gibi. Rock'ı geçmişime saygı duyduğum için arada hala dinliyorum ama şimdi bu Rocknroller kimliğim pek devam etmiyor.

4) Hangi şarkı seni huzura çağırır? Ay nolur gülmeyin, Mustafa Sandal'ın Denize Doğru'su beni anlamsız bir rahatlamaya sokuyor. Şöyle bi sahne geliyor aklıma her seferinde. Benim bilinç altım çok deniz-kum-sex-güneş arkadaşlar.

5) Bu yaz ayını hangi şarkıyla anlatırsın? This is a big wow. Bence efsane soru. Galiba Barnt, Cherry Red - Tale Of Us remixi. Özellikle Cherry Red'i geçen performanslarında Suma Beach'te dinlediğimde kafam yüksekti, o sabah benle mezara kadar gidecek.

Küs uyumayın, sevdiğinizin kıymetini bilin ve cesur olun. Herkese şimdiden iyi hafta sonları. Bu haftamı, ofiste biriken mesailerime harcayacağım, yogaya ara verdim. Cumartesi akşamına İngilicceci sevgilim rakıya çağırdı,ders verecekmiş dasjhsdaj, haydin sevgiler.

21 Temmuz 2015 Salı

Kopenhag Gezi Notları (1)

1.Gün.

Elbette Kuzey'de yaşam hakkında detaylı yazabilmem için daha uzun kalmalıydım. Bu şehre gitme hikayem çok farklı, onu da belki başka bir yazıda anlatırım, bunun teması yine şehir deneyimim olacak. Münih gibi bolca gezemedim, 3 gün çok az geldi, gerçekten çok eksik kaldım. Zamansızlıktan elediğim yer ve mekanlar oldu. Ama işin özü, şehir bir "mükemmellik."
 
Perşembe 15.00'te olan uçağa işten çıkıp koşarak yetiştim. Giderken 2 saat 15 dakika sürüyor. Direkt bir çok havayolu gidiyor buraya. Biletler döneme göre değişiklik gösteriyor. Ben THY'yi tercih ettim. Gitmeden önce internet üzerinden kapsamlı bir araştırma yaptım, göreceğim yerleri tespit ettim. Burada Scandinavia Standart'ın ismini anmak istiyorum. Buradan rotama çok adres aldım. Ve beni çok şaşırtarak, gezi sırasında Instagram hesaplarında bir de görselimi paylaştılar, huge thanx! 
 
En önemlisi ise gezi öncesi bir "Cophenagen Card" edinmek. İnternet üzerinden satın aldığım kartın çıktısını havalimanındaki ofislerine götürdüm ve dijital kartımı teslim aldım. Turistlere yönelik bence Dünya'nın en sağlam uygulaması. Müzeler, saraylar, metro-otobüs-tramvay ulaşımı ve çeşitli indirimler tek kart ile çalışıyor. 1 günlük sınırsız kullanım 360 Kron yani 145 lira. Saraylara giriş 100 Kron'dan başlıyor, düşünüldüğünde oldukça karlı.
 
Koben Havn; tüccar limanı demek. Kanallar şehri. Birbirine köprülerle bağlı alanlar üzerinde yaşıyorlar. Kaldığım yer "Wake Up Copenhagen" oranın uygun bütçeli ve tasarım harikası bir oteli. Kongre bölgesinde, şehre 15 dakika yürüme mesafesinde. Hayatı kolaylaştıran endüstriyel tasarımda iyi oldukları için binalar ve kullanılan teknoloji insanı yormuyor. Odalar kapsül konseptte. Minibar vs. yok. Şehrin çeşme suyu çok temiz ve içiyor. Çay-kahve ve atıştırmalıkları lobiden satın alabiliyorsunuz. Fiyatlar 15-50 Kron yani 5-40 Lira arası. En önemli ihtiyaçlar düşünülmüş ve çevreci. Küçük ama çok kullanışlı bir otel. Temiz, sessiz ve güvenli bir bölgede. Şehrin geneli güvenli ve çok sakin zaten. Tipik bir Türk olarak sebze ve meyve aradı gözlerim açık büfe kahvaltısında, elbette çok maliyetli o işler burada. Ama kalışım boyunca güzel kahvelerinin tadını çıkardım. Karşılama ve giriş işlemleri inanılmaz hızlı, güler yüzlü ve süper İngilizce konuşan bir ekibi var.  Carsten Niebuhrs Gade 11'de.
 
Uçaktan sonra havalimanı metro ile merkez istasyon 15 dakika, istasyondan otel de yürüyerek 20 dakika. Ve bulması çok kolay. Valiziniz varsa biraz pahalı olan taksiyi kullanabilirsiniz. Ben backpack yaptım. Otel- havalimanı arası transfer de var, 235 Kron, yaklaşık 95 lira. Metro istasyonu, Bernstorffsgade üzerinde.
 
19.00 gibi otele yerleştim. Sonra etrafa göz atmaya çıktım. THY'nin flying chef "uçan şef" konspeti havada gerçekten süper yemekler servis ediyor. Akşam yemeğini şehir içinde atlamış oldum. Soft bir tura vaktim kaldı. Resepsiyondan bir harita aldım. Stroget caddelerine yani merkezi alışveriş ve kafelerin olduğu bölgeye yürüdüm. Oradan Ved Stranden'e. Kanal kenarında oturdum biraz. 5-7 arası çoğu dükkan kapanıyor. Bu saatten sonra işten çıkan halk, şık şaraplarını ve plastik bardaklarını alıp kanal kenarlarında sohbet ediyorlar. İçkilerini içiyorlar. Taşkınlık, gürültü, kirlilik yok, sokakta barım barım halay çekenler yok, "şiir kitabı yazıyorum satın almak ister misiniiiiiz?" diye önünüze atlayan yok, "engelli çocuklar için gazete satın alın!" diyen dolandırıcılar, efendim "biz kradi kartı satmıyoruz" diye size çöken bir green peace'ci efendim bir WWF'ci hele hiç yok!
 
Bir süre oturdum. 
 
Sakince etrafı dinledim. Harikaydı. Tek ses kanalda gezen motorların şıpırtısı ve kilise çanları. Kuzey ülkesi olduğu için geç kararıyor hava, ben de otele geçerken bir teneke yerel bira aldım. Sadece 12 Kron yani 4,5 lira. Royal Danish Beer. Ülkenin 2. büyük bira markası. İlkini yazmama gerek yok galiba? :)

2. gün; Koreli turistlerle bayramlaşma ve Jens Olsens Saat Müzesi, Radhus, National Museum yani Milli Müze, Christiansborg Sarayı, Lego Store, Vor Frue Kilisesi ve Rundetaarn bildiğimiz Şehir Kulesi yani "Round Tower".
 

Ved Stranden ve platformda keyif yapan ablalar.
 
Amagertorv

Saat 21.45 : Borsgade

13 Temmuz 2015 Pazartesi

Dünya'ya Hardcore İnişler, "Yeni" Balkon Sefası ve Nyhavn Hayalleri

 
Tale of us'lı hardcore Suma eğlencesinden sonra kafamızın Dünya'ya geri dönmesi 24 saatimizi aldı o nedenle şu güzel 05.45 görselinden başka bir şey paylaşamıyorum dostlar. Bunu da Cem'den aldım, benim telefonda hiç bir şey yok. Yaşadıklarımız Suma'da kaldı ve bizimle mezara gidecek. Güzel müzikler ve aklıma gelemeyen tüm diğer güzellikler için herkese teşekkürler.
 
 
Hafta içi Beşiktaş'ta Mambochino Coffee'ye gittik keday ile. Ay ne tatlış bir kahveci. Meyveli pastasını yiyin.
 

Ben kendimi programlayıp bizim İzmirli minnoşlara, öncesinde ise Nilşah'ın tekrar açtığı, bildiğimiz Balkon Sefası'nın yeni yerine ayırdım pazarımı. Yeni yer harika, Kozyatağı'nın içi, Kazasker'e 1-2 durak. Nilşah'ı bir kez daha ayakta alkışlıyorum. İşlerine nazar değmesin. Ona Kopenhag'tan magnet getircem, diğer getirdiklerimin yanına koycak.
 
Bostancı'dan kolayca Ataköy Marina'ya geçtim. Minnoşlarla yemek yedik. Kesin = İzmirliler.
 
Bu hafta biraz yogalı-ingilizceli-seyehatli geçecek. Tipimde hiç de 3 gün sonra Kopenhag'ta backpack yapacak bir görüntü yok. Zaten ben de backpack yapmıcam. Açıkçası tüm gün Nyhavn'da bira içip, sabahları da 3. nesil kahvecileri ve 2. el kıyafet dükkanlarını keşfetmek istiyorum. Önerisi olan bana yazsın.
 
Haftaya görüşmek üzere. Bayramı olanların bayramını kutlarım! 
 
 
 

8 Temmuz 2015 Çarşamba

Süprizli Müprizli Ek Yazı

Haftalık yazılara eklemeden edemicem şunları.
 
Sertab Erener 18 yıllık heriften ayrıldıktan sonra gitti 5 günlük adamla evlendi, Demir'i twitterdan engelledi, intagramdan kaldırdı, facebooktan sildi, whatsapptan engelledi, sildi, yaktı, yıktı, tokatladı, anasını sikti hahahaahahahahah ama sorry for not sorry, her kadının içinde küçük bir kız çocuğu kalıyor 50 yaşında da olsa. Sertab kafamıza kafamıza vurdu.
 
Aliexpresse'i bokladığımda bir o kadar da ona muhtaç kalıyorum. 1 aydan az sürede gelmiyorlar. 8.20 dolara aldığım son elbise paketinden bulaşık süngeri çıkmasından sonra, 1 tane de Çinli yolda çevirip ben dövecektim.
 
I'm Tony Montana. You fuck with me, you fucking with the best! ama ben naaptım? Gittim yine bişilere 20 dolar para harcadım. Bir cardigan, bir brazilian bikini <öhem bu kış çok yoga yaptım hakkımdı ajshdsjah> eee şey sırf merakımdan 2 çeşit flash tattoo ve bir tane de duvara asmalık çerçeveler, onla ilgili bir d.i.y planım var, sonra yazarım. Bugünlerde aşık olduğum 5 şey başlığında hepsini sizlen paylaşcam. Gelecek ay.
 
Siz benim süprizleri seversiniz, sizi yanıltmıcam demiştim. Haftaya Kopenhag'a gidiyorum. Ay nasıl yazıldığını bile bilmiyorum ahahahhaa. Avrupa'nın en pahalı başkenti ve en mutlu insanlar da burada yaşıyorlar. Yani kışın soğuktan boku donan bir millet, nasıl avrupanyanın en mutlusu oluyor, bu da bence biraz show.  Ama sizi ilgilendiren kısmı gezi notlarım olacak. Münih tadında bir yazı dizisine hazır mısınız? Bence hazırsınız dlhsjkhda Hoş, gerçekte neden gittiğimi bilseniz, diliniz götünüze kaçar, neyse şimdilik bu burada kalsın.
 
Efendim, bu sene yapılan (yapılamayan demek istiyorum aslında) transferler ilen pek ilgilenemiyorum çünkü bu sene KAP'ın sayfasına F5 yapacağım bir yaz tatilim hiç yok! Üstelik, sevgilimin tek başına gideceği yaz tatilinin rotasını ben yapmışken, bu beni çok üzüyor dostlar. Kendisi tripadvisor olarak kullandı beni. Bozcaada-Assos tatili söyledim ona. Gidiyoooorrrrr gönlümün efendisiiiiiiiiii. Hayaller Kaş-Kastellorizo gerçekler Beyoğlu-Karaköy.
 
Evet her bok bitti, video editing öğrenmek istiyorum arkadaşlar. Bunun için bir dizüstü iMac de almak gerek. Nasıl yapsak?
 
Simala Design'ı çok boşladım, farkındayım. Şuan resmen, genel müdürüm de dahil 6 kişi sipariş bekliyor. Yapıcam söz. Bana nolur zaman verin.
 
Ben 90'lar çocuğuyum, Mtv uk'nin Kylie Minogue klipleri ile büyüdüm. O nedenle sizi yazının "özlenen denizli tatil konseptine" istinaden Into The Blue şarkısı ile başbaşa bırakıyorum ve Bade Hoca'nın kolların ve bacakların ağzına sıçan 2. seviye yogasına gidiyorum. Bb.
 
www.youtube.com/watch?v=fL6FaI-wJxs

Tarçın ve Ben. Üstteki Ben.
 

Kocaman Masalarda Yemekler, Güzel İstanbul ve Renkli Planlar

Cuma. Beşiktaş. Kocaman bir masa. Uğrayanlar, oturanlar. Alkol ve güzel yemekler. Kalabalık. Sevdiğin ve sevdiklerin sağında ve solunda. Yeni tanıştıkların. Sohbet ve laylay. Tesadüfen karşılaşılan dostlar. İyi mekan. Güzel kafalar ve geç biten gece. Hepsini bir solukta okuyunca nasıl da mutluluk doluyor içim. Yani aynı böyle devam eden bir haftaydı üstelik. Geri kalan zamanım ise sadece Yoga...
 

Cumartesini evde yemek yapıp, gezmelere tenezzül bile etmedik desem? Ama Pazar'ı da boş geçmedik. Kanlıca - Emirgan - Bebek üzerine boylu boyunca uzandık. Boğaz yürüyüşü yaptık. Simit-çay-boğaz havası yanında keyif kaldı. Kanlıca'dan Emirgan'a kalkan ufak takaları unutmayın, Boğaz'ı onlarla geçmek çok iyi geliyor.
 
Keday ve Ben. Sağdaki Ben.
Bu hafta ise sinsice 10 Temmuz'u bekliyoruz. Biletler alındı, programlar yapıldı. Belki de son yılların en unutulmaz festival kadrosu ile, Kilyos Suma Beach'te Tale Of Us dinleyeceğiz. Güzel müzikler, güzel danslar ve sevdiklerimizle yine. 10 Temmuz sonradan çok konuşulacak. Buğra artık 10.07 diye bir dövme felan yaptırır bence. Aslında biz Cumartesi otların ve leş minderlerin üzerinde o kafalarla uyanıp, kahveleri plajda içmek felan da istiyoruz. Yani çok da bişi istemiyoruz.
 
Herkese iyi, bize ise bol renkli bir hafta sonu olsun! Dans edin ve küs uyumayın!
 

30 Haziran 2015 Salı

Samsa, Kazanan Aşk, Kesilen Etiketler ve Kuytu Köşelerin Güneşi

30 yaşına 1 kala sevgi eksikliğinden kendini tokatlayıp, etrafındaki insanları mutsuzluğuna esir edenleri, artık sorgulamaktan vazgeçtim, sakin ve huzurlu hayatıma geri döndüm sevgili dostlar. Bu konuya geri dönüş yapıcam ama birazdan.
 
Gregor Samsa böcek olmadan önce bence İbrahim Tatlısesmiş. Tamam bee tamam, dilini ve dönemini sevdim ama kitapla ilgisi olmayan, benim bilinç altımdan dolayı kitabı ACAYİP huzursuz okudum çünkü tanımlanan böcek türünden nefret ederim, dikkatim çok dağıldı dostlar. Onun haricinde güzeldi. Kafka da çok kezbanmış, öyküsünden sonra bi sürü adamı, öyküyü beğenmediler diye, mektup yazarak darlamış. Aahahahahahahah. Kafya'ya trip attım şuan.
 
Sözlükte genç yazar bir arkadaş ile aynen şöyle bir dialog geçti aramızda, bire bir isim vermeden aktaracağım. Bir başlık altına dert yanmış, ben de haftanın konsepti sevgi olunca, dayanamadım yazdım. Yav bu gençlik, neden bu kadar sabırsız yavv?
 
“Sözlük, enteresan durumlar icerisindeyim. guzel bir isim var kazancim yerinde( ya da benim icin yeterli) saglikla ilgili bir problemim yok. bazen hatunlarla konusuyorum. uzaktan buyuk bir heyecanla yaklasiyorum. konusmaya basliyoruz. bir seyler oluyor. daha sonra flort etmeye basliyoruz, fakat ben artik sahipleniyorum. ama ters giden ise, yaptigi her sey gozume batiyor ve sogumaya basliyorum. randevulara gitmemek icin evde hasta ayagina yatiyorum. bu durum 1 senedir 4 hatunda oldu. hatta bir tanesinde bulustuktan sonra eve donerken, nasil bir sey uydursam da onu uzmeden ayrilsam diye yol boyu dusundum. simdi de yalniz kaldim. benim neyim eksik ben niye karsi cinsle mutlu olamiyorum. mevlanin sozune donduk heralde. bu duruma acayip canim sikiliyor. bir psikologa bile gittim. adam bana onlara bir şans ver onlari tani diyor. ya ben zaten sans veriyorum, olay da o sansi verdikten sonra kopuyor zaten. kimseyi uzmek, gerceklesmeyecek vaatler vererek beklentileri suya dusurmek degil amacim, ama bir turlu olmuyor.”
 
Attığım mesaj ise şuydu; "Aslında bu duruma kendin cevap veriyorsun :) şu zamana kadarkiler uymamış işte kafana, bunda üzülüncek bişi yok ki :) Tam tersine sevinmek gerek, iyi ki mutlu olduğunu düşünüp, aldanıp, yanlış insanı seçmemişsin, ne güzel, şans vererek ve sonucunu görerek yaşıyorsun :) Doğru kadını görünce anlar gönül. Rahat ol. Hayatı yaşa!"
 
Yanıt verdi akabinde. "Çok yasa hocam, alişkin olmadigim bir bakis acisi, zihin alismis surekli kendisini yormaya harab etmeye."
 
Cuma günü Beşiktaş Kaset'e gittik, ben bilmiyordum mekanı. İçerisi çok tatlış, dekoru böyle elde kalan mobilyalar ile düzenlenmiş gibi. Beşiktaş rotamın dışında kaldığı için çoğu mekanı detaylı bilmiyorum. Menüsü fena değil, bahçesinde bira içilip sohbet edilebilir, yabancılar çok seviyormuş burayı. Biz gerçi kapısındaki sokak lambasının altında, içeriden daha çok eğlendik.
Efendim beach miiç dedik de, İstanbul'da hava adeta bir Birmingham, bir Manchester. Galiba bu yaz hep böyle sürecekmiş. Cumartesi, sevgili ahalisi ile ev keyfi yaptık. Akşam 10'da, dolapta karpuz var kesin yiyek, yoksa marketten dondurma mı alsak denirken, rakıya oturduk, ben nasıl oldu anlamadım. Hop, kavunlar kesildi, peynirler çıktı, bardaklar doldu. Lağğnn oğğğlum Yaşar felan dinledik. Günahı boynumuza.
Semt bizim aşk bizim anladık, sizin anladık, yeni stad, transfer anladık, çok şapşik semtiniz ama bence yani kahvaltısı daha güzel. Öğrenci işi kahvaltı mekanlarını ben seviyorum, burası hep öyleydi, ayı kahvaltısı yaptık Pazar günü, eveth. Bildiğin ayı kahvaltısı. Karaköy Odun'a geçtik oradan. Sakindi ortalık. İnsanlar bizim gibi ayılmıyor şakkadank.
Ben biraz çekinmiştim, ne der felan, Cembaba aklımı okumuş gibi, Pazar günü Onur Yürüyüşü var dedi. Eee gidelim bakalım çociklerin aşkına, destekleyelim, hazır bir yerlerde aşk da kazanmışken, belkim biraz da o seviyeye geleceğimiz yılları düşünerek dertleniriz diye kalkıp gittik. Yol üstünde havalı otelime uğradık, lobisinin fotoğraflarını çekti, terasına çıktı bizim çocik de, çok sevdi balıkları, ışıkları. Ancak bir de baktık ki, biz gidesiye kadar polis Ramazanmışmış(!) basmış gazı, İstiklal'de gökkuşağı bayraklarını topluyor ellerden. Orada bastı beni bi sinir krizi, Galatasaray'dan minik bir kortej Asmalı'ya geri döndü, çoğunluk da Cihangir'de toplaşmış. Bıraksalar sevgiyle yürüyecekler ama tercihlerden tiksinen, ponçik bir devletimiz var. Bir sürü insan yine tazyik ve gaz yedi. Biz biraz alkış yapıp, bükük boynumuzla Peyote'ye gittik, akşam biramızı içip, olaysız evlere dağıldık.
Sevgisizliği sorgulamak istemiyorum çok sevgili dostlar çünkü bu toprakların fıtratında zulüm, bastırılmışlık, asabiyet var. Bu hisler sabah-akşam karşıma çıkıyor ve sayıları gittikçe artıyor. Çociklar "normalleşmediklerinden" dolayı gaz yerken, elimdeki çekirdek sevgiyi pamuklara sarmalıyorum dostlar. "Bu t-shirtün ütülencekti senin, ütülücem ben bunu" diyen, "bu etiketlere sinir oluyorum" diyip, t-shirtümün etiketlerini kesen adamı karşımda gördükçe, içim dağılıyor dostlar, sevgisiz büyüyen karanlık toplumdan köşe bucak kaçıp, kafamı omzuna yaslayıveriyorum sakin bir köşede. Güneş açıyor içimizde her geçen gün. 
Güneşleri söndürmeyin. Küs uyumayın. Sevgi size çok yakışıyor. 
İyi haftalar.

23 Haziran 2015 Salı

İzmir, Yaz Gülüşleri ve Kısa Saçlarım

İzmir her zamanki gibi çok güzeldi. Yine çeşitli buhranlar ile döndüm evimden. En kötü yanı ise, o İstanbul'a dönüşleri. Uçak rötar yaptı ve gece 2.30 'da eve girebildim. Üzerimde ise sanki hala Eski Foça'nın deniz kokusu kalmış gibi, kardeşimle attığım kahkahalar suratımda kalmış, kısa saçlarımla uyumuşum gider gitmez. Herkese güzel bir hafta olsun. Ben bu hafta İstanbul'da yağan yağmurlara iç geçirip, böğrümü tokatlıycam. Beni biraz rahat bırakın!
 

 



 

20 Haziran 2015 Cumartesi

Bugünlerde Aşık Olduğum 5 Şey

Eveeeet, bu başlığı sevenleriniz var, böyle haftasonu tadında kısa yazılar yazmayı ben de seviyorum, gelenekselleşen 5 şey yazısını sizinle paylaşıp, kendimi İzmir Körfezi'ne bırakmak için havalimanına doğru blogtan çıkıyorum arkadaşlar.

Fjallraven Kanken.

Nil Ertürk ile güzel bir tanışmamız vardır. Sevgili Koray Caner'de görmüştüm bir rengini. Sonrasında Nil'in o çok sevdiğim dükkanında güzel Kanken'ler keşfettim. Ek bilgi : Bey'de çok şık erkek giyim ve aksesuarları bulabilirsiniz. Yer Karaköy. İskandinav havasına dayanıklı üretilen bu okul çantasının acayip trend olması çok hoşuma gitti. Yakın zamanda Herschel yerine, pudra renkli klasik bir Kanken edinmeyi düşünüyorum. Minimal tasarımlarının aşığyım, yaşlanıyorum galiba ondan...

Scandinavian Standart.

scandnaviastandart.com harika bir İskandinav ülkeleri bloğu. Nereden çıktı bu soğuk ülkeler sevdası derseniz, onu da başka yazıda anlatıcam size ama olur da o taraflara yolunuz düşerse ve sıkıcı turistik bilgiler yerine bu web sitesine girmenizi çok tavsiye ederim. Ben arada dergi karıştırır gibi açıp, "like a local" bilgileri okumaya bayılıyorum. Harika görselleri, şehirlerde ne olup ne bitiyor, sitenin styling 'ine kadar hayranlıkla izliyorum. İlgimi çeken 3. nesil kahveciler, 2.el kıyafet dükkanları ve pasta-çörek görselleri. En büyük hayalim buradan okuduğum bir kaç güzel mekanı kendim keşfetmek... Instagram hesabının aşığıyım.

                                             Yoga Pants.


Bildiğiniz gibi yogaya devam. Jardzy her ne kadar ya çok domalma kızım, o kadar gerek yok dşakdajdsa dese de; yoga, biz masa başı çalışanların derdine derman olmaya devam ediyor. Hobiler ihtiyaçları da beraberinde getirdiği için, gözüm markaların spor kıyafetlerinde kalıyor hali ile. Düz renklileri tercih ederken şu aralar renkli yoga pantslere aşığım. Geçen Mango'da çok severek izlediğim seriden şu pants'in bire bir aynısını aldım dayanamayıp. İçini doldurcak kadar popom var artık çok şükür. Gelsin bikiniler efendim. 8 ayımı çöpe atmamak harika bir duygu. Mehem möhö bu arada 43.3 kiloyum. 
 
 
 


Aki Bergen.

Aki Bergen çok havali bir dj. Kendisi hiç İstanbul'a gelmemiş. O aşığı olduğum setlerini umarım yakın zamanda İstanbul'da da çalar. Aki Bergen bence gelip açık ayran ile bir kebap felan da yemeli. Kendisini Mehter Takımı ile karşılayıp, bir festivalde ağırlamak dileği ile. Bu aralar Soundcloud'tan setlerini dinliyorum ve OLAY YERİİİİİİ diye ağlıyorum.
 

Side cut.
 
Ayol biz tanışmadan önce sevgilimin sidecutlarına aşıkken, adamın daha ilk buluşmadan önce şak diye saçını 3'e kestiresi geldi, ben de Beşiktaş Kosmos'da bunu arıyorum. Bi baktım kestirmiş. Sidecut'a hayranlığımla ööööylece kaldım ortada, şimdi yaz geldi, Jardzy ile bir hukukumuz vardı bir zaman, sidecut aşığı olarak bu harekete destek vermek istiyorum ama beni düşündüren tek şey o uzama süreci. Uzama sürecinin ABV. Yapmışlığım var, 2 yılımı alıyor. Galiba çok sarhoş olmayı bekleyip, elime traş makinası geçmesini felan beklicem bu gidişle dkljaskldha. imdat.
 
Sidecut'lı hoca mı olur lan!?